![]() |
Etkin Yönetim Liderlik Eğitim Merkezi |
SA 8000 SOSYAL SORUMLULUK STANDARDI |
|
| Serkan Odaman Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İş Hukuku Araştırma Görevlisi |
|
I-Giriş 1970’lerde ekonomik krizin ortaya çıkmasıyla önce ekonomik durgunluk, ardından da derin bir işsizlik meydana gelmiştir. Bu dönemle birlikte, çıkar mücadelesine dayalı, grev ve lokavtın sık sık kullanıldığı Fordist yapının birtakım olumsuzlukları beraberinde getirdiği çeşitli çevrelerce ifade edilmiştir. Konjonktürel dalgalanmaların yani arz ve talepteki değişikliklerin ortaya çıktığı bu dönemde kitle üretimi zedelenmiş, mevcut katı hukuki düzenlemelerin ise probleme çözüm üretebilmek için yetersiz kaldığı söylenegelmiştir. Krizin başlangıcıyla birlikte günümüze kadar gelen dönemde dünya geniş bir küreselleşme dalgasıyla karşı karşıya kalmış ve dünya ekonomisi ile bütünleşmeyi gerçekleştiremeyen ülke ekonomileri küreselleşmenin mağduru durumuna düşmüşlerdir. Sözkonusu durum işletmelerin kendilerini yoğun ve acımasız bir rekabet ortamında bulmalarına yol açmış ve çalışma hayatının yapısı Fordist döneme nazaran köklü bir değişime uğramıştır. Sermayenin kar oranındaki düşüşe ve gittikçe daha da şiddetlenen rekabete karşı koymak için gelişmiş ülkelerdeki firmalar, teknolojik yeniliklerin yaratılması ve firma örgütleşmesinde yeni biçimlerin ortaya çıkması alanında baş döndüren hıza ulaştılar. “Sözkonusu yeni teknolojiler kendilerini birkaç temel alanda ortaya koymaktadırlar. Yeni liberal devrimin öncüsü mikro-elektronik temelli otomasyondur”. Bu, işgücünün büyük ölçüde ikamesi olanağını getirdi, üretim maliyetinde işgücünün payı yarıdan fazla azalarak birçok alanda %15’in dahi altına düştü. Vasıfsız-yarı vasıflı işgücünü ikame ederken, az sayıda ama yüksek vasıflı işgücü ihtiyacını artırdı. Bu durum, dünyanın her yanında köklü değişimlere yol açıyor. Gelişmiş ülkelerde artan işsizlik oranları, çözülen refah devleti, yarı-zamanlı çalışma, taşeronlaşma gibi toplumsal-ekonomik boyutta sorunlar yaratıyor. Günümüzde sosyal taraflar, geliri ve istihdamı koruyabilmek için işletmenin rekabet gücünü artırmak gerektiği bilincine varmışlardır. Rekabet ulusal olmaktan çıkıp küresel hale gelince, milli mevzuatların farklılıkları dolayısıyla rakip işletmelerin değişik hukuki düzenlemelere tabi olmaları “haksız rekabet” gerçeğini gündeme getirmiş ve çalışma normlarında bir standarda uyulması zorunluluğu daha açık bir şekilde hissedilir olmuştur. II- Çalışma Normları Standartlarının Oluşturulmasında ILO’nun Rolü Dünyanın bir köşesinde sosyal devletin unsurları görece olarak yerine gelirken, diğer bir bölümünde çalışma hayatı olabilecek en acımasız koşullarla devam etmektedir. Bu nedenle, çalışma kurallarının düzenlenmesinde bir standart yakalanması, çalışanlar için de bir güvence teşkil etmektedir. Aslında bu görev Birleşmiş Milletler’in uzmanlık kuruluşu olarak görev yapan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO- International Labour Organisation) tarafından yerine getirilmektedir. Nitekim, ILO’nun çalışma alanları; çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmeye, iş bulma olanaklarını artırmaya ve temel insan haklarını daha ileri düzeylere oturtmaya yönelik katkılarda bulunacak uluslararası politika esaslarını ve faaliyet programlarını hazırlamak, bu politikaların ulusal yetkililer tarafından onaylanarak uygulanabilmesi için uluslararası düzeyde çalışma standartları oluşturmak, bu politikaların etkinlikle uygulanabilmesinde hükümetlere yardımcı olacak içerikli bir uluslararası teknik işbirliği programı hazırlamak ve nihayet bu çabaların tümünü daha etkin bir çerçeve içinde ilerletebilmek amacı ile öğretim, eğitim, araştırma ve yayın faaliyetlerinde bulunmaktır. Değişik iktisat stratejileri ifadelerini Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Çalışma Teşkilatı (ILO) yaklaşımlarında bulmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde uygulanması gereken işgücü piyasası politikaları ciddi biçimde farklı değerlendirilmektedir. Dünya Bankasına göre, ücretlere devlet müdahalesi, sosyal güvenlik fonlarına zorunlu katılım, iş güvencesi, işgücü piyasasında çarpıklık yaratmaktadır. Bu müdahaleler kaynak dağılımı, yapısal uyum ve istikrar programları bakımından başlıca engelleri oluştururlar. ILO ise müdahalenin yararlı olduğunu ve düzenlenmiş piyasanın düzenlenmemiş piyasadan daha iyi uyum sağladığını savunur. İşgücü gelirlerinin belirlenmesinde en iyi sonuçları doğuran kurumsal yapılar, üçlü konseyler ve toplu pazarlık sistemleridir. Asgari ücret düşük gelirlileri korumak bakımından önemli rol oynar. Yapısal uyum sağlıklı bir işçi-işveren ilişkileri sistemine ve işçi-işveren-devlet arasında üçlü diyaloga veya toplumsal anlaşmalara gerek duyar. Bu nedenlerle etkinlik ile sosyal koruma amaçları çatıştığında öncelik sosyal korumaya verilmelidir. ILO, argümanlarını esas olarak işgücü, mal, sermaye ve sigorta piyasalarındaki aksaklıklara ve piyasaların kendi kendilerine dengeye gelmeyeceği görüşüne dayandırır. ILO’nun bu yaklaşımı üye ülkelerin imzaladığı uluslararası sözleşmelerde ifadesini bulmaktadır. Temel haklara ilişkin ILO sözleşmeleri örgütlenme özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğünün korunması, örgütlenme ve ücret ve çalışma koşulları hakkında toplu pazarlık yapma hakkı, asgari ücret saptama, iş güvencesini kapsamaktadır. Ne var ki, uluslararası çalışma standartlarını düzenleyen sözleşmeler, üçlü yapıya sahip (hükümetler-işverenler-işçiler) Uluslararası Çalışma Konferansında kabul edildikten sonra, ancak üye devletlerin onaylamasıyla bağlayıcı hale gelmektedir. Çevre ülkeler, çalışma standartları başlığı ve sosyal adalet görüntüsüyle, rekabet edebildikleri emek-yoğun sektörleri kaybetme endişesi taşımaktalar ve ILO sözleşmelerinin onaylanması konusunda çekingen davranmaktadırlar. Türkiye gibi bazı ülkeler de sözleşmelerin birçoğunu onayladıkları halde, iç hukuka uyumu sağlamamakta ve sözkonusu standartların yaşama geçmesini engellemektedirler, zira ILO sözleşmelerinin büyük bölümü doğrudan uygulanabilirlik (self-executing) kabiliyetinden yoksundur. Şöyle ki; bir uluslararası hukuk hükmünün doğrudan uygulanabilir olmasında sözleşmenin içerdiği kuralların yapısı ve sözleşme maddelerinin yazılış biçimi belirleyicidir. Öncelikle belirtmek gerekir ki; ILO sözleşmelerinin içerdiği sosyal haklar genellikle bazı ek düzenlemelerin yapılmasıyla somutlaşırlar. Bu haklar kişilere sübjektif haklar vermeyip, sadece devletlere bazı yükümlülükler getirir. Bu anlamda,, ILO normlarının uygulanmasının mahkemeler önünde “doğrudan” talep edilebilmeleri çok istisnaidir. Zira, ILO sözleşmeleri program-sözleşme niteliği taşırlar ve sözleşmeler, ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyleri farklı ülkelerce uygulanacağından esnek hükümler içerirler. Bu da doğrudan uygulanma olasılığını önemli ölçüde zorlaştırmaktadır. Diğer yandan ILO sözleşmelerinin doğrudan uygulanabilmesi için sözleşme metninin “uygulama anında hiçbir tartışmaya fırsat vermeyecek derecede” açık, ayrıntılı ve belirli olması gerekir. Oysa, sözkonusu sözleşmeler genellikle soyut, belirsiz bir üslupla kaleme alınmışlardır. İşte bu nedenlerle, her ne kadar ILO sözleşmeleri onaylansa da, doğrudan uygulanabilirlik mümkün olmadığından ve uyum yasaları da çıkarılmadığından, çalışma hayatında sözkonusu sözleşmelerin getirdiği güvencelerden yararlanılamamakta ve bu sözleşmeler pratikte bir anlam taşımamaktadırlar. ILO sözleşmelerinin bağlayıcı olmadığı bu ortamda, işletmelerin sosyal sorumluluklarını düzenlemek ve onlara yol gösterebilmek için “SA 8000 Sosyal Sorumluluk Standardı” oluşturuldu. III- SA 8000 ve Denetim Problemi 1997 yılında CEPAA (Council on Economic Priorities Accreditation Agency) himayesinde, içinde işçi sendikaları, insan hakları ve çocuk hakları örgütleri , akademisyenler ve işverenlerin de bulunduğu bir grup organizasyon tarafından, çalışanların temel haklarını garanti altına almayı amaçlayan işletmeler için “SA 8000 Sosyal Sorumluluk Standardı (Social Accountability 8000)” geliştirilmiştir. Taşeronlaştırmanın büyük yoğunlukla yaşandığı günümüzde, her ne kadar işletmeler “SA 8000” sahibi olsalar da onların taşeronlarının sözkonusu standardın gereklerini yerine getirmemesi tehlikesi mevcuttu. Memnuniyetle ifade etmek gerekir ki, “SA 8000” alabilmek için işletmelerin münferit olarak standardın kıstaslarını hayata geçirmeleri yeterli olmayıp, birlikte çalıştıkları taşeronların da buna uyması gerekmektedir. Bu ise, son derece zor bir denetimi beraberinde getirmektedir, zira bugün çok uluslu işletmeler neredeyse dünyanın her köşesinde taşeron çalıştırmaktadırlar. Bu anlamda, denetimin sağlıklı yapılabilmesi hususunda tereddütler taşıdığımızı belirtmeden geçemeyeceğiz. Aslında “SA 8000” sağlıklı denetime ait unsuru bizzat kendi içinde barındırmaktadır. Şöyle ki; “SA 8000”, bazı ILO sözleşmeleri, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi temel alınarak oluşturulmuştur. Adı geçen ILO sözleşmelerinin içinde;
Sözkonusu 87 Sayılı Sözleşmenin 8.maddesinde, yasaların bu sözleşme ile öngörülen güvencelere zarar verecek nitelikte olamayacağı veya zarar verecek şekilde uygulanamayacağı ifade edilmektedir. Dolayısıyla, “SA 8000”in gerekleri yerine getirilirken 87 sayılı sözleşmenin ruhu gözönüne alınmalı ve işletmede sendikalaşmaya yönelik çabalar engellenmemeli, ayrıca hiçbir işçi sendikal bir nedenle işten çıkarılmamalıdır. Örneğin, ülkemiz açısından düşünüldüğünde, her ne kadar Sendikalar Kanunu md.31 sendikal güvence getiriyor gibi gözükse de, kanımızca böyle bir teminatın varlığından bahsedilemeyeceğinden, toplu iş sözleşmeleri vasıtasıyla 87 sayılı sözleşmeye uygunluk sağlanmalı ve sendikal güvence işveren tasarrufuyla hayata geçmelidir. İşte bu şekilde sendikaları işletmelere sokmak diğer ILO sözleşmelerinin uygulanmasının denetimini kolay hale getirecektir. Zira, “SA 8000” çerçevesinde yapılan belgelendirmeler üç yıl için geçerli olup, standarda uygunluk altı aylık periyodlarla kontrol edilmektedir. Oysa, sendikalar her an o işletmenin içindedirler ve adeta gönüllü bir denetim kuruluşu olarak görev yapmaktadırlar. Bu anlamda, “SA 8000” ile teminat altına alınmaya çalışılan hususların tam anlamıyla hayata geçirilmesi için bir zorunluluk teşkil eden “denetim” sendikalar sayesinde sağlıklı olarak yapılabilecektir. IV- SA 8000’in Varlık Nedeni Bugün gelişmiş ülkeler daha emek-yoğun teknoloji içeren ve artık kendileri için maliyeti yüksek olan mallar için ucuz emek pazarı arıyor. Daha fazla yatırım çekebilmek amacıyla da çevre ülkelerde ücretlere baskı ortaya çıkıyor, yabancı sermayenin kendisini tercih etmesi için ücretler olabildiğince düşük tutuluyor. Bunun için de çocuk işgücü, kadın işgücü, sendikasız-sigortasız çalıştırma rağbet görüyor. Elbette dış ticaret rejiminin giderek serbestleştiği bir ortamda ithal mallarıyla iç piyasada ve ihraç mallarıyla dış piyasalarda rekabet edebilmek açısından çevre ülkelerin elinde ucuz emekten başka araç hala bulunmamaktadır. Doğal olarak, nüfus artışından kaynaklanan ve her yıl çalışan nüfusa yeni milyonlar eklenen bir ortamda, ne olduğu bile tam saptanamayan işsizlik oranını sabit tutmak dahi büyük yatırım istemekte, varolan işsizler ise çok büyük rakamlara ulaşmakta ve ücretleri düşürme yolunda bir diğer baskıyı yaratmaktadır. Günümüzde, özellikle Latin Amerika ülkelerinde kentsel işsizlik ve sefaletin getirdiği insanlık dışı uygulamalar dikkat çekicidir. Örneğin, Brezilya’da sokaklarda başıboş çocukların toplu olarak imha edilmesine dair haberler ile Güneydoğu Asya’da kırsal alanlardaki sefaletin getirdiği görüntüler, ailelerin yaşamak için küçük çocuklarını, özellikle kızlarını fuhuş sektörüne sattıkları zaman zaman medyada yer almaktadır. Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler kentlere yığılan, düzenli geliri olan sürekli bir iş için bekleşen yığınlar ile kırsal bölgelerde geleneksel üretim yapısı içinde gizlenmiş, çok fazla bir şey üretmeyen, dolayısıyla yeterli bir geliri olmayan büyük bir kitlenin yarattığı problemler girdabında boğuşmaktadır. İşte böyle bir ortamda, işletmelere, hukuken olmasa bile etik bir zorunluluk getiren SA 8000 Standardının varlığı son derece anlamlı hale gelmektedir. Sözkonusu standardı almak için getirilen şartların konuları, SA 8000’in mevcudiyetinin önemini gayet açık ifade etmektedirler. Örneğin, ekonomik hayatta çocuk emeğinin kullanımının yaygınlığı toplumların gelişme düzeyini gösterdiği kadar, işletmelerin de sosyal sorumluluklarının seviyesinin belirlenmesinde başlıca ölçüt olmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler, gelişmemişliklerine bağlı olarak, çalışan çocuklar ve yol açtığı sorunları yaşamaktadırlar. Tahminlere göre bazı Asya ülkelerinde çalışan çocukların miktarı mevcut işgücünün %11’ine ulaşmaktadır. Afrika’da ise çocukların yaklaşık %20’sinin çalıştığı hesaplanmaktadır. 1996 yılında ILO’nun yayınladığı verilere göre; 10-14 yaş grubu içinde Asya’da 44,6 milyon, Afrika’da 23,6 milyon, Latin Amerika’da da 5,1 milyon çocuğun ekonomik olarak aktif olduğu söylenmektedir. Ülkemizde bu oran %24, Hindistan’da %14,37, Endonezya’da %9,55, Pakistan’da %17,67, Brezilya’da %16,1, Meksika’da ise %6,7’dir. Ancak, 10 yaşın altındaki çocuklar hakkında güvenilir bir veri bulunmamaktadır. Bu nedenle de rakamlar ve oranların daha büyük olduğu düşünülmelidir. SA 8000’in geliştirilmesinde temel alınan metinlerden Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, asgari çalışma yaşı konusunda esas itibariyle ILO tarafından oluşturulan uluslararası çalışma sözleşmelerinin gözönünde bulundurulmasını öngörmektedir. Bunlar içinde de 138 sayılı sözleşme ön plandadır. Öte yandan, Avrupa Sözleşmeleri içinde de 138 sayılı sözleşme esaslarının gözetildiği görülür. Nitekim, Avrupa Sosyal Şartının 7.maddesi; taraf devletlere, “çocukların sağlık, ahlak ve eğitimleri için zararlı olmayacağı belirlenen hafif işlerde çalıştırılmaları durumu haricinde asgari çalışma yaşının en az 15 olmasını sağlama” yükümünü getirmektedir. Bunun gibi, Avrupa Birliği içinde İşçilerin Sosyal Hakları Topluluk Şartı da, asgari çalışma yaşının her halükarda 15 yaştan aşağı olmamasını öngörmektedir. Diğer yandan, yine SA 8000’in geliştirilmesinde temel kabul edilen belgelerden 159 sayılı ILO sözleşmesi ise genel olarak özürlülerin mesleki rehabilitasyonu için, özürlünün uygun bir iş edinmesini temin ederek, bu işini sürdürmesini ve işinde ilerlemesini sağlayarak bu şekilde özürlünün topluma entegrasyonunu amaçlamaktadır. Sözleşme özürlülerin mesleki rehabilitasyonu ve istihdamı açısından iki bölümde düzenlenmiştir. Bunlar sırasıyla; özürlüler için mesleki rehabilitasyon ve istihdam politikası prensipleri ile özürlüler için mesleki rehabilitasyon ve istihdam hizmetlerinin geliştirilmesi için ulusal düzeyde gerçekleştirilecek faaliyetlerdir. Nihayet, 29 sayılı ILO sözleşmesi ise kişilerin baskı ve tehdit altında ve kendi iradeleri dışında zorla çalıştırılmalarına önemli sınırlamalar ve yasaklar öngörmektedir. Kamu yararına uygulamaya konulmasına izin verilebilen mecburi çalıştırmada ise toplum yararı şart olarak aranmaktadır. Ayrıca, cebri çalıştırmanın 12 aylık sürede 60 günü geçemeyeceği hükmü yer almaktadır. Sayısı daha da artırılabilecek olan ve “SA 8000 Sosyal Sorumluluk Standardı”nın varlık nedenini özetleyen bu uluslararası belgelerin düzenlediği konulara ve çalışma hayatında mevcut olan aksaklıklar için önerdiği çözümlere bakıldığında sözkonusu standardın mevcudiyetinin ve işletmeler tarafından alınmasının ne derece önem taşıdığı anlaşılmaktadır. V- SA 8000’in İşlevi "SA 8000", malların üretimi ve hizmetlerin sunulmasında etik unsurları garanti altına alan bir standarttır ve tüm sanayi kollarında, çalışma hayatına dair uygulamalarla ilgili sosyal sorumluluklarını yerine getirdiklerini kanıtlamak isteyen her büyüklükte işletmeye tatbik kabiliyeti vardır. Sözkonusu uygulamalardaki suistimaller genellikle giyim, ayakkabı, oyuncak, kozmetik ve tarım alanlarında görülmektedir. “SA 8000”, özellikle bu alanlarda çalışan ve sosyal sorumluluklarını büyük ölçüde yerine getirmiş işletmeleri diğerlerinden ayırdetmeye yaramaktadır. "SA 8000”in, işletmenin imajını korumak ya da düzeltmek, çalışanların moralini ve verimliliğini artırmak, müşterilerin beklenti ve ihtiyaçlarını karşılamak ve yeni pazar olanaklarıyla rekabette üstünlük kazandırmak gibi işlevleri olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca, “SA 8000”le birlikte toplumsal bir güven kazanıldığı, şirketin kamuoyundaki izlenim ve itibarının arttığı, işçilerle ilişkilerin geliştiği, uluslararası ticaret yapabilme kabiliyetinin ilerleme kaydettiği de belirtilmektedir. Gerçekten de, “SA 8000”in gerçekleştirmek istediği amacın; çocuk çalışması, zorla çalıştırma, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması, örgütlenme özgürlüğü, ayrımcılığın engellenmesi, çalışma saatlerinin düzenlenmesi konularında odaklandığı düşünüldüğünde “SA 8000” alan işletmelerde sözkonusu olumlu gelişmelerin kazanılabilmesi bir tesadüf sayılmamalıdır. Zira, küreselleşen ekonomi iş dünyasına büyük bir güç vermektedir ve bu güç bazı sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki; yapılan herşeyde etik değerleri temel almak ve beklentisi gittikçe artan tüketiciyi dikkate alarak marka dürüstlüğünü ve itibarı korumak “büyük” olmanın gereği olarak algılanmalıdır. Bu özellikleri dolayısıyla “SA 8000”, yakın bir zamanda tüm tüketicilerin mal alırken varlığını arayacakları bir unsur olarak karşımıza çıkacaktır. Zira, gelişmiş Batılı ülkelerde tüketiciler satın aldıkları malın nerede, hangi şartlar altında, kimler tarafından üretildiğini bilmek istemektedir. Avrupa Konseyinin 17 mayıs 1973 tarihli bir kararında ve AET’nin 14 Nisan 1975 tarihli ön programında ele alınan beş temel haktan bir tanesi “aydınlatılma hakkı”dır. Yine aynı şekilde Uluslararası Tüketici Birlikleri Örgütü tarafından ilan ve 04.09.1985 tarihli Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararı ile de kabul edilen evrensel nitelikli sekiz tüketici hakkından birisi “bilgi edinme hakkı”dır. Avrupa Birliğine aday ülke konumundaki Türkiye’de de tüketici talepleri daha sık gündeme gelmeye başlamış ve Avrupa Birliği mevzuatı ile evrensel nitelikteki sekiz temel tüketici hakkı da gözönüne alınarak 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştur. Bu anlamda, her geçen gün, satın alacağı mal hakkında daha çok bilgi talep eden tüketicinin varlığı, “SA 8000 Sosyal Sorumluluk Standardı”nın mevcudiyetini daha da anlamlı kılmaktadır. VI- SA 8000 ve Kayıtdışı Sektör ile Haksız Rekabetin Önlenmesi Bugün gerek işverenler gerek işçiler gerekse devlet açısından en büyük problemlerden biri de, gittikçe ağırlığını hissettiren ve kayıtlı sektörü neredeyse tasfiye noktasına itebilecek aşamalara ulaşan kayıtdışı sektördür. İşverenler açısından “haksız rekabet”in önlenmesi için “kayıtdışı sektör”ün ortadan kaldırılması bir zorunluluk teşkil etmektedir. Zira, aynı işkolunda üretim yapan ya da hizmet sunan iki işletmeden birinde çalışanların kayıtsız olması, kayıtlı işçi çalıştıran diğer işletmeyi rekabet edemez duruma sokmaktadır, çünkü sözkonusu iki işletmenin işgücü maliyetleri arasında sadece bu nedenle ciddi farklılıklar bulunabilmektedir. Ulusal planda görülen bu olumsuz durum uluslararası platformda daha da vahim sonuçlara yol açmakta ve üretim boyutunu işgücünün ucuz olduğu ve kayıtdışı çalıştırıldığı çevre ülkelere kaydıran çok uluslu işletmeler büyük rekabet avantajı kazanmaktadırlar. Bu nedenle, “SA 8000” standardının tüm dünyada uygulama alanı bulması son derece önemlidir. Özellikle sendikalaşmayla birlikte örgütlü işçiler kayıt içine alınacaklar ve aynı sektörde bulunup rekabet eden işletmelerin işgücü maliyetlerinde, “haksız rekabet”in mevcudiyetini doğuracak farklılıklar olmayacaktır. İşçiler açısından bakıldığında ise günümüzde kayıtlı çalışmak adeta tatlı bir rüyadır. Çünkü, sigorta primlerinin düzenli ödenmesi, insanca ücret alması ve sağlıklı koşullarda çalışmasının ön şartı kayıt içine alınmasıdır. Gerçekten de kişilerin cinsiyetlerine ya da yaşlarına bakılmaksızın, süre sınırlaması neredeyse olmadan ve insan onuruyla bağdaşmayacak koşullarda, sefalet ücretleriyle çalıştırıldıkları bir dünyada kayıt içine alınmak ve “SA 8000” standardının içeriğindeki ILO sözleşmeleri ve diğer metinlerin güvencelerinden yararlanmak gerçekten sözkonusu işçiler için bir devrim niteliği taşımaktadır. Devletlerin ise kayıtdışı sektörün tasfiyesiyle elbette daha fazla vergi gelirine sahip olabilecekleri ve sağlıklı bir prim tahsilatıyla sosyal devlet olmanın gereklerini yerine getirebilecekleri tartışmasızdır. VII- Sonuç Sosyal taraflar ve devletler için tüm olumlu getirilerine rağmen “SA 8000”in alınması hukuki olarak bir zorunluluk değildir. Bu nedenle, işletmeleri “SA 8000”in kıstaslarını yerine getirmeye zorlayacak mekanizmalara ihtiyaç vardır. Bu ise ancak, yukarıda açıklanan tüketici bilinciyle sağlanabilecek bir husustur. Gerçekten de, “SA 8000 Sosyal Sorumluluk Standardı”nın geliştirilmesi sürecinde özellikle tüketici örgütleri gibi sivil toplum kuruluşlarının ciddi katkısı olmuş ve sözkonusu standart uluslararası iş çevrelerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve işçi sendikalarının bir uzlaşması olarak takdim edilmiştir. Özellikle tüketici örgütlerinin baskısı, tüm işletmeleri “SA 8000” alınması yolunda çaba göstermeye zorlayacaktır. Örneğin, kalite ya da ücret kadar, satın aldığı malın çocuk işçiler tarafından üretilip üretilmediğine de dikkat eden günümüz tüketicisi, işletmeleri, kayıtdışı ve çok düşük ücretle çalıştırmanın sembolü haline gelmiş olan “çocuk işçi” çalıştırmaktan elbette vazgeçirecektir.
|
|
KAYNAKÇA
|
|
INTERNET KAYNAKLARI
|
|