|
UNUTMAYI ÖĞRENMEK
Büyük iklim degişikliklerinin tehditi
altında kalan dinozorlar gibi, birçok fırma iş ortamındaki köklü değişikliklere
ayak uydurmada başarısız kalmaktadır. Sık sık kullanılan dinozor benzetmesi, ne iyi
ki, fırmalara tam uymamaktadır. Dinozorların soyu, türleri değişen koşullara
yeterince hızlı uyum sağlayamadığı için tükendi. Evrim, önceden planlanmamış
küçük genetik mutasyonlara dayalı yavaş ilerleyen bir süreçtir; bu mutasyonların
küçük bir bölümü türün ayakta kalma olanaklarını iyileştirirken, bir bölümü
de buna hizmet etmez. Ne var ki, dinozor firmalar açısından, bir şirketin
"genetik kodları"nın çeşitli biçimlerde değiştirilmesi mümkündür.
Aslında, genetik kodlarını belli aralıklarla yeniden düzenlemeyi başaramayan bir
firma, kaderini tıpkı dinozorlar gibi çevredeki büyük altüstlüklerin ellerine
terketmiş olacaktır.
"Şirket genetiği" derken neyi
kasdediyoruz? Her yöneticinin kafasında kendi sektörünün yapısı bu sektörde nasıl
para kazanılabileceği, rakiplerin ve müşterilerin kimler olduğu, müşterilerin neler
talep ettiği, hangi teknolojilerin sonuç alıcı olduğu gibi konularda bir dizi
önkabul varsayım ve kesin görüş vardır. Genetik kodlar aynı zamanda, insanların en
iyi nasıl esinlendirilebileceği, iç rekabet ve işbirliğinin en doğru nasıl
dengelenebileceği, hisse sahiplerinin, müşterilerin ve çalışanların
çıkarlarının görece sıraları ve hangi davranışların desteklenmesi gerektiği
gibi konulara ilişkin inanç, değer ve normları da kapsar. Bu inançlar, en azından
kısmen, somut bir sektör ortamının ürünüdür. Bu ortam hızla ve köklü bir
şekilde değiştiğinde, bu inançlar tam tersine varoluşa yönelik bir tehdit niteliği
kazanabilirler.
YÖNETİM ÇERÇEVELERİ
Bir yöneticinin genetik kodları,
işletmecilik okulundan ve diğer eğitim etkinliklerinden, amirlerinden, iş
arkadaşlarından ve yönetim danışmanları ile mesleki yayınlardan aldıklarıyla
kendi iş deneyimlerinin harmanlamasından oluşur ve onun belli durumlar karşısında
gösterebileceği tepkilerin yelpazesini ve niteliğini belirler. Genetik kodlar bu
anlamda, bir firmanın strateji kapsamına giren yaklaşımlarına, elindeki alternatif
çözümlerin yelpazesine, üst yönetimin kendisine hedef seçtiği çıkarlara,
politikaları yaşama geçirmede tercih edilen araçlara ve ideal örgüt tiplerine
ilişkin görüşlerini belirler ya da "çerçeveler". Genetik kodların firma
düzeyindeki karşılığı olan yönetim çerçeveleri, yönetimin belli bir gerçekliği
algılama düzeyini sınırlar. Yöneticiler kendi çerçeveleri içinde yaşarlar ve
çoğu durumda bu çerçevenin dışında kalanları bilmezler. Bir zamanlar, tasarruf
sahiplerini yatırımcı olarak görmek çoğu bankacı açısından büyük bir
yenilikti. On yıl önce bilgisayar üreticileri açısından, video oyunlarının
bilgisayarlı grafik teknolojisinin çığır açıcı bir uygulaması olabileceği fikri,
tamamen çerçeve dışı bir yaklaşımdı. Hepimiz, bir ölçüde, kendi
deneyimlerimizin esiriyizdir.
Bir firmadaki bireylerin her biri
dünyaya bir ölçüde değişik bakabilir, ama bir örgüt içindeki yönetim
çerçeveleri farklı olmaktan çok birbirine benzerdir. Ne tür insanların işe
alınacağı konusundaki ölçütler ne kadar sıkıysa, bunların eğitim geçmişleri ne
kadar ben-zerse, göreve başlatma süreci ne kadar ayrıntılıysa, firmanın eğitim
programları ne kadar geniş kapsamlı ve zorunluysa, kıdemli çalışanların yeni
elemanları yönlendirmesi ne kadar formelse, yöneticilerin firma ve sektör içindeki
kariyerleri ne kadar uzunsa, üst düzey görevlere dışarıdan alınanlar ne kadar azsa
ve firma geçmişte ne kadar çok başarılı olmuşsa, firmadaki yönetim çerçeveleri o
kadar tek düze olur. Her büyük örgütte firmanın bütün tarzını belirleyen egemen
bir yönetim çerçevesi vardır.
Zaman içinde bu egemen çerçeve,
tıpkı genetik kodlar gibi, herşeye nüfuz edici ve etkileyici olur. Firmanın idari
yapısı ve süreçleri tarafından yaygınlaştırıldıkça, bu yönetim çerçeveleri
örgütsel yapının ayrılmaz bir parçası haline gelirler. İş biriminin
sınırlannın tanımlanması (hangi alanda çalışıldığı), sermaye bütçeleme
sistemleri (kullanılan analitik araçlar ve kriterleri değerlendirmedeki görece
ağırlıklar), ödüllendirme sistemleri (desteklenen, hoşgörülen ve karşı
çıkılan davranışlar), stratejik planlama süreci (talep edilen enformasyon vb.
dikkate alınan zaman süresi), eğitim ve toplumsallaştırma süreci (öğretilen
beceriler, kutlanan efsaneler ve paylaşılan değerler), muhasebe ve enformasyon
sistemleri (toplanan veriler, bunların nasıl örgütlendiği, kimin tarafından ve ne
amaçla kullanıldığı), rekabete ilişkin istihbarat alma (hangi firmaların izlendiği
ve kıstas alındığı) ve öteki idari sistemler; bütün bunlar belli perspektifleri ve
önkabulleri pekiştirir, diğerlerini etkisizleştirir ve safdışı eder. Yönetim
çerçevesi bu tuğlalardan oluşur.
Geçmişin, derinlemesine kodlanmış ve
bir yönetici kuşağından diğerine aktarılan dersleri her örgüt açısından iki
tehlikeyi içinde barındırır. Birincisi, insanlar zamanla inandıkları şeylere niçin
inandıklarını unutmaya başlarlar. İkincisi, yöneticiler kendilerinin bilmediği
şeylerin bilmeye değer olmadığına inanmaya başlarlar. Şirket inançlarının
koşullara bağlı olduğunun kavranmaması birçok firmayı olumsuz etkilemektedir.
Dünün "iyi fikirler"i bugünün "politika ilkeleri" haline gelmekte,
bunlar yarına "talimatlar" olarak aktarılmaktadır. Sektör alışkanlıkları
ve "kabul gören uygulamalar" sürekli bir yaşam hakkı elde etmektedir.
Doğmalar sorgulanmamakta ve yöneticiler kendi kendilerine, biz örgüt, strateji,
rekabet ya da sektöre ilişkin bu somut görüşlere nasıl ulaşmıştık, bunlar hangi
çevresel koşulların sonucu olarak ortaya çıkmıştı, inançlarımız hangi
koşulların ürünüydü gibi soruları sorma ihtiyacını pek duymamaktadırlar.
Sonuçta geçmişin başarıları önünde şapka çıkarıp durmaktan öte bir şey
yapılamamaktadır. Bir örnek verelim.
Bir dostumuz bize bir tarihte maymunlarla
yapılan bir deneyi aktarmıştı. Bu deneyde dört maymun bir odaya konur. Odanın
ortasında tepesinde rnuzlar asılı bir direk vardır. Karnı özellikle aç olan bir
maymun bir muz kapabilmek için hızla direge tırmanır. Tam muza ulaşmak üzereyken
tavandaki duştan üzerine soğuk su püskürtülür. Bunun üzerine maymun muzu almaktan
vazgeçip direkten uzaklaşır. Sonra öteki maymunlar sırayla muzları ele geçirmeye
çalışırlar. Her biri aynı soğuk duşla karşılaşır ve hepsi de başarısız bir
şekilde geri çekilirler. Muzları elde etmeye yönelik birkaç başarısız denemeden
sonra maymunlar bu işten tamamen vazgeçerler.
Dört maymun bu şekilde
koşullandırıldıktan sonra, maymunlardan biri alinıp yerine yeni bir maymun konur.
Yeni maymun iştahla direğe tırmanmaya başlar başlamaz, öteki üçü hemen ayaklanıp
arkadaşlarını uyarmak için bağırıp çağırmaya başlarlar. Maymun mesajı alır;
muzlardan uzak dur! Muzlara her yaklaştığında aynı uyarı gelir. Sonunda, birkaç
yarım kalmış tırmanma denemesinden sonra, soğuk duşla hiç karşılaşmamış
olmasına rağmen, yeni maymun da muzlara ulaşmaya çalışmaktan vazgeçer. Sonra,
sırayla ilk baştaki maymunların her biri yenileriyle değiştirilir. Her yeni maymun
aynı dersi öğrenir: Direğe tırmanma! Yeni maymunların hiç biri direğin tepesine
kadar tırmanmaz; hatta tavandaki duşun yakınına kadar bile gelemez. Hiç biri direğe
tırmanmanın niçin, tehlikeli olduğunu tam anlayamaz, ama hepsi de kendilerine
aktarılan önkabulü benimser. Duş tavandan kaldırıldıktan sonra bile, hiçbir maymun
direğe tırmanmayı denemez. Kuşkusuz, yöneticilerin maymun gibi olduğunu öne
sürüyor değiliz; bizim savunduğumuz şey, politika kılavuzlarına, şirket
süreçlerine ve eğitim programlarına aktarılmış geçmişe ilişkin örneklerin,
kendilerini ortaya çıkaran sektör gelişmesinin genellikle gerisinde kaldığıdır.
İkinci, belki de daha önemli tehlike,
insanların neleri bilmediklerinin farkında olmaması ve daha da kötüsü,
bilmediklerini bilmemesidir. Bu, her örgütün karşı karşıya bulunduğu en büyük
meydan okumadır. Neleri bilmediğimizi nasıl öğreneceğiz? Kendi bilgimizin
sınırlarını nasıl saptayıp aşabiliriz? Size zarar verecek olan bilmediklerinizdir.
Canon'un fotokopi işindeki perspektifine ilişkin bilmedikleri Xerox'un, yuvalara satış
yapan perakendecilerin hedefleri konusunda bilmedikleri Sears'in ve Japon otomobil
üreticilerinin amaçları konusunda bilmedikleri de Detroit'in geteneklere bağlı
Fırmalarının başarısızlığının temelini oluşturmuştur. Sorunun kaynağı,
bilinmesi gerekenlerin bilinemez olması değil, yalnızca bunların mevcut yönetim
çerçevelerinin sınırlarının dışında bulunmasıydı.
Genetik Çeşitlilik İhtiyacı
Biyoloji bilimine göre, herhangi bir
organizma popülasyonunun uzun süreli sağlığı asgari bir genetik çeşitlilik
düzeyine bağlıdır. Aynı şey bizim şirket olarak adlandırdığımız organizma
popülasyonu açısından da geçerlidir. Kısa süre önce en büyük Amerikan
şirketlerinden birinin yirmi üst düzey yöneticisiyle bir görüşme yaptık.
Kendilerine dört soru yönelttik: İlk soru, "Kaçınız bütün meslek
hayatınızı bu sektörde geçirdiniz?" sorusuydu. Bütün eller havaya kalktı.
İkinci soru, "Kaçınız bütün meslek hayatınızı bu firmada geçirdiniz?"
sorusu oldu. Gene bütün eller havaya kalktı. Bunu, "Kaçınız bulunduğu üst
düzeye satış ve pazarlama bölümlerinden geldi?" sorusu izledi. Bu kez 18 el
havaya kalktı. Son soru şöyleydi: "İçinizde beş yıldan fazla bir süre ABD
dışında çalışmış kimse var mı?" Bu kez hiç el katkmadı. Bizim
görüşümüze göre, bir firma genetik çeşitliliği büyük ölçüde artırmak için
bir şeyler yapmazsa, geleneksel olmayan yeni rakiplere karşı koyabilmesi çok zor
olacaktır.
Birçok büyük sektörde belli
dönemlerde büyük bir genetik çeşitlilik eksikliği görüldüğünü saptayabiliriz:
1980'lerdeki ve 1990'Iarın başındaki Amerikan havayolları sektörü, 1970'lerdeki
Amerikan otomotiv sektörü, 1980'lerdeki Avrupa kimya sektörü, 1970'lerdeki Amerikan
bankacılık sektörü ve 1960-80 dönemindeki işletmecilik okulları açısından böyle
bir eksiklik söz konusu olmuştur. Genetik aynılığın bir örneği Amerikan
havayollarıdır. 1990'ların başlarında, American, United, Delta ve Northwest'in tümü
bir dizi son derece benzer özelliklere sahipti; hepsinde uçuş rota yapısı bir merkez
etrafında odaklıydı, kabin servisi asgari düzeydeydi, bağlılığın tek temeli
uçulan kilometre miktarıydı ve hepsinin kendi ayrı rezervasyon sistemleri vardı.
Bütün havayollarının servis standartIarı aynı ölçüde düşüktü. 1990'lı
yılların başlarındaki gazete ve dergileri taradığınızda, iç hatlarda yolcularına
sundukları servisin kalitesini öven bir havayoluna rastlamanız pek rrıümkün
olmazdı. Tek reklamı yapılan şey, havayolunun uçuş şebekesinin ne kadar geniş
olduğu ve uçakların genellikle gecikmeli sefer yapmadığı iddialarıydı. Bu, tıpkı
bir otomobil üreticisinin arabalarının gerçekten dört tekerleğe sahip olduğunun ve
sizi A noktasından B noktasına götürebileceğinin reklamını yapması gibi bir
şeydir. ABD havayolları, ancak British Airways ile Singapore Airlines'ın kesin yüksek
standartlar getirdiği uluslararası rotalarda servise vurgu yapmaya zorlandılar, ama
burada da müşteri tatmini açısından uluslararası rakiplerinin oldukça gerisinde
katmaktan kurtulamadılar.
Sonuç, müşteri beklentilerinde bir
düşü, yaşanması, giderek kötüleşen servisin beklentileri daha da düşürmesi ve
fiyat duyarlılığının kat kat artmasıdır. Böylesi koşullarda bir havayolunun
yolcuları elinde tutubilmesinin tek yolu, onlara (oto ücreticilerinin büyük fiyat
indirimlerine gitmesi gibi) rüşvet olarak ücretsiz uçuş olanağı sunmasıdır. Bu
düşüşün en alt noktası, bir havayolu genel müdürünün, bir havacılık dergisinde
kendisiyle yapılan bir röportajda, yolcular artık karşılığını ödemeye hazır
olmadığı için, şirketin şimdiye kadar meyva servisini süsleyen marul yaprağını
kaldırmaya karar verdiğini açıklaması olmuştur. Bunun tam tersine, sürekli
dünyanın en kârlı havayolları arasında yer alan British Airways ile Singapore
Airlines, devamlı olarak, müşterilerine sundukları servis düzeyine, yaratıcılık
için gereken maliyetin çok üzerinde müşteri bağlılığı ve fiyat gerçekleşmesi
sağlayacak yeni şeyler ekleyebilecekleri alanların arayışı içindedirler. Onlar da
sık sık ücretsiz uçuş programları sunmaktadır, ama bu, rüşvetten çok prim
niteliği taşımaktadır. Bir başka kural kırıcı olan Virgin Atlantic, yenilikçi ve
sıcak servis ile duyarlı fiyatlandırmayı birleştirebilmek için sıkı çabalar
içine girmiştir. 1994 başında Virgin, Atlantik aşırı uçuşlarda American Airlines
ile United Airlines'ı çoktan geride bırakmıştı. Aslında 1990'ların başındaki
mali açıdan en başarılı havayolu şirketleri, büyük ABD firmalarının
alışkanlıklarından kendilerini ilk kurtaran şirketler olmuştur.
Rekabet "kapalı bir sistem"
içinde yürüdüğü sürece, genetik çeşitlilik eksikliği anlaşılabilir, hatta
hoşgörülebilir bir şeydi. Dikkat edilirse, GM'in en temel yönetim ilkelerine meydan
okuyan Ford olmadı, IBM'i tepeden tırnağa sarsmayı başaran Unisys, Sears'e sürpriz
hazırlayan da Montgomery Ward değildi. Bütün katılımcılar az ya da çok aynı
sektörel alışkanlıkları benimsediğinde, bütün sektör ortaya çıkan yeni kurallar
karşısında yara alabilir bir durumda olmaktadır. Birbirine benzer şirketlerle dolu
bir sektör, kendisini egemen yönetim çerçevesi içine hapsetmemiş bir şirket
açısından büyük bir fırsattır. Bir sektörde genetik çeşitliliğin yokluğundan
yarar sağlamanın mümkün olup olmadığını araştırmak için, şu soruların
yanıtları bulunmalıdır:
Sektör, pazar paylarının
istikrarlı bir şekilde dağıldığı, mantıklı bir şekilde yoğunlaşmış bir
sektör müdür? (Yani, rakipler zamanlarının çoğunu birbirlerini gözleyerek mi
geçiriyor ve kâr marjlarını yüksek tutabilmek için "centirmence" rekabete
mi güveniyorlar?)
Sektör, son derece
parçalanmış bir sektör müdür? (Yani, ölçek ekonomisine ulaşabilme fırsatlarını
daha henüz kimse keşfedebilmiş değil midir?)
Sektördeki yöneticilere, bu
sektörde para yapmanın sırrı nedir, diye sorduğunuzda, yaklaşık hep aynı cevabı
mı alıyorsunuz? (Yani, herkes aynı kâr reçetesini mi izliyor?)
Üst yönetim ekiplerinin
çoğu kariyerlerinin bütününü bu sektörde mi geçirmiş? (Yani, içeride
kuluçkalandırma genetik çeşitliliği azaltmış mı?)
Sektörün yeni teknolojileri
benimseme hızı ötekilere oranla daha mı yavaş? (Yani, teknoloji kullanarak oyunun
kurallarını değiştirme olanakları var mı?)
Lider konumundakiler
kârlılıklarını sürdürmede, ürün ve prases geliştirmeden çok sektöre giriş
engellerinin az, yüksek olmasına mı güveniyorlar? (Yani, liderler daha çok eski
başarıları üzerine yan gelip yatmaya mı eğilimli?)
Temel ürün ya da hizmet
konsepti uzunca bir dönem boyunca değişmeden mi kalmış? (Yani, müşterilerin neler
istediği ve onlara hasıl hizmet sunulacağı konusunda bir tutuculuk mu hâkim?)
Mevzuata ilişkin düzenleme
konuları sektördeki üst yöneticileri fazlaca mı ilgilendiriyor? (Yani, yöneticiler
yaratıcı çözümler aramak yerine, sektörün sorunlarından düzenleyicileri mi
sorumlu tutuyorlar?)
Kara, bir balık için esrarengiz bir
şeydir ve balık karayı kesfettiği anda, artık çok geçtir, zavallı yaratık bir
oltanın ucunda sallanmaktadır. Aynı şekilde, bir şirketin genetik kodları onun yeni
fırsatları ve geleneksel olmayan rakipleri algılamasını sınırlar. Genetik
çeşitlitik eksikliğinden kaynaklanan algılama engelleri, politik gücü daha çok olan
yöneticilerde genellikle daha yüksek ve aşılması daha güçtür. (Bu biraz, şişenin
ağzının şişenin tepesinde olduğunu söylemek gibi birşey oluyor.) Üst düzey
yöneticiler, kendi örgütsel statülerinin, sektör, müşteri ihtiyaçları, rakipler
ve onlarla nasıl rekabet edilmesi gerektiği gibi konularda, kendilerinin yönettikleri
insanlara oranla daha çok şey bildiğinin bir göstergesi olduğuna inanırlar. Ama daha
çok bildikleri şey genellikle geçmiştir. Şirketin merdivenlerini tırmanırken,
zihinlerine dünün dünyasındaki rekabetin başarı kuralları kazınmıştır. Bu
algılama engelleri, geleneksel olmayana direnen bu kaleler yıkılmadan, bir şirketin
geleceği yaratması mümkün olamaz.
Her yönetici şu soğuk gerçekle yüz
yüze gelmeye hazır olmalıdır. Entelektüel sermaye sürekli değersizleşmektedir.
Sizin, sevgili okuyucu, sektörünüz hakkında bildikleriniz şu anda, bu kitabı okumaya
başlarken olduğuna oranla daha az değerli hale gelmiştir. Siz, bu sayfalara dalmış
giderken müşteri ihtiyaçları değişmiş, teknolojik ilerleme sağlanmış ve
rakipleriniz planlarını ilerletmiştir. (Hayır, okumayı bırakmayın! Sadece,
sektörünüzün nasıl değişmekte olduğu konusunda düşünmeye daha çok zaman
ayırmayı başarın.) Biz, gerilerde sürüklenen bir şirketi şöyle tarif ediyoruz:
Hantal hir şirket, üst yönetimi değersizleşen entellektüel sermayesini yeterince
hızlı amortize edememiş ve yeni entellektüel sermaye yaratmaya yeterince yatırım
yapmamış bir şirkettir. Hantal bir şirket, üst yönetimi, sektörün nasıl
işlediği konusunda gerçekte bildiklerinden çok daha fazlasını bildiğini sanan ve
üstelik bildikleri şeylerin de zamanı geçmiş şeyler olduğu bir şirkettir.
Başarı genetik çeşitliliği azaltır.
Başarı firmanın stratejisini doğruladığı ölçüde ('' Bu kadar zenginleştiğimize
göre, doğru şeyi yapıyor olmamız gerekir"), yöneticiler başarıyı
sürdürmenin en güvenilir yolunun aynı şeyden daha çok yapmak olduğuna ve aynı
şeyi yapmayan rakiplerin ciddiye alınmaması gerektiğine inanmaya başlarlar. Ve eger
rakip görece daha yoksul kaynaklara sahipse, tamamen görmezden gelinebilir. işte, tam
bu nedenden GM, çok uzun bir süre Toyota'dan çok Ford ile ilgilendi; CBS haber
bölümü dikkatlerini CNN'den çok ABC ve NBC üzerinde yoğunlaştırdı; Xerox fotokopi
işinde Canon'dan çok Eastman Kodak ve IBM'in girişimlerinden rahatsız oldu ve IBM de
Sun, Hewlett-Packard ve Microsoft'dan çok Japon bilgisayar üreticilerini kendine dert
edindi.
Yönetim Çerçevesini Genişletmek
Rekabet ortamı daha karmaşık ve
değişken bir hale geldikçe, daha büyük bir genetik çeşitlilik - yönetim
inançlarının daha geniş bir yelpazesi ve yönetim davranışlarının daha büyük bir
repertuvarı - ihtiyacı ortaya çıkar. Ayakta kalmak isteyen bir firmanın sektörün
genelinde bulunan genetik çeşitliliği mantıklı bir oranda kendi içinde de yaratması
gerekir Doğada, genetik çeşitlilik beklenmedik mutasyonlardan çıkar. Bunun
şirketlerdeki karşılığı, aşağıdan gelişen buluşçuluğun çeşitli
biçimleridir. Biyolojik mutasyonlarda olduğu gibi, bu tür kendiliğinden gelişen
küçük yenilikler genellikle şirketin kaderinde büyük ve ani etkiler yaratmaz. Gene,
doğadaki mutasyonlar gibi, bunların çoğu bir yere götürmez, evrimleri çıkmaz bir
sokakta sona erer. Bundan, planlanmamış şirket mutasyonlarına karşı olduğumuz
anlamı çıkmaz. Ama asıl soru, işgörenlerin ve yöneticilerin geleceğe uyum
sağlamada yetersiz kalacak olan büyük çoğunluğuyla ne yapılacağı sorusudur:
Gerekli olan, küçük ötçekli rastgete mutasyonlar değil, geniş ölçekli genetik
yeniden düzenlemedir.
Popülasyonun genetik çeşitliliğini
artırmanın bir başka yolu, eskileri dölleyecek yeni üyeleri içeri almaktır.
Döllemenin şirketterdeki karşılığı dışarıdan yönetici almaktır. Bu, genellikle
yeni bir genel müdür getirmek ya da rakibin kilit bir bölümünün müdürünü
transfer etmek şeklinde olmaktadır. Uysa, alışkanlıkların esiri olmuş bir sektörde
aktörlerin oturdukları sandalyelerin değişmesinin genetik çeşitliliğe pek faydası
dokunmaz. Öte yandan, bir yabancının gelmesi çok şeyi değiştirebilir. British
Airways, pazarlama yaklaşımını değiştirmeye karar verdiğinde, dünyanın en önde
gelen şekerleme firması olan Mars'dan bir yönetici transfer etti. Philips, araştırma
ve getiştirme konusunu tamamen yeni bir şekilde ele almayı düşündüğünde,
Hewlett-Packard'ın AR-GE müdürünü işe aldı.
Ne var ki, geleneksel o~mayan bir üst
yöneticinin büyük ve alışkanlıklarına bağlı bir şirketin genetik kodlarını ne
icadar hızlı ve derinlemesine değiştirebileceginin belli bir sınırı vardır. Bir
yabancının işe alınmasındaki beklenti, onun genetik havuzu esaslı
şekilde degiştirmeye yetecek sayıda
insanc dölleyeceğidir. Ne var ki, dölleme büyük bir örgütün genetik kodlarını
değiştirmede yavaş bir yoldur. En iyi koşullarda bile, yeni bir genel müdür ancak
sınırlı ~ayıda insaıtın algılamalarını, inançlarını, önyargdarını ve
varsayımlarını doğrudan etkileyebilir. "Dolaşarak yönetmek", uydu
bağlantılan ve salon toplantıları yeni gelenin etki alanını genişletmeye yardımcı
olur, ama büyük bir örgütte bu etki her tarafa nüfuz etme durumunda olamaz.
Dışarıdan birisinin göreve getirilmesi, en iyi durumda, genetik yenilenme
zamanınııı çoktan gelmiş olduğuna ilişkin belirgin bir mesaj olabilir Son
çözüxnlemede, genetik çeşitlilik, ne bodruma kapa-tılmiş çılgın teyze
(aşağıdaki yenilikçiler), ne ~le tepeye çakılmış bir Frankenstein kafası
(dışarıdan yeni gelen) ile sağlanabilir; bu, fırmanın örgü ve dokularının bir
parçası olmak zorunaadır.
Peki, o zaman, genetik kodlarını
değiştirmek için bir fİrmanın ne yapması gerekir? Birincisi, yönetim çerçevesini
bir arada tutan vidaları fazla sıkmamaya özen göstermesi gerekir. Pratikte bunun
anlamı; idari işlemlerde biraz serbest bir oyun alanı bırakmak (her birimin
talimatlarla belirlenmiş aynı stratejik planlama formatını kullanması şart
mıdır?), işgörenleri geleceğe hazırlanmaya eğitirken geçmişin derslerini
kullanmaktan biraz çekinmek (tüfeğin, icadının arifesinde bir orduyu ok ya da mızrak
kullanmada eğitmenin ne kadar yararı olabilirdi?) ya da "bizim gibi" olmayan
kişileri işe alma ve yükseltmede daha istekli davranmak (üst yönetimin kendi
görüşüne uygun kişileri işe alma ve yükseltme eğilimine boyun eğmesi kolaylıkla
mevcut genetik akışın sürüp gitmesine yol açabilir) olabilir.
Daha genel olarak söylersek, bir firmada
bir ölçüde olsun bir genetik çeşitlilik sağlamak için, firmanın liderlerinin kendi
inanç ve perspektiflerinden hangilerinin ve ne miktarda Firmanın idari sisteminde
kurumlaşmış olduğu konusunda son derece dikkatli olmaları gerekir. Çoğu durumda,
öğrenmeyi ve iyi uygulamaları kurumlaştırma arzusu ile yönetim çerçevelerinin
katılaşması ve donuklaşmasını önleme ihtiyacı arasında ince bir ayrım çizgisi
vardır. Bu anlamda, bürokrasiyle ilgili sorun, yalnızca onun gereksiz maliyetler
yaratması değil, kontrol ettiği idari usuller aracılığıyla egemen ve tek bir
yönetim çerçevesini pekiştirmesidir. Bürokratlar ne kadar güçlü olursa, genetik
çeşitlilik o kadar az olur. IBM'deki durum tam da böyleydi. IBM'in şiarı
"Düşünün!" olmuş olabilirdi, ama şunun da eklenmi olması gerekirdi: Ama
Tanrı aşkına hepiniz aynı şekilde değil!"
Genetik bakımdan "farklı"
olan işgörenlerin seslerinin daha çok duyulması için ısrarlı olmak da, bir
firmadaki genetik çeşitliliğin sürmesini güvence altına almada kritik önem taşır.
Üst yönetim tutucu olmayanları saptayıp ödüllendirmeyi öğrenmelidir. Dünyanın en
başarılı ilaç fırmalarından birisinin başkanı basit bir yaklaşıma sahiptir.
Yönetim kuruluna kadar gelebilmiş her projenin düzinelerle kontrolden geçmiş,
defalarca kabul edilmiş ve az çok kesinleşmiş olduğunu bilen başkan, her zaman daha
yönetim kuruluna ulaşamadan reddedilmiş projeleri incelerdi. Mantığı basitti:
Yönetim Kurulu düzeyinde
göreceklerimizin tümünün mevcut iş modelimizle tamamen uyum içinde olacağını çok
iyi biliyorum. Ben ise, duvarın biraz dışında kalan, iş modelimizi değiştirebilecek
projelerin peşindeyim.(1)
Genetik çeşitlilik ile kültürel
çeşitliliği birbirine karıştırmamak çok önemlidir. Tembellikten geri kalmış
şirketlerin çoğu uluslararası firmalardır. Çoğunun kadroları muazzam bir
kültürel çeşitlilik gösterir. Çoğu bu tür bir çeşikliği güç ve yenilik
kaynağı olarak över. Ne var ki, kültürel çeşitliliğin sunduğu yaratıcılık
potansiyeli çoğu kez sektöre ve burada nasıl rekabet edileceğine ilişkin hiç de
farklı olmayan görüşlerin ittifakına yenik düşer. Bir keresinde dünyanın en
büyük danışmanlık firmalarından birinde büyük bir grup genç danışmana hitap
ediyorduk. Salonda yetmişten fazla ülke temsil ediliyordu. Ama danışmanların tümü
aynı katı eğitim sürecinden geçmiş ve her birinde aynı boyutlarda yönetim
çerçeveleri oluşmuştu.
Toplumsallaştırma ile beyin yıkama
arasında ince bir ayrım çizgisi vardır. Kültürel çeşidiliğe tapan fırmalar,
bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, bir dizi tutucu sektör perspektifini ve yönetim
ilkesini pekiştirmekte ve rekabet karşısında etnik merkezli kalmakta ısrar eden miyop
firmalar kadar güçsüz duruma düşmektedirler.
Yönetim çerçevelerini genişletebilmek
her şeyden örıce meraklı ve alçakgönüllü olmaya bağlıdır. Üst düzey bir
yöneticinin, ilk kademe işgörenlerin patronun taş devrinden kalma birisi olduğunu
düşünmelerini hoşgörmeye ve karşılıklı öğrenmenin önünde engeller oluşturan
hiyerarşik bölünmeleri aşmak için gerekli sabrı göstermeye istekli olmasını,
ancak bu özellikler sağlar. Bir üst yönetim ekibini, kendi yönetim çerçevelerinin
sınırlarına sınayabilmek için rakiplerinin aklından geçenleri taramaya teşvik eden
şey alçakgönüllülüktür. Japon yöneticilerin, örf ve adetler, giyim-kuşam ve
gelenekler konusunda kendi kültürel normlarına bağlı kalmaya özen gösterirken,
başkalarının yönetim kültüründen bir şeyler öğrenebilmek için canla başla
çalışmaları ilginçtir. Örneğin, en önde gelen kalite ödüllerinin bir
yabancının, Dr. Deming'in adını taşımasından japonlar hiçbir alınganlık
duymamaktadır. Buna karşılık, ABD başkanının bir Ishikawa kalite ödülü vermesi
ve Batı sanayinin bu japon kalite ustasına çok şeyler borçlu olduğundan övgüyle
söz etmesi hayal bile edilemez.
Birçok firma, özellikle Amerikan
firmaları, yazarlık onurunu çok pahalıya ödemiştir. Kalite? Evet, bunu Amerikalılar
bulmuştur. Değer mühendisliği? Evet, bu da bizimdir. Ama yeterince iyi
uygulayamamışızdır. Manhattan'dan Long Beach'e kadar bütün yönetim bürolarında bu
tür duygulara tanık olabilirsiniz. Bunda bir parça hakikat olsa bile, bundan bizim
bilmediklerimizi öğrenmeye pek de bir ihtiyacımız yoktur, gibi bir sonuç
çıkarılmaktadır. Bir Japon yönetici bir konuşmamızda bunu çok açık ifade etti:
''Amerikan yöneticiler iyi öğrenciden çok iyi öğretmendirler." Bazı
şirketler, örneğin Motorola ve Ford, Japonlardan öğrenmeye hazır olduklarını
açıklıyorlar. Ama yönetim bilgeliği konusunda Japonya ABD'den daha fazla bir tekele
sahip değil ki. Eğer başarı ile , başarısızlığı birbirinden ayıran sınırlar
ulusal sınırlar değilse ulusal sınırlar iyi ve kötü yönetim çerçevelerini de
birbirinden ayıracak değildir. Eğer japon yöneticiler, bir gün kendilerinin
dünyanın geri kalan bölümüne, onlardan öğrenebileceklerinden daha çok şey
öğretebileceklerini öne sürer duruma gelirlerse, rakiplerine şampanyaları
patlatmaları için en güzel fırsatı vermiş olurlar. Japonya'nın başardı
şirketleri kendi yakın geçmişlerinin derslerini unutmamalıdır: Ancak öteki yönetim
çerçevelerinin erdemlerini özenle dikkate alarak kendi çerçevenizi genişletip
zenginleştirebilirsiniz.
GEÇMİŞİ UNUTMAYI ÖĞRENMEK
Belli ölçüde bir genetik
çeşitliliği sağlamak, bazen yok olmaktan kurtulmak için yeterli olabilir. Ama eğer
ortam zaten hızla değişiyorsa ne olacaktır? Eğer firma zaten işi bitmiş kadrolarla
doluysa ne yapılabilir? Bu gibi durumlarda bir "gen değiştirme tedavisi"ne
ihtiyaç var demektir. Sektördeki yeni koşullar açısından bozulmuş sayılan genler
sağlıklı olanlarla değiştirilmelidir. Bozulmuş genlerin safdışı edilmesini iş
dünyasında en iyi "unutmayı öğrenmek" kavramıyla ifade edebiliriz.
Çok moda olmakla birlikte,
"ögrenen örgüt" yaratmak yalnızca çözümün yarısıdır. "Unutmayı
öğrenen" bir örgüt yaratmak da o kadar önemlidir. Çocuklar yeni becerileri
yetişkinlere oranla niçin daha çabuk öğrenmektedir? Bunun nedeni kısmen, unutmayı
öğrenmeleri gereken şeylerin daha az olmasıdır. Müzik öğretmenleri ya da spor
koçları ''doğru melekeler"in oldukça erken bir zamanda yer etmesine niçin o
kadar özen gösterirler? Bunun nedeni öğrenmenin unutmayı öğrenmekten daha kolay
olduğunu bilmeleridir. Geleceği yaratmak için, bir firmanın geçmişini, en azından
kısmen unutmayı, ögrenebilmesi gerekir. "Öğrenme eğrisi"ni hepimiz
biliriz. Ya gelecekteki başarıyı engelleyen alışkanlıkları unutmayı öğrenme
hızımızı gösteren "unutma eğrisi"ni hiç düşündük mü?
Bir firma ne kadar başarılı olmuşsa,
unutma eğrisi de o kadar düz olur. Tanıdığımız çok başarılı bir şirket
geçenlerde yirmi beşinci kuruluş yıldönümünü kutluyordu. Firma bu nedenle,
başarısına katkıda bulunmuş olan ünsurları (stratejiler,beceriler, pazarlar ve
uygulamalar) ifade edecek yirmi beş tablo çizilmesi konusunda bir grup ressamla
anlaşmıştı. Kutlamalar sırasında tablolar firmanın genel merkezinde sergilendi. Biz
ise, firma yetkililerine, şakayla karışık, her yıl tabloların en azından birini,
tabloda işlenen konunun fırmanın geleceğinden çok geçmişiyle ilgili olduğunu
göstermek amacıyla depoya kaldırmalarını önerdik. Vurgulamak istediğimiz nokta, bir
Firmanın öğrenmek için olduğu kadar unutmak için de sıkı bir çaba göstermesi
gerektiğiydi.
Burada, dinozorlara başarıyla meydan
okuyan yeni firmalar için de öneri bir mesaj vardır. Bunlar iyice kendini beğenmiş
bir hale gelmeden önce, örneğin Bill Gâtes IBM hakkında küçük düşürücü yeni
şeyler söylemeden ya da Ted Turner geleneksel yayın şebekeleriyle kafa bulmak için
dalga geçmeden veya Intel japon rakiplerinin başarısızlığını kutlamadan önce,
biraz durup iyice bir düşünmelidirler. Yeni yükselen bu firmaların başarısının
devamı, yenilgiye uğrattıkları firmalara oranla hiç de daha güvenceli değildir.
Bunlar kendi başarılarının şarhoşluğuna kapılmış olabilirler; ama unutmaları
getekir ki, yerlerine geçtikleri şirketler de bir zamanlar aynı şekilde yenilikçi ve
meydan okuyucuydular. Microsoft ve EDS yeni "bilgisayarsız bilgisayar
şirketi"nin modelleri olarak gösterilmektedir. CNN'in ünlüsü Ted Turner, The
Body Shop'un kurucusu Anita Roderick, Intel'în meşhur genel müdürü Andy Groves,
British Airways'in başkanı Colin Marshall ve Cypress Semiconducter'in şefi T J.
Rodgers; bunların hepsi vizyon sahibi işadamları olarak tanıtılmaktadır.
Ama bugün kapakları bunların
resimleriyle süslü olan iş dergileri, daha önce de John Akers (IBM), Ken Olsen (DEC),
Robert Stempel (General Motors) ve David Kearns (Xerox) gibilerin başarısına kadeh
kaldırıyordu. Dünün aykırıları inanılmaz bir hızla bugünün dogmatiklerine
dönüşüverdi.
Meydan okuyucu yeni firmalar, çoğu kez
başarı sarhoşluğuna kapılarak şirket canlılığının en temel kurallarını
unutuyorlar. Bir kez meydan okuyabilmek için ötekilerinin tutuculuklarına meydan okumak
yeterlidir. Ama ikinci kez meydan okuyucu olmak istiyorsanız, kendi tutuculuklarınıza
meydan okuyabilecek durumda olmanız gerekir. Bir firma Wall Street'de ne kadar ilgi
görse, ne kadar rakiplerinin hedefi haline gelse ve ne kadar işletmecilik
öğrencilerine ders konusu olsa da, şu kaçınılmazdır: Meydan okuyucu bir firma
sektörünü ikinci bir kez yeniden oluşturmak istiyorsa, önce kendi temel
stratejilerini yeniden yaratmak zorundadır. Pazar tanımlamasını yeniden gözden
geçirmek, firmanın sınırlarını yeniden çizmek, değer yargılarını yeniden
tanımlamak ve rekabete ilişkin temel varsayımlarını yeniden düşünmek zorundadır.
Şimdi Sony için Avrupa'da çalışan, Sony America'nın eski başkanı Ron Summer bu
noktayı şöyle ifade ediyor: "Bir firmanın nereye yöneldiği nereden geldiğinden
çok daha önemlidir. Sektörler arasındaki sınırlar silikleşirken firmaların doğum
kağıtları fazla bir işe yaramayacaktır."(2)
Geleceğe ulaşmak için, bir şirketin
geçmişinin en azından bir bölümünü feda etmeye istekli olması gerekiyor. Bir
zamanlar birisi "Tanrı dünyayı altı günde yarattı, ama yerleşik bir üssü
yoktu" demişti. Ne var ki, firmaları geleceği yaratmaktan alıkoyan şey,
gereksizleşmiş sermaye donanımına sahip yerleşik üsleri (Amerikan otomotiv sanayinde
olduğu gibi), korunması ve güncelleştirilmesi gereken nihai ürünlere sahip yerleşik
üsleri (firmanın AR-GE kaynaklarının en büyük bölümünü ana bilgisayarlar işine
ayırma bazı IBM yetkilileri böyle haklı göstermeye çalışıyordu) ya da etkisiz bir
dağıtım altyapısına sahip yerleşik üsleri (kapasite kullanımının çok düşük
olduğu geniş şube ağlarına sahip bankaların başındaki dert gibi) olması
değildir. şirketleri geleceği yaratmaktan alıkoyan asıl şey, yerleşik düşünce
üsleridir; sorgulanmayan alışkanlıklar, fırsatlara dar görüşlülükle
yaklaşılması ve mevcut yönetim çerçevesini oluşturan tartışılmaz
varsayımlardır.
Geleceği yaratmak için, bir fırmanın
bütün geçmişini ortadan kaldırması gerekmez. Aslında her şirket açısından
kritik soru şudur: Geçmişimizin hangi bölümünü gelecek için bir sıçrama noktası
olarak kullanabiliriz ve hangi bölüm bugün bir yük fazlası oluşturmaktadır?
Geçmişi seçmece bir şekilde unutmak, biri duygusal, biri ekonomik olan iki nedenden
güçtür. Üst yöneticiler genellikle geçmişe önemli bir duygusal varlık
yatırmışlardır. Sayısız şirkete VAX bilgisayarlarını satmak için gecesini
gündüzüne katan DEC yöneticilerini, bütün yaşamlarını daha büyük, daha
karmaşık fotokopi makineleri tasarımları yapmaya adayan: Xerox mühendislerini, Edward
R. Murrow ve Walter Cronkite'ın anılârını yaşatarak televizyon haberciliğinin zafer
günlerini hep canlı tutacaklarına inanmış olan CBS yetkililerini , 3-6-3 kuralıyla
(yüzde üç faizle para topla, yüzde 6 ile kredi ver ve öğleden sonra saat 3'de golf
dersinde ol!) yaşayıp gelmiş bütün o bankacıları bir düşünün. Bütün meslek
hayatları boyunca biriktirdikleri entelektüel sermayenin hızla değişen sektör
ortamında fazla bir değer taşımadığı gerçeğiyle yüz yüze gelmeleri
yöneticileri son derece huzursuz etmektedir. Geçmişi kurmuş olanlarda, onu koruma
eğiliminin ağır basması anlaşılır birşeydir.
YENİDEN İNŞA İHTİYACI
Bir fırmanın geçmişe takılıp
kalması duygusal oldugu kadar da ekonomiktir. Hizmet verilen pazarın tanımlanması,
müşterilere sunulan değerin belirlenmesi, kâr ve katma değer yapısı, bu kârları
sağlayan varlık ve becerilerin somut bileşimi ve destekleyici idari sistemler; bunlar
hep birlikte bir firma açısından bütünsel ve uyumlu bir kâr "motor"u
oluşturur (bak şekil 3-1). Bu kâr motoru belli bir sektör ortamında harikalar
yaratabilir, ama bu ortamdaki herhangi bir değişiklik motorun verimliliğini genellikle
tehlikeye sokar. Belli bir dizi koşul altında (örneğin, kent içi engelli yarışta)
en elverişli performans için ayarlanmış olan motor; başka bir dizi koşul altında
(örneğin, 24 saatlik Le Mans yarışında) hiçbir işe yaramayabilir. ABD fınansal
hizmetler sektöründeki düzenlemeler ve "banka olmayan" kuruluşların
tasarrufları çekmede güçlü rakipler olarak ortaya çıkması, birçok geleneksel
bankanın kâr motorunun verimliliğini düşürdü. Perakendecilikte, Sears'in eski model
mazotlu motoru kısa sürede Wal-Mart'ın jet türbünlü motoru tarafından diskalifiye
edildi. Fakat Sears sonunda kâr motorunu temelden yeniden inşa etmek zorunda olduğunu
gördü. Kataloglu satışlardan ve sadece kendi markası altındaki ürünleri satma
politikasından vazgeçti ve katı ürünlere vurgu yapan bir ticaret politikasından
yumuşak ürünleri öne çıkaran bir politikaya geçti.
Bir firmanın kâr motoruna yönelik
tehdit, bu motorun belli bir parçasına yönelik bir rakip tarafından gerçekleştirilen
iyileştirmelerden kaynaklanabilir. Bunlara örnek olarak; hizmet verilen pazarın
sınırlarının yeniden tanımlanması (Canon'un fotokopi makinelerinde yaptığı gibi),
yeni bir değer tarifinin yapılması (ABD'de para piyasasındaki müşterek fonların
1980'lerde kişileri tasarrufçudan çok yatırımcı olarak değerlendirerek yaptıkları
gibi), iş sisteminin değişik bir parçasından kâr üretme yollarının keşfedilmesi
(Servis gelirlerine dayanmak yerine daha baştan kaliteli üretimle fiyat primleri
sağlamak gibi) ya da varlık ve becerilerin bileşiminin aynı değeri daha ekonomik
olarak üretecek şekilde yeniden yapılandırılması (Service Corp International'in
bağımsız cenaze şirketlerini satın alarak cenaze tahnit ve nakil işlemlerini
birleştirip bir ölçek ekonomisi yaratmasında olduğu gibi3) sayılabilir. Kâr motoru
değer zincirinden farklıdır; hangi işte olunduğu, müşterilere neler sunulduğu,
sektörde nasıl para yapıldığı, hangi varlık ve becerileriri kritik olduğu; ve
rakiplerin kimlerden oluştuğu gibi kanularda derinlemesine yer etmiş inançları
içerir. Kâr motorunu gerçek bir motor ve yönetim çerçevelerini de bu somut motorun
kullanım kılavuzu olarak düşünebilirsiniz. Önemli Olan, bir firmanın kâr
üreticisi motorunun verimliliğini tehlikeye atabilecek türden gelişmeler karşısında
uyanık olabilmesidir. Kendisine sürekli olarak; "hizmet sunulan pazar"
tanımının dar ya da kâr yapısının sürdürülebilir veya belli bir ürün ya da
hizmeti dağıtmanın daha etkili bir yolu olup olmadığını sorması gerekir (bakz
Şekil 3-2).
Zamanla daha verimli yeni kâr motorları
eskimiş motorları devre dışı bırakır. Filmleri evlere iletmede kablolu video, video
film kiralama mağazalarına oranla hızla çok daha etkili bir motor haline gelmektedir.
Birçok kişi açısından, bilgisayar yazılımlarını gidip yerel bilgisayar
mağazasından satın almaktansa ertesi gün teslim edilmek üzere telefonla satın almak
daha verimli bir motor olmaktadır. Biz Mart, Office Max ve benzerleri, küçük ve orta
boy şirketlere büro malzemeleri sunmada son derece etkili tamamen yeni bir motor
yarattılar. Charles Schwab, brokerlik hizmetleri sunmada Merrill Lynch'e oranla çok daha
etkili bir motor ortaya çıkardı. Eğer rakibiniz jet türbünlü bir motor
geliştirdiyse, sizin motor pistonlarınıza aşırı yüklenmenizin (yeniden
yapılandırma ve yeniden düzenlemeyle yetinmenizin) fazla bir yararı olmayacaktır. Her
şirketin, er ya da geç kendisine yeni bir ekonomi motoru inşa etmesi gerekmektedir.
Modern otomobillerin karmaşıklığı
karşısında şaşırıp kalan yaşlı bir oto tamircisi gibi, tutucu firmalarda da
mevcut ekonomik motoru koruma yönünde anlaşılır bir çaba vardır. Bunlar sektörel
dönüşüm kuvvetlerini benimsemeye son derece çekingen olurlar. 1991'de, CBS'den bir
üst yönetici bir kongre komisyonunda dijital tetevizyonun "fızik kanunlarına
meydan okuduğunu" öne sürmüştü.(4) Onlarca değil de yüzlerce televizyon
kanalının varolmasının mümkün olduğunu gören CBS başkanı, izleyicilerin daha
fazla televizyon kanalı istediğinin hiçbir kanıtı yoktur" diye kanuşmuştu.(5)
Kuşkusuz, yerüstü yayın yoluyla dağıtmaya kalkarsanız, dijital televizyon birçok
fizik kanununa ters düşer, ama eğer geniş bantlı kablo aracılığıyla yayın
yaparsanız, bu çok garantili bir iş olur. Öte yandan, elbette ABD şebekelerinin
ürettiği türden televizyonların artmasını talep eden pek yoktur (gerçekten de o
saçma sapan polisiye filmlerin ve reality showların daha fazlasını kim ister?), ama
insanların gelecekte televizyonu pasif bir eğlence aracından çok daha fazla bir şey
olarak göreceğinin birçok kanıtı vardır. Televizyon yakın bir gelecekte
karşılıklı etkileşimli alışveriş, telekonferans ve oyun olanakları sunacaktır.
Tek soru, CBS'in televizyonun geleceğinden ne kadar bir pay alabileceğidir.
Sektörün bir fırmanın mevcut kâr
motorunun verimliliğini tehlikeye atacak şekilde geliştiği bir durumda bile, bu firma
sektörel dönüşümün hız ve yönünün kontrolünü bir başka fırmaya
bırakmaktansa sektörün evrimini aktif bir şekilde yönetmeye çalışırsa, bundan
mutlaka yarar sağlayacaktır. Küçük fotokopi makineleri alanındaki başarının
Xerox'un kâr yapısını bir ölçüde tehlikeye atmış olmasına rağmen, Japon
fırmalarının bu sektör dilimindeki inisiyatifi ele almalarına geçmişte izin
vermemek gerektiğini kabul eden Xerox yöneticilerine bugün rastlayabiliyoruz. Aynı
şekilde, Sears yöneticileri başka markaları satmanın potansiyelini daha önce
anlayamamış olmanın acısını çekiyorlar. CBS, NBC ve ABC yöneticileri ise global
haber yayıncılığında öncülügü CNN'e kaptırdıkları için hayıflanıp
duruyorlar. Hele Detroit'li otomotivciler, hiç cazip görünmeyen küçük araba dilimini
1970'lerde kendi elleriyle japonlara teslim etmiş olmalarına ne kadar yansalar azdır.
Geçenlerde maliyetleri azaltarak herkesin alabileceği daha ucuz bir model üretme (bu
herhalde Almanya'nın dışında bir yerde yapılacak) planını açıklayan o heybetli
Daimler-Benz bile, global rekabette en iyi savunmanın geniş kapsamlı saldırı
olduğunu nihayet anlamış görünüyor. Hayal gücü kendisinden daha üstün rakipler
karşısında daha büyük risklere hedef olmamanm en iyi yolu, değişik değer sunma
mekanizmalarını en önce algılayabilmek, kendi ürün ve hizmetlerini en önce aşmak
ve geleceğe, o gelecek geçmiş başarıları ortadan kaldıracak bile olsa, en önce
adım atabilmektir. Intel den And Groves un dediği gibi, En sıkı rakibiniz gene
kendiniz olmalısınız".
Durup beklemenin özürü olarak en çok
öne sürülen görüş, geleceği yaratmak için temel işi öldürmek ya da dağıtmak
gerektiğidir. Bu görüş çok abartılı olmakla birlikte, bir firmanın sektörün 180
derece ters yönde geliştiği tam bir açmaz durumuyla karşılaşması söz konusu
olabilir. Ana bilgisayarlara bağımlı IBM'in ve büyük Amerikan yayın
kuruluşlarının karşı karşıya kaldıgı problem bir bakıma buydu. Böylesi tatsız
bir durumla karşılaşan bir firma için tek çıkış yolu, "tehdit"i bir kâr
motorundan diğerine düzgün ve planlı bir geçişi gerçekleştirebilecek kadar erken
fark edebilmektir.
Birkaç yıl önce Financial Times'da,
bir IBM yöneticisini düşmanların saldırısına uğramış büyük bir kalenin
kapısının önünde nöbet beklerken gösteren bir karikatür yayınlanmıştı.
Kapının üzerinde "Açık Sistemler" yazılıydı, ama saldırganlar kapıdan
girmek yerine muhafızın etrafından dolaşıp kale duvarlarını delip geçmeyi tercih
etmişlerdi. IBM'ci ise, son derece vakur bir ifadeyle şöyle diyordu: "Gelin bu
kapının açılmasını açıklık çağının başlangıcı olarak kabul edelim!"
Mesaj açıktı: Açık sistemler yönündeki gelişme bir oldu bittiydi, dünyanın geri
kalan bölümü, IBM'in mülkiyete dayalı işletim sistemleri yerine açık sistemleri
destekleyecek bilgeliği göstermesini bekleyecek değildi. Açık sistemleri kucaklamayı
başaramayan IBM, bu eğilimlerin gelişmesini fazlaca etkileyebilecek ve bunlardan yarar
sağlayacak bir konuma gelemedi.
Sektördeki eğilimlere duyarlı olamama
sonucunda kaybedilen yıllar ve rahatsız edici hakikatleri görmezden gelme
alışkanlığı, çoğu durumda fırmanın temel işini o denli tehlikeye sokar ki,
değişim ihtiyacı kaçınılmaz bir hale geldiğinde, Fırmanın temel stratejilerini
yeniden yaratmak için gerekli para, insan ve zihinsel enerji kaynakları büyük
ölçüde erimiş olur. O nedenle, bugün dinozorlara meydan okumakta olan fırmalar
açısından soru şudur: Kendilerini ve sektörlerini zamanında yeniden oluşturmayı
başaramazlarsa, eskimiş firmalara kendilerinin verdiği acı ve sıkıntılara bu kez
kendileri hedef olmaktan kurtulamayacaklardır.
Biz kimiz, hangi sektördeyiz,
müşterilerimiz kimler ve bunlar zaman içinde ne istiyor, gibi soruların derin
anlamını yeniden oluşturmayı çok az firma başarabilmektedir. İstisnalar da vardır.
Motorola, önce yarı-iletkenler alanına girmeye karar verdiğinde, sonra cep
telefonlarına yöneldiğinde ve son olarak da kendisini profesyonel elektroniğin yanı
sıra aynı zamanda bir tüketici elektroniği fırması olarak tanımladığında,
kendisini tekrar tekrar yeniden yaratabildi. Ticari bir bankadan bir yatırım bankasına
dönüştüğünde, J. P Morgan da bunu başarabildi.
Geçmişin çekim kuvvetlerinden
kurtulabilmek için, yöneticilerin gelecekteki başarının kaçınılmaz olduğuna ikna
olması gerekir. Geçmişi tekrarlamanın gelecekteki başarıyı güvence altına
alamayacağını kavramadan, hiçbir firma geçmişinin bir bölümünü terkedemez.
Bugünden geleceğe hazırlanabilmek için, yöneticilerin önce mevcut başarının
sürekli olamayacağına ikna olması gerekir. Bunun sağlayacağı ivedilik ruhu,
geleneksel yönetim çerçevelerini genişletmek ve genetik mühendisliğine geçmek için
gerekli girişimleri başlatma açısından kritik önem taşır. Kuşkusuz, esas
ustalık, şirket başarısının zirvesindeyken bu ivedilik ruhunu yaratabilmektir.
Daha kriz henüz başlamadan, ortam iyice
düşman hale gelmeden böylesi bir ivedilik ruhu nasıl yaratılabilir? Yeterli sayıda
insanın çok geç kalmadan öğrenme ihtiyacını kavraması nasıl sağlanabilir? Bir
tür, ancak genetik evrimin hızı ortamın değişme hızının gerisinde kaldığında,
dinozorlarda olduğu gibi, silinip gider. Bunun şirketlerdeki karşılığı, çok
sayıda işten çıkartmalara ve yoğun yeniden yapılandırmalara gitmektir. Öngörü
eksikliği varsa, unutmayı öğrenmek istenmiyorsa, kansız devrim beklemek mümkün
olamaz.
Açıktır ki, yöneticiler ve
işgörenler geçmişi tekrarlamanın başarıyı gelecekte de sürdürmeye yetmeyeceğini
görmeden, geçmişi seçmece bir şekilde unutmaya başlamak mümkün olamaz. Aklı
başında her insan kavramsal düzeyde bunun zorunluluğunu anlayabilir, ama bu
zorunluluğu etinde kemiğinde hissetmeden unutmayı öğrenmeye başlayamaz. Şirketin
düşüşünün kaçınılmazlığı bütün yönetici ve çalışanların bilincine
çıkarıtmalıdır, ufuktaki felakete işaret eden zayıf sinyallerin volümü iyice
artırılmalıdır, herkes mevcut ekonomik motorun hangi noktada ve hangi koşullar
altında foslayıp kalacağını çok iyi anlamalıdır.
Sektördeki gelişme eğilimlerini ve
teknolojik, demografık, yasal ya da sosyal değişiklikleri izleyerek, şirketin
gelecekteki tarihini öngörebilmek ve mevcut kâr motorunu işlemez hale getirebilecek
gelişmeleri önceden tahmin edebilmek mümkündür. Bu, her şirket için son derece
önemli bir alıştırmadır. Eğer üst yönetim ekibi firmanın başarısının
devamını en çok tehdit eden sektördeki beş-altı temel eğilimi kesin bir şekilde
izlebilecek durumda değilse, firmanın kaderini kontrol edemeyecek demektir. Eğer bir
fırma gerçek bir kâr krizine yakalanmak istemiyorsa, yıllarca önceden kendisi bir
yarıkriz yaratmak zorundadır.
Bir örnek alalım. Dünyanın en
başarılı hizmet fırmalarından birinin gelirleri 1980'lerde 1 milyar dolardan 6 milyar
dolara çıktı. Üst yönetim haklı olarak bu performanstan gurur duyuyordu. Bu durumda
fırma, stratejik yönetiminde köklü bir değişikliğe gitmeden, gelirlerinin 2000
yılında 20 milyar dolara çıkmasını öngören bir projeksi-yon yaptı. Oysa biraz
yakından incelendiğinde, gelecekteki başarının hiç de güvence altında olmadığı
görülebiliyordu. Gelir 1 milyar dolarken firma 10 bin kişi çalıştırıyordu, gelir 5
milyar dolara çıktığında çalışan sayısı da 55 bine çıkmıştı. Firmanın üst
yönetimine, amacınız dünyada en çok işçi çalıştıran firmalar arasında yer
almak mıdır, diye sorduk. Çünkü, firmanın ekonomik motorunun verimliliğinde bir
değişikliğe gitmeden 20 milyarlık ciro hedefine ulaşması sadece bu anlama gelecekti
(çünkü bu gelişme birçok başka fırmanın çalışan sayısını azalttığı
koşullarda yer alacaktı). Gerçek durum şuydu: Enftasyondan arındırılmış
rakamlarla bakıldığında firmanın çalışan başına elde ettiği katma değer
aslında düşüyor, firma sadece "değersiz bir büyüme" izliyordu.
Bir tehlike işareti daha vardı.
Firmanın sık sık açıklanan amacı, sektöründeki "birinci" hizmet sunucusu
olmaktı. Oysa son yıllarda firmayla sözleşme yapan büyük müşteri şirketlerin
listesi incelendiğinde, bunların çoğunun kendi sektörlerindeki lider fırmalardan
çok geride kalmış firmalar olduğu ortaya çıkıyordu. Firma yönetimine, eğer
müşterileriniz kendi sektörlerinde birinci değillerse, siz kendi sektörünüzde
nasıl birinci hizmet sunucu fırma haline gelebilirsiniz, diye sorduk. Yüzlerce üst
düzey yönetici tarafından da paylaşılan bu basit saptamalar, firmanın
tepesindekileri, kâr motorunu ciddi şekilde elden geçirmek ve gelecege götüren yeni
yollar aramak gerektiği konusunda ikna etmeye yeterli oldu.
Boeing, bütün işgörenlerinin
geçmişi tekrar ederek geleceği yakalamanın mümkün olmadığını kavraması için
çok çaba harcamıştır. Boeing, 1980'lerin sonunda, geleceğe ilişkin güçlü
öngörü yeteneği sayesinde, havayollarının yüzyılın sonlarına doğru büyük kâr
baskıları altında kalacağını ve bu nedenle kendi jet uçaklarına olan talepte
büyük düşüşler meydana geleceğini anlamıştır. Boeing, 1990'ların başlarında
havayollarının bütün dünyada her yıl yaklaşık 300 uçağı hizmet dışı
bırakacağını hesaplamışken, bu rakam yılda 100 uçağı geçmedi. Eski uçakların
işletme maliyetlerinin daha yüksek olmasına rağmen, birçok havayolu şirketi daha
modern jetlere on milyonlarca dolar yatırmaktansa tamamen yıpranmış eski uçakları
hizmette tutmayı daha ekonomik bulmuştu. Tek çare, yeni jet uçaklarının üretiminin
maliyetini ve süresini büyük ölçüde azaltarak havayolu şirketlerinin hesaplarını
değiştirmekti. Ama yöneticiler, işgörenlerin böylesi kahramanca hedeflerin
zorunluluğunu kavramasını nasıl sağlayacaklarını bilemiyorlardı. Başarıyı
yeniden yaratmak için gerekli duygusal ve zihinsel enerji nasıl harekete geçirilecekti?
Sonuçta şöyle bir yol bulundu: Boeing tarafından bir video Fılm hazırlatıldı. Çok
uzak olmayan bir gelecekte geçen bu fılmde, bir muhabir bir zamanların büyük
fırmasının başına gelenleri naktediyordu. İşlerine son verilen işçiler ellerinde
çıkış kağıtları firmanın büyük fabrikalarını terkederken, muhabir de
havacılık tarihindeki bir dönemin acı sonunu ilan ediyordu. Filmin etkisi büyük
oldu. Bir zamanların kendini beğenmiş lider firması aklını başına toplayıp
kendisini, yeni uçakların tasarımını tamamen otomasyona bağlama, böylece yapım
süresini yüzde 50 azaltma ve stok maliyetlerinde daha da büyük tasarruflar sağlayarak
uçakların üretim maliyetini yüzde 25 düşürme hedefıne adadı. Boeing'in en sıkı
rakibi olan Airbus bile, bu hedeflere ulaşabilirse Boeing'in sektörü
dönüştüreceğini kabul etmiş bulunuyor.(6)
1980'lerin başında Motorola geleceği
karşılamak üzere benzer bir girişimde bulundu. Japon rakiplerinin tüketici
elektroniğinde açtığı yeni yolların tamamen bilincinde olan Motorola (Firma bu
tarihte kendi televizyon işini çoktan bir japon rakibine satmış bulunuyordu),
profesyonel elektronik işinin de bir gün aynı şekilde japon rekabetine yenik
düşebileceğini düşünmeye başladı. Aynı şey yarı-iletkenlerde de olmuştu ve
Asyalı rakipler telsizler, cep telefonları ve faks cihazları gibi işlerde de
Motorola'nın çevresinde dolanıp duruyorlardı. Öte yandan profesyonel ve tüketici
elektroniğini birbirinden ayıran çizgi de giderek silikleşiyor ve japon firmaları
ünlü kitlesel üretim ve kitlesel pazarlama becerilerini cep telefonları gibi alanlara
da sokmaya başlıyorlardı. Hatta önemli bir yönetim kurulu toplantısında deneyimli
bir başkan yardımcısı, şirketin kalitesinin artık "koktuğunu" söylemeye
bile cüret etmişti. Motorola'nın ilk girişimi bir uyanıklık oluşturma programı
hazırlamak oldu. Böylece binlerce işgören potansiyel bir yenilginin ilk uyarı
işaretlerini algılama konusunda eğitildi. Yaratılan kavrayışın özgüven
artırıcı bir tutumla birleşmesi, şirketin yönünün temelden yeniden
değerlendirilmesini sağladı ve firmayı işlemlerde büyük iyileştirmeler yönünde
harekete geçirdi. Profesyonel ve tüketici elektroniğinin içiçe geçeceğini önceden
görüp
zamanında hazırlanması, Motorola'nın
japon rekabet dalgasını geri püskürtebilmesini sağladı. Bunu çok az elektronik
firması başarabilmiştir. 1990'lara gelindiğinde Motorola bütün temel iş
alanlarında dünya liderliğini koruyordu. Bu örneklerin de gösterdiği gibi, unutmayı
öğrenmek, ancak işgörenler geçmişin başarılarıyla geleceğin rekabet koşulları
arasında bir uyumsuzluk ihtimalinin bilincine vardıklarında başlayabilmektedir.
Unutmayı öğrenebilmesi için bir örgütün örıce huzurunu kaybetmesi gerekir.
Dikiz aynasına bakarak ileriye
yönelmeye çalışan bir firma, önünde sonunda duvara toslayacaktır. Bu duvarı
işgörenlerin bilincine çıkarmak korku yaratmak demek değildir. Korku
hareketsizleştirir. Amaç bir ivedilik duygusu yaratmaktır. Korku çaresizlik duygusunun
bir ürünüdür, herkes fırmanın az iş yaptığını, çok geç kaldığını ve
büyük bir çöküntüyü önlemek için yapacak bir şey kalmadığını gördüğünde
ortaya çıkar. İvedilik duygusu ise, herkes orada ileride bir duvar bulunduğunu, ama
hâlâ direksiyonu kırıp çarpmayı önlemeye yetecek kadar zaman olduğunu bildiğinde
gündeme gelir. Üst yönetimin görevi herkesi duvarın her zaman gerçekte olduğundan
biraz daha yakında göründüğüne ikna etmektir.
Microsoft'dan bir yöneticinin kendi
şirketi için söyledikleri, başarılı herhangi bir şirket için de geçerli olabilir:
"Sektörün bugünkü yapısından büyük çıkarımız vardır."(7) Ama
geçmişe ya da bugüne duyduğu ilgi yarına duyduğu ilgiden daha büyük olan bir
fırma, her zaman geride kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Microsoft'un,
enformasyon otoyolları çevresindeki yeni fırsatları araştırıp izlemek üzere bir
İleri Teknoloji Grubu oluşturmuş olmasının nedeni de budur.
O nedenle, bir firmayı geçmişinden
kurtulmaya ikna etmede sezgiler kadar imkânlar da önem taşır. Bir firmanın mevcut
durumu ne kadar olumsuz olursa olsun, kendisine gelecekteki fırsatlar konusunda net bir
vizyon oluşturamamışsa, geçmişin başarılarını basitçe yeniden yaşamaya karşı
çekici bir alternatif ortaya koyan bir fırsatlar ufkuna sahip değilse, gelecek uğruna
geçmişi feda etmeyecektir. Elindeki kuşu serbest bırakmak için, bir firmanın
çalılıktaki düzinelerle kuşu görebilmesi gerekir. Geleceğin, tıpkı geçmiş ve
bugün kadar canlı ve gerçek olarak önünde durması gerekir. Üst yönetim, gelecege
ilişkin entelektüel bakımdan çekici ve duygusal bakımdan tatmin edici bir vizyon
oluşturmada örgüte yardımcı olmalıdır. Bir sonraki bölümümüzün konusu
sektörün öngörülebilmesi ile ilgilidir.
|