eylemban2.jpg (1802 bytes)

Etkin Yönetim Liderlik Eğitim Merkezi

Autist Yönetim Sendromu Örnek Olay 09:
Osmanlı İmparatorluğunda Autistik Yönetim

eylem

hm-btn.gif (208 bytes)
 

Doğu Roma Efendisi Osmanlılar

Ön Asya ile Avrupa arasındaki uzun kara parçası üzerinde yer alan Osmanlı İmparatorluğu ne tam Asyalı, ne de tam Avrupalı olmayan ilginç özellikler taşıyan (Platonik) bir yönetim sistemi oluşturmuştur. Osmanlı ve ülkesi, Avrupalı için Frederik Baraborosa'dan bu yana Türk ve Türkiye idi. Hemen doğudaki ve güneydeki komşuları içinse Osmanlılar, Eski Roma'nın ve Abbasinin otoritesinin yerine geçecek bir Pax Ottomanica (Osmanlı Barışı) kurmayı amaçlayarak merkezin gücünü ve denetimini yerel politikalara karşı kullanan pek te tanıyamadıkları yabancı bir kuvveti temsil etmekteydi. Bir yandan Hristiyan devletleri fethedip İslamın   şampiyonluğunu yapıyorlar, diğer yandan tanınmış İslam devletlerini ortadan kaldırıp kendilerine tahakküm ediyorlardı. İdeal modellerine gerçekte bir imparartorluk ntworkünün merkezini temsil eden İstanbulu fethetmekle ulaştılar. İstanbul'u alışlarından itibaren Osmanlılar kurdukları yönetim sistemini olgunlaştırdılar ve mükemmel saydıkalrı bu sistemi değiştirmekte önemli bir direniş gösterdiler. Bu direniş, yaşanan bütün dramatik tarihi olgulara rağmen, deneyimlerden öğrenme yeteneğini yokketi ve Osmanlı'nın gerçek gücünü yansıtacak performansa ulaşmasını engelleyecek kadar tutarlı ve uzun süreli oldu. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğunun, öğrenmeye ve değişime karşı gösterdiği direnci, ilginç bir "Devlet  Yönetiminde Autism" olgusu olarak değerlendiriyoruz.

Osmanlılar kimlerdi? Bunun kesin yanıtı şudur: Osman hanedanından gelenler ve onların soyu. Daha gerçekçi bir yanıt imparatorluğu yönetenlerin hepsini de saymaktır: yönetici memur sınıfı, askerler ve idari amirler. Bunlar genel olarak canları ve malları padişahın iradesine tabi devşirme kölelelerdir. Osmanlı sistemi köle olmayan yönetici kullanmamıştır. Bu tarihte başka örnekleri de bulunmasına karşılık, Osmanlının üstün bir başarı ile uyguladığı bir sistemdir. Osmanlı yöneticileri halklarına değil, padişahlarına malları ve canları ile sorumludur. Bir tür devşirme köle sosyetesine dayanan bu sistemin, İmparatorluğun genel sosyopolitik kültürü üzerinde korkuya ve düzeni korumaya donuk dondurucu bir etki yaratacağı açıktır.

Ancak yüzyıllar geçtikçe ve özellikle de on dokuzuncu yüzyılda, Osmanlı olmak, giyim tarzı, dil, örf ve adetlerin oluşturduğu yaşam biçimiyle ortaya konan bir zihniyet anlamına gelmiştir. Nasıl Roma'nın imparatorluğu belki de bu ölümsüz Kent'i hiç görmeyecek olan Mısırlılar, Germenler ya da Golluler arasında davranış biçimleri ve ilişkileri şekillendirerek bir yaşam tarzı oluşturmuşsa, 'Osmanlı' da siyasal veya ırksal bir sıfattan çok, kültürel bir tanımlamayı yansıtmıştır.

Kendine özgü Platonik bir yönetim sistemi

Osmanlılar yüzyıllar boyunca öyle bir değişmezlik göstermişlerdi ki, bir tablonun on dördüncü mü, yoksa on sekizinci yüzyıl sahnesini mi gösterdiğini söylemek güçtür. Ancak bu insanlar yine de, kendilerinde daha güçsüz olan devletler karşısında uğradıkları bozgun ve kayıpların zorlaması ile, genellikle yukardan gelen düzenlemeler doğrultusunda, değişmişlerdir; ama bu değişiklik içlerinde değil, hep yüzeyde olmuştur. Dış güç karşısında pasif ve otoriteye boyun eğen, ama içte her noktada direnen bir soyal yapı gözlenmiştir. Bu öğrenmeye ve değişmeye karşı direnişin günümüz cumhuriyet döneminde de sürdüğünü belirtmek fazla hatalı olmayacaktır.

Osmanlı egemenliğinin yaklaşık beş yüzyıllık temel gerçeklerini anlamak açısından, siyasal olayların gelip geçici gölgelerinden çok, zihniyetin daha büyük önem taşıdığı gözlenmektedir. Bu zihniyeti anlamak ise belki de olanaksızdır, çünkü gerçekte Osmanlılar başarılarının ve başarısızlıklarının kökenlerini fazla belli etmeyecek bir kültür dokusu yaratmışlardır. Osmanlılar, bireyci kültürün gelişmesini sağlayacak bir sosyal yapı üretmediklerinden, sosyal normdan tehlikeli sapmalar yapanlar ve dinlerini inkar edenler hakkındaki gerçeği kaydeden, böylece Avrupalıların gizli yaşamlarına ışık tutmayı mümkün kılan engizisyon kayıtları yoktur. Ya da pek fazla sayıda itiraf mektubu veya günlük bulunmamaktadır. Osmanlı'da birey devlet için varolur ve devletin öyküsü önemlidir. Osmanlı dünyasının öteki yarısında, peçe ardında, haremin kapıları ötesinde, sadece sarayda değil sıradan halkın evlerinde de haremlik ve selamlık geleneğine uygun yaşayan kadınlar daha da sessizdir. Genel olarak Osmanlı Tarihi bir sarayın ve bunun etrafında yaşananların öyküsüdür.

Bilgi veren yazılı metinler çok kıt.

Yine de Batılı ya da Avrupalı geleneğine göre yetiştirilmiş bir tarihçinin pek yeterli bulamayacağı türden de olsa, çok miktarda kanıt vardır. Fakat somut ve kabul edilebilir belgeler olan alanlarda bile o bilginin değeri sınırlıdır. Osmanlı dünyasında yazılı metnin değeri, bir Avrupa toplumunda olduğundan hem daha çok, hem de daha azdı. Matbaanın Avrupa'da kök salmasından hemen hemen uç yüz yıl sonra geldiği bir kültürde, yazılı metinlerin özel bir anlamı vardır; bunun birinci nedeni, yazılı metnin Kuran'la aynı görsel nitelik ve yazı karakterini paylaşıyor olması, ikincisiyse hat sanatının bir ürünü sayılmasıydı. Osmanlı İmparatorluğu'nda da, matbaanın icadından sonra bile yazılı bir belgeye içeriğinin dışında anlam verilirdi. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı seyahat literaturunde, Batılılar belgelerin görsel bakımdan etkili olmaları gereğini vurgulamaktadırlar. Onlara göre, Osmanlılarda bir belgenin içeriği görünüşünden daha az önemlidir. Yetki taşıyormuş gibi görünen bir belgeyi gösterdiğinizde yolunuzun önü açılacak, hatta daha da iyisi yerel bir yöneticiyi kağıdı imzalamaya razı etmek olacaktır. İçeriğin, biçimden daha önemsiz olması kollektif öğrenmeyi engelleyen önemli faktörlerden biridir.

Osmanlı dünyasında Padişahların kılık değiştirip halk arasında gizlice dolaşmazları, yabancılara karşı temkinli ve mesafeli bir davranış tarzını ortaya çıkardı. Bir yabancının gizli bir güce sahip olabileceğini düşünerek dikkatli olmak gerekmekteydi. Karışık, karmaşık ve hep tehlikeli olan, insanın ölüm ya da felaketin soluğunu ensesinde duyduğu Osmanlıların dünyasında hayatta kalabilmek için bir kendini ve düzeni koruma içgüdüsü önemli bir rol uynamakta idi.

Öğrenme İsteksizliği ve Dış Dünya ile Yetersiz Diyalog

Bostancılar her ne kadar padişahın bahçelerine bakarlarsa da, aynı zamanda kent polisiyle jandarma birlikleri onkomutasındaydı ve cellatlık görevini de yerine getirirlerdi. Ancak bu olay Osmanlıların da yabancıların işleri konusunda ilgisizligini ve meraksızlığını göstermektedir. Türk istihkamcı kendisine emir verildiği için Fransızlarla işbirliği yapmıştı; ne var ki, Osmanlının rütbe ve görevleri Lafitte Clavier için ne kadar anlamsızsa, Clavier'in hedefleri ve komutları onun için de aynı derecede anlamsızdı. lstihkamci, kendisinden Osmanlı tarzında bir tahkimat hazırlaması istenseydi bu denli becerik; göstermeyecekti, ama bunu bir Avrupalıdan öğrenmesi istedindiğinde zihni kapanıyordu. Osmanlı Imparatorluğu'nda inisiyatif ve sorumluluk yüklenmemek çoğunlukla daha güvenliydi.

Viyana önündeki yenilgi yalnız daha zayıf teknoiojinin sonucu değil daha temel bir zayflığın sonucuydu: Osmanliların öğrenmeye yada değişmeye olan isteksizlikleri. Bazı alanlarda çok üstündüler: Avusturyalılar Türk ateşinin hızına ve isabetliliğine şaşmışlardı. Buna karşılık manevra yeteneklerinin eskisi kadar etkili olduğu söylenemezdi. Osmanlılar savaş tarzlarının artık modasının geçmekte olduğunun bilincinde olmadıkları gibi uğradıkları başarısızlıklar da onları uyarıcı bir etki yapmıyordu. Reformcular eski yeniçeri ocaklarında temizlik yapmak, yeni toplar satın almak, yeni gemiler inşa etmek istiyorlardı; ama değişmek istemiyorlardı. Bu muhafazakarlığın sonuçları ağır ağır belli oluyordu; Avusturyalılara ve daha sonraları Ruslara karşı büyük savaşlarda imparatorluğun sürekli olarak küçülmesi, Osmanlıların çoğunun düşünmek istedikleri gibi Batı'nın üstün donanımının başarıları değildi.

Viyana kapılarındaki bu son yenilgiden sonra dar ül İslam küçülmeye başlamıştı. Bundan sonraki yüzyılda Osmanlılar Macaristan'ı, Hırvatısvan'ı ve Transilvanya'yı Avusturyalılara; Podolya'yı Polonyalılara, Yunanistan'ı bazı bölümlerini Venediklilere; Besarabya ve Kırımı'ı Ruslara kaptırdılar, doğuda İran, Azerbaycan ve Dağıstan eyaletlerini aldı. Zaman zaman zafer de kazanıyorlardı -Ruslar 1711'de Prut Nehri önünde teslim oldular ve 1715'te Yunan toprakları Venediklilerden geri aldı- ancak Osmanlı ordusu eşit koşullar altında Avrupa ordusuyla karşılaştığında sonuç hep Türklerin yenilgisi oluyordu. Bir zamanlar Hrıstiyan Avrupa'nın ilersinde olan Osmanlı savaş biçimi artık Batı'nın gelişen eğitim, teknoloji ve taktikleriyle başa çıkamıyordu.

Denizciliğin Stratejik Önemi Algılanmıyor

On sekizinci yüzyıl geldiginde Osmanlıların askeri donanımları savaş yöntemleri iki yüz yıldır değişmiyordu. Bu düzeltilmesi olanaksız bir sistem değildi. Osmanlılar devletlerinin diğer cephelerinde olduğu gibi savaşta da katılığı uyum sağlama yeteneğiyle karıştırıyorlardı. Surlarla çevrili kentlerle karşılaşınca topu ve "barut çağı"nı Hrıstiyanlardan daha sistemli bir şekilde benimsemişlerdi. Lağımcılık ve bombardımanı kismen Moğollardan, kısmen Avrupalı uzmanlardan çok çabuk öğrenmişterdi. Batılı gözünde teknikleri kaprisli ve insan yaşamını önemsemez görünse de, bunlar çok etkili olabiliyordu. Yeni teknikleri benimseme yetenekleri en çok deniz güçlerini oluşturma alanında görülmekteydi. Orta Asya bozkırlarından gelen bu insanların bir deniz savaşı geçmişleri yoktu. Ancak imparatorlukları on beşinci yüzyılda genişlemeye başladığında Venedik ve Ceneviz gibi çok güçlü denizci devletlerle karşılaştılar. Türk gemileri İstanbul'un fethinde önemli rol oynamışlardı. Gerektiği zaman da bir deniz gücü oldular. Akdeniz ve Adriyatik'te en büyük korkuyu yaratan, şey denizden yaptıkları saldırılardı.

Osmanlılar ilk önceleri Kuzey Afrika kıyılarında korsanları kullanmaktaydılar; en büyük komutanları Barbaros Hayrettin eski bir korsandı. Ancak çok geçmeden kendi gemilerini yapmaya başladılar. Istanbul tersaneleri Venedik'in gemileriyle boy ölçüsemiyorsa da, çok hızlı tempoda gemi üretiyorlardı. Korent Körfezindeki Inebahti'da 1571 Ekiminde kaybedilen 300 geminin donanmada yarattığı büyük açık iki yıl içinde kapatılmıştı. Yeni bir Hıristiyan gemisi ele geçirildiğinde hemen başkente götürülüp incelenir, gemi yapımcıları tasarım konusunda bunlardan ders alırlardı.

İspanyol politik mitolojisinde Inebahti deniz savaş Akdeniz'in denetimini ele geçirmede güçlerin el değiştirmesi olarak görülür. Habsburg Hanedanının Inebahti ile yakından ilişkili olması bu zaferin dahada büyütülmesine yol açmıştır. Avusturyalı Don Johan, İspanya Kralı II.Phillipe'in üvey kardeşiydi ve zaferi Habsburgluların zaferi olarak sunulmuştu. Ancak 1588'de Büyük Armada'nın İngilizler tarafından edilmesinden sonra İspanya'nın yeniden canlanması gibi, zafer o kadar da kesin değildi. Hem Osmanlı hem İspanyol deniz güçleri devam etmiş, ama saldırgan yayılma süreci durdurulmuştu. On yedinci yüzyıl sonundaysa tıpkı silah teknolojisinde olduğu gibi gemi tasarımındaki bu öncülüğün de yok olmasına kayıtsız kalındı. Denizlerdeki üstünlüğünü kaybeden Osöanlı karalardaki üstünlüğünü de yitirmeye mahküm olacaktı.

Silah Teknolojisi İlerlemiyor

İslamiyet iyi bir Müslümanın dini yaymak için düşmanın silahlarını kullanmasına izin veriyordu. Osmanlıların geleneksel silahları kılıç ve ok-yay dı. Bununla birlikte, tüfekler önem kazanmaya başlayınca padişahın ordularıında ateşli silahların rolü arttı ve özel birlikler kuruldu. (Bosnalı panduklar ve eflaklar, keskin nişancılar ve tüfekçiler). Ancak bütün bu değişiklikler geleneksel bir kontrol ve komuta sistemi içine alındı; yeni birlikler eskilerinin kullanıldığı şekilde kullanılıyordu. Batı'da olduğu gibi tüfekçileri kitle halinde kullanmak yerine Osmanlılar her tüfekçi ve keskin nişancıya, cennette bir yer almak için canını tehlikeye atan bir savaşçı olarak bakıyorlardı. Kişisel cesaret ve kahramanlık en değer verilen niteliklerdi. Osmanlı ordusunun bir meydan savaşında Batılı güçleri yendiği en son savaşlardan biri 1711'de Prut Nehri kıyılarında yer almıştı. Osmanlılar bu savaşta da olağanüstü bireysel kahramanlıklar gösterdiler ve çok kayıplar verdiler. Kendi üstün cesaretleri ve yiğitlikleri ile düşmanı yıldırarak yeneceklerini düşünüyorlardı. Gözardı ettikleri şey ise, canlarını veren yeniçeriler ile diğerlerinin bu üstün cesaretlerinin boşuna olduğuydu: Hastalıktan kırılan Ruslar zaten teslim olmak üzereydiler.

Değişime ve Gelişmeye Karşı Katı Direniş

Osmanlı orduları eskimiş donanımdan çok, sadece geleneksel savaş yöntemlerine güvendikleri için yenilmişlerdir. Bu konuda Avrupalılardan öğrenecek hiçbir şeyleri olmadığına inanmış görünürlerdi, ama aslında "Osmanlı yöntemi" nin üstünlüğü hakkındaki kesin inançlarına da kuşku karışmıştı. Osmanlılığın Batı'ya karşı tavrında temel (ve çözülmemiş) ikili belirsizlik de buydu. On sekizinci yüzyılda padişahın hükümetleri ordularına yeni disiplinlerin öğretilmesi için parayla Batılı askerler tutmuşlardır.1729'da bir Fransız subayı olan Kont Alexander de Bonneval, Osmanli istihkam ve topçusunu modernleştirmeye başlamış, ancak 1732'de ayrılmasından sonra bütün reformları değişime karşı çıkan Osmanlılar tarafından yavaş yavaş ortadan kaldırılmıştır. Yabancı eğitmenlerin en etkilisi olan Baron François de Tott 1768'de geldiğinde Bonneval'm çalışmalarından geriye bir iz bile kalmamıştı. Sonuçta de Tott da ancak kısmen başarılı olabilmiştir. Tott yetkililere ve eğittiği birliklerden bazılarına örgütlenme ve girişimciliğin hemen hemen her engeli aşabileceğini göstermiştir. De Tott yeni toplar döktürmüş, yeni kaleler yaptırıp askeri eğitmiştir; ama pek başanlı olamamıştır. Askerler onun askeri biliminin kendilerini robotlara, şeref ve cesareti olmayan yaratıklara dönüştürdüğünü düşünmüşlerdir.

Yetkililerr de Tott'un yeniliklerine heyecan göstermişler, görünürde yenileştirme mucizelerini kabul etmişlerse de, gerekli donanım ve destek isteklerine yine de direnmişlerdir. Sonunda girişimleri Osmanlı gelenekçiliğinin kucağında kaybolmuştur; askeri yetkililer ve ordu komutanları eski yöntemleri yeğlemişlerdir.

De Tott'un anılarında anlattığı bir olay Osmanlı bağlamı içinde modern bir ordu kurma deneyiminin tümünü özetlemektedir. De Tott bir keresinde uzun ertelemelerden sonra Rus donanmasına karşı İstanbul'u denizden savunmak için bir görüşme istemişti. Kendisi saygıyla karşılanmış, bütün ihtiyaçlarının hemen ve tam olarak karşılanacağı bildirilmişti. Ancak karşısındaki Osmanlı yetkilisi bu konuşma sırasında sadece, iki kanaryasına nasıl aynı melodiyi söyletebileceği sorunuyla meşguldu.

Türklerin Viyana'daki basarisizlıklarından sonraki yitmi yıl içinde Avusturyalıların ilerlemesiyle Balkanlardaki Osmanlı toprakları da giderek azalmaktaydi. Ancak Osmanlılar 1711'de Ruslan yenmelerini ve Venedik'in eline geçen bazi Yunanistan topraklarının geri almalarını eski savaş yöntemlerinin intikami olarak gördüler; bunun uzerine 1715 yazında 100.000 kişilik bir orduyla Macaristan'a yeni bir saldırı duzenlendi. Fakat Tuna kiyılarındaki Varadin'de bu buyuk ordu bozguna ugratıldı ve sağ kalabilenler 1683'te oldugu gibi geri kaçtilar. Avusturyali:; Jonn 1717'de Belgrad'i almalarıyla Osmanliların talihi ters donmuştur. Bu olay muzaffer Prens Eugne'in altından geçtigi Viyana'daki Hofburg Kapisı üstunde yazili olan sozu doğrular gibiydi: "Türk Gücü Sallanıyor... Tanrı Türke Karşı Her Zaman Mucizeler Yaratir."

Başarısızlık Kişisel Olarak Değerlendiriliyor

Osmanlı Devleti ilahi düzenin bir parçası insani kusurdan uzak ve yenilik gerektirmeyen olduğundan bunun bazı mantıksal sonuçları kendiliğinden geliyordu. Devlet herhangi bir alanda başarısız olmuşsa (Malta ve Viyana önünde olduğu gibi) bunun nedeni sadece insanların hatası ve ihaneti olabilirdi. Osmanlı gücü Sultan Süleyman'ın günlerinden sonra gerilemişse bunun nedeni kötü insanların yaptıkları yolsuzluklardı. Bu doktrin halk için olduğu kadar hükümdarlar için de tehlike olabiliyordu. Bir padişah tahttan indirilmişse -ki, on yedinci yüzyıl fırtınalı koşulları içinde bu sık sık olmuştur- bunun nedeni onun kaderi de tahttan indirilmek olmasıdır.

Pek çok kişi Osmanlı düzeninde reformun gerekliliğini yazmışlarsa da, onların amacı devletin Fatih Sultan Mehmed ya da Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde olduğunu hayal ettikleri duruma getirilmesiydi. İslamiyetin kutsal yasalarında değişiklik yapmak olanaksızdı ve o yasanın politik uzantısı olan Osmanlı Devleti de değişmezdi. Bu her türlü reforma kesin bir sınırlama getirmekteydi. Değişikliğin bir yolu yozlaşmış olan bir kurumu eski saflığına kavuşturmaktı. Osmanlıların yeniliğe duydukları hoşnutsuzluk dine küfretmeye yakındı ve bu nedenle de Batı'daki tutumlardan önemli ölçüde farklılık gösteriyordu. Hz. Muhammed'e atfedilen şöyle bir deyiş vardı: "En kötü şey yeniliktir ve her yenilik bir hatadır ve her hata cehenneme götürür". Bunun arkasındaki gerçeğin, eski düzenden kaynaklanan statülerin kaybedilmesinden duyulan korku olduğu kuşkusuzdur. Yenilik, yeniden yapılanma ve yeniden yapılanma statü kaybı anlamına gelecekti. Toplumun doğal yapısı ile uyumlu olmayan Osmanlı sistemi, yaşayabilmek için değişime direnmek ve değişim gereklerini yok saymak zorundaydı.

Batılı yorumcuların Osmanlılarda gördükleri zamansızlık niteliği,yani on yıllarda ya da yüz yıllarda hatta, hiçbir şeyin değişmiyor gibi görünmesi abartılıydı, ama gerçeğe yakındı. Osmanlılar on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda olduğu gibi Batı'ya gitmeye başladıklarında, yaşamın her yönüne hakim olduğu görünen değişiklik duygusundan şoka uğramışlardı. El Ezher Üniversitesi öğretmenlerinden Şeyh Rafi el Tahtavi 1826'da Kahire'den Paris'e gönderilmiş, Fransızca öğrenmiş ve Fransız başkentinde beş yıl kalmıştır. Batı'yı anlamış ve hayran olmuşsa da, o bile Avrupalı yaşantısının köksüzlüğüne alışmayı güç bulmuştur: "Fransızların karakteristik yanlarından biri yeni olan herşeye merakları ve özellikle giyim olmak üzere her alanda değişiklik ve çeşitliliğe olan sevgileridir. Giyim konusu asla sabit değildir ve geçmişten kalma bir moda veya süsleri yoktur.'' Giyimin derece ve statü bakımından sabit bir beyan olduğu bir toplumda yetişmiş bir Osmanlı için moda kavramı tümüyle yabancıydı.

Geçmişin Başarılarına Dönme Özlemi

On sekizinci yüzyıl sonları geldiğinde Batı, Türklerin güçlü ve zayıf yanları konusunda tam doğru olmasa bile net bir görüşe sahip olmuştu. İstanbul'da toplanan Osmanlı ordusunun, padişahın emirle toplayacağı geniş kaynakların en gözle görünür kanıtı olduğunu görebiliyorlardı. Venedikliler şöyle diyorlardı "Türk topraklarının güvenliği en başta yaşam için gerekli olan şeylerin bolluğuna bağlıdır.'' Asya, Avrupa ve Kuzey Afrika'nın Kuzey Afrika'nın iç bölgelerinden büyük bir mal akışı vardı: İstanbul'dan yün deri ve kürk; Ortadoğu'dan gıda maddesi ve baharat;Yunanistan'dan dokuma; Hindistan ve Uzakdoğu'dan altın ve değerli taşlar. İmparatorluk Doğu'dan Batı'ya uzanan geleneksel ticaret yolları üstündeydi ve İskenderiye ile Tripoli gibi Akdeniz'in en büyük limanlanın içeren 3000 milden fazla bir kıyıya sahipti. Raguza (Dubrovnik), Cenova ve Venedik gibi büyük Hiristiyan merkezleri bile Osmanlılarla savaşmaktan çok ticaret yapıyorlardı ve Osmanlı ticaret ağı içinde bütünleşmişlerdi. Bu gerçekler Osmanlı ekonomisini fetih ve talan ekonomisi olduğunu ve fetihler duraklayınca gerilediğini ileri süren ekonomizm tezleri ile çelişmektedir. Yeryüzünde hiç bir ekonomi yağma ve talan üzerinde yüzyıllarca yaşayamaz. Belki biraz doğru sayılabilecek olan fetihlerden hazineye düşen pay azalınca sarayın ekonomik sıkıntıya girmesi olabilir.

Padişah otuz krallığa hükmediyor ve hepsinden de vergi alıyordu Osmanlı imparatorluğu uyruklarının geleneksel uygulamalarına müdahale etmez, onları sadece giderek artan bir sertlik ve etkinlikle vergilendirirdi. Hıristiyanlara inançlarını uygulama ve piskoposlar, patrikler dini meclisler gibi kendi otorite biçimlerini sürdürmek ayrıcalığını veren kelle vergisi iyi bilinmektedir, ama bu daha geniş bir uygulamanın bir parçasıydı. Müslüman olmayanlar kelle vergisi öderken Müslümanlar da zekat ödüyorlardı. Bu, Haz. Muhammed tarafından emredilen bir yardım vergisiyse de, Osmanlılar döneminde genel bir gelir kaynağı olmuştu. Bu kişisel vergilere ek olarak her ticari işlem de devlete gelir sağlamaktaydı. Her aile vergilendirilirdi; imparatorluğun her yanındaki çiftçiler toprağının verimine göre vergi verirlerdi. Göçerler bile sürülerinin miktarı ve otlaklarda geçirdikleri zamana göre bir vergi öderlerdi. Bu gelirlerden çoğu "geleneksel"di ve kuşaklar boyunca toplanmaktaydı.

Osmanlı yönetimi paranın padişahın hazinesine akacağı bir kanal oluyordu. Başkentten büyük kentlere ve belli başlı pazarlara vergi toplamak için memurlar gönderilirdi. Bunlar devletten aylık alırlarsa da, gelirlerini bahşişlerle beslerlerdi. Emin adı verilen bu memurlar büyük merkezlerde gelirin büyük bir kısmını toplarlardı; kırsal gelirleri toplamak ekonomik olmadığından bunları toplama hakkı ise en yüksek pay verene ihale edilirdi. Bu iltizam sistemiyle başkentteki hazineye belli bir gelir sağlanma olurdu. Etkin ve etkili olan bu sistem, Avrupa'da on dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar devam etmiştir.

Osmanlılar Tebalarına Karşı Pragmatik Yaklaşıyor

Osmanlılar uyruklarıyla olan işlerinde Avrupalı çagdaşlardan çok daha akılcı davranırlardı. Osmanlı yönetici sınıfından olmayan herkez sürü anlamına gelen reaya olarak adlandırılırdı. Göçebe çobanların soyundan gelen Osmanlılar hayvanların hem korunması, hem de bunlardan yararlanılması gerektiğini bilirlerdi. Her yıl hayvanların belirli bir kısmı (zayıf ve verimsiz olanları) ayrılır, gerisi kırkılırdı; ama hayvanların öldürülmesinden kazanılacak bir şey yoktu.

Buna karşılık Avrupalılar insan ruhuyla uğraşıyorlardı. Ortaçağ Hıristiyan Kilisesi muhalefeti kılıç ve ateşle yok etmeye kalkışmışlardı. On altıncı yüzyıl boyunca ve on yedinci yüzyılın başlarında Avrupa'yı altüst eden din savaşları yöneticilerle yönetilenlerin aynı dinden olmalarının istenmesiyle körüklenmişti: cuius regio, eius religio (hükümdar halkın dinini belirler). On yedinci yüzyıl sonlannda Avrupa'nın en zengin ülkesi olan Katolik Fransa, en çalışkan ve becerikli yurttaşları olan Protestan Huguenot'ları bu ilkeye uymadıkları için sürmüştü. Bir Türk bu, en doğurgan koyunları öldürmeyle eşdeğerliydi. Osmanlıların yaklaşımı tümüyle pragmatikti. İmparatorluktaki Yahudi ve Hiristiyanlara dinlerini özgürce uygulama olanağı tanımıyor, ama bunun için özel bir vergi ödüyorlardı. Ancak bu vergiyi ödemekle askerlik hizmetindende bağışık tutuluyorlardı. Devşirme yöntemi on yedinci yüzyılın ilk yarısında gereksiz olduğu görülünce terkedilmişti; saray ve yeniçerileri doldurmak için gönüllüler gereğinden fazlaydi.

Hiristiyanlar zorunlu askerlikten bağışıksalar da, çoğu gönüllü olarak Islam ordusuna katılmaktaydi. Eflakldar, Arnavutlar ve Boşnaklar Osmanli Imparatorluğu'nun Balkanlardaki ilk günlerinden beri Türk ordularında yedek olarak bulunuyorlardi. Sınır Slavlarinm çogu Islamiyeti seçmişlerdi, Hiristiyan olarak kalanlar da orduya kabul edilmekteydiler. Yeni kurulan tüfekçi birlikleği çoğunlukla Hiristiyanlardan da Anadolu'dan gelen paralı askerlerden oluşuyordu; bunlar deliler ya da pek gok Batili askerin aksine ganimet değil, yeniçeriler gibi belirli bir gündelik alıyorlardı. Osmanlı Devleti bunların ayaklanma odakları olacağından korkarak ilk başlarda buna direnmişse de, on yedinci yüzyılın ortalarında padişahın ordusuna kabul edilmişlerdi ve donanımlarını hazine karşılıyordu. Devlet üzerinde siyasal güç olma bilincini kazanmadikları günlerde yeniçerilere ne kadar güveniliyorsa, Müslüman olmayan askerler de o kadar güvenilir kabul ediliyorlardi.Ne var ki, yeniçerilik kurulduğundan beri devlet için bir tehdit oluşturmaktaydı. Fatih Sultan Mehmed, yeniçeri ayaklanmalarıyla karşı karşıya kalmış; yeniçerilerin gerek onun, gerekse Kanuni Sultan Suleyman'ın reformlanndan sonra bir tür padişah muhafızlarına getirilmeleriyle birlikte kendilerinin güçlu ve önemli oldukları bilincini kazanmışlardır.

Bunların denetim altında tutmanın yolu sürekli savaşlardı ve yeniçeri kent yaşantısının konforuna alıştıktan sonra silaha çağrıya pek hevesle itaat etmeyebilirlerdi. On yedinci yüzyıl ilerledikçe İstanbul'daki merkezi hükümetin askeri ucu azalmi ve iradesini uzak eyaletlerde uygulama kapasitesi önemli ölçüde zayıflarmıştı. Anadolu'nun büyük bölümü isyancıların ve eşkiyanın egemenliğindeydi. Padişahın emirlerini uygulama gücü, bunu yapmak igin gönderilen silahli kuvvet kadar yerel ayanın (özellikle Suriye ve Rumeli'de) çıkarlarına da bağlıydı. Ancak en son ve sorgusuz kabul edilen güç padişaha itaatti.

Yetkililer padişah fermanlarını uygulayamadıkları zaman bile onun yönetim hakkı asla inkar edilmezdi ve eşkiyaların otoriteye boyun eğip sadık Osmanlı memurları oldukları da çok görülmüştür. islamiyetin gücüyle desteklenen bu etkin rıza Osmanlılığın köküydu. Mısır valisi Mehmed Ali Paşa (1805-49) gibi kimi padişahtan bile daha güçlü olan bazı uyruklar yine de imparatorluk denetimini görünürde korurlardi. Osmanlılar reaya için kusursuz olmasa da nispeten dürüst bir adalet sistemi geliştirmişlerdir. Avrupa'nın sosyal ve dini nefretlerle parçalandığı dönemde Osmanli İmparatorluğu, ister Ispanyol Yahudilerine, ister Huguenot'lara ve hatta (söylendiğine göre) 1745 isyanından sonra İngiliz adaletinden kaçan asi İskoçlara olsun, zülum altında olan herkese kucak açmıştır. (Bir "Campbell", İslamiyeti benimsemiş ve "İngiliz Mustafa" adıyla çok değerli bir askeri danışman olmuştur.)

*******************

"'Türkleşmek", Avrupa'da bir hakaret sözcüğüydü ve Batı'nın bütün değer ve sosyal kuralların reddetmeyi simgelerdi. Ama aynı zamanda bu, geçişin ne kadar kolay olabileceği ve kendi toplumlarının uçlarında yaşayan bazılanını bundan kazançli çıkacaği anlamına da gelirdi. Türkleşmek, Batı Avrupa'daki herhangi bir toplumdan temelden farklı bir dünyaya girmek demekti. Gözlemci yabancılar geleneklerin ağırlığının herkesin üzerine çöktüğüne dikkati çekmişlerdir. Osmanlı olmak bir ayrıcalık demekti ve bu, dış dünyaya resmi rütbenin pek çok olan belirtileriyle gösterilirdi. Asker olsun sivil olsun bir devlet memurunun yaşamı bu çevrenin dünda olanlarınkinden kesin bir üstünlüğe sahipti. Ancak çıkarlarda birlikte yükler de gelirdi; bunlar genelde hafifse de, kimi zaman ibrişim kordondu.

Bir memur için ibrişim kordonun kötü bir anlamı vardı: Bu kordon (ya da bir yay kirişi) padişahın cellatlarının başarısız vezirleri ya da komutanları boğduklari araçtı. Bu bir bakima bir saygı belirtisiydi; tıpkı İngilterede hüküm giyen bir soylunun ibrişim iple asılmaya hakkı olduğu gibi. Bu durumda halk açık bir idamın utancından kurtulur,ama yine ölümden sonra baş kesilerek başkalarına bir uyarı olmak sergilenir.1683'te Viyana'yı ele geçiremeyen kara Mustafa Paşa eski osmanlı erdemlerinin modeli olmuştur. Paşa cellatlarını saygıyla karşılamış, kordonlar gösterilince padişah övmüş duasını etmiş ve sessizce kaderine razı olmuştu. Başarısızlığı anlamak ve kabuletmek gibi bir geleneği olmayan devletin töresi uğruna seçkin bir komutan feda edilmektteydi. Bir osmanlı tarihçisi şöyle yazıyor:''ondan sonra kellesi padişahım ayakları dibine atıldı.'' Bundan yaklaşık iki yüz yıl sonra cellatların arabistana sürgündeykan ziyaret ettikleri büyük osmanlı reformcusu Mithat paşa'nın kelleside aynı akibete uğramıştı.ancak onun kaderine şiddetle karşı koyduğu ve II.Abdülhamid'e son anına kadar direndiği söylenir.

Dötyüzyıl Süren Erdemlilik

Osmanlının erdemleri dört veya daha fazla yüzyıl boyunca büyük ölçüde değişmeden kalmıştır. Osmanlı itaat ederdi ama uşak değildi, çevresindekilere bağlıydı, güç ve servet sahibi olmak hakkıydı ama rütbe tenzili hatta ölümü teslimiyetle kabul etmeliydi. Sultan Süleyman yasaları yasaklamış olsa da kan bağıyla bağlı bulunduğu ailesinin çıkarlarını koruması ve özellikle oğullarının geleceğini sağlaması kabul edilirdi.

Astlarına adil davranmalı bahşiş ve armağanlara fazla düşkün olmamalıydı. Daha sonra Avrupa'da yozlaşmışlık olarak görülen bu ve diğer pek çok parasal uygulama Osmanlı İmparatorluğunda aynı ışık altında görünmezdi.ancak şu da unutulmamalı ki belkide sadece Prusya dışında olmak üzere bu tür ilişkiler Avrupa'da da on dokuzuncu yüzyıl ortalarında büyük refomlara kadar aynı şekilde kabul edilmekteydi.

Osmanlıların dünyaya baktıkları sakinlik ve ılımlığın ardında korku vardı. Başarı veya başarısızlık liyakatın değil raslantının kontrolundeydi; örneğin düşmanların iktidarsız yada bölünmüş olmaları iyi bir talihti veya ölçülü bir başarıya ulaşma bir fırsat çıkmazına bağlıydı. Büyük bir başarı,başarısızlık kadar tehlikeli olabilirdi; tıpkı Rusları 1711 Prut savaşında yenilgiye uğratan komutanların başına geldiği gibi. Ba- bıali'de İngiliz sefilri olan Sir Robert Sutton 21 Kasim 1711 tarihli raporunda Osmanli sarayını esrarengiz mantığının şöyle anlatıyor:

"Vezirfazam Mehmet Paşa azledildi... eski vezirin kulları ve sırdaşları yeniçeri ağası sipahilerin komutanı hep hapse atıldılar... onlardan üç gün önce de Osman Ağa hapsedildi.Bunların ölüm cezasına çarptırılmayacakları yanlızca servetlerinin elinden alınacağı söyleniyor.''

Sir Robert Sutton bir ay sonra 'yapılan barışata veziriazamın genel kurmay başkanı olan Osman Ağa ile baş sekreteri Ömer efendinin sarayın büyük kapısı önünde ayın ondördünde kellelerinin kesildiğini ve cesetlerinin sergilendiğini' şaşkınlıkla bildirir.

Bunların talihsizlikleri kardeşinin tahtan indirilmesi üzerine tahta çıkmış olan ve muzaffer bir ordudan yenilgiye uğramış bir ordudan daha çok korkan bir padişaha hizmet ediyor olmalıydı.

Makam sahipleri fırsatla rizikoyu dengeliyordu. Osmanlılar kazanç fırsatlarının her an kesilebileceğinden korktukları için hırslı olurlar. Ailelerini korumak için mallarını padişahın al koyamadığı vakıflara bağışlarlardı. İmparatorluk memurları kul olarak işe başlamışlarsa da dışardan pek çok kişi ya da kendileri ya da çocukları için bu sistemin yararlarını paylaşmak istemişlerdir. On yedinci yüzyılda devşirme uygulaması sona erdikten sonra bile ana babalar çocuklarını padişahın köleleri araına sokmaya çalışmışlardı. Yirminci yüzyıl başlarında bile gerek padişahın, gerekse vezirlerin ve diğer yüksek memurların haremine sunulan genç kadınların çoğu en düşük düzeyde bile olsa Osmanlının nimetlerinden yararlanmak isteyen aileleri tarafından gönderilmişlerdir.(Diğerleri ya savaşata ele geçirilmiş ya da satın alınmıştır. Bunlar saraya bir çıkar elde etmek isteyen Osmanlı memurları yada işçilerini atrttırmak isteyen köle tüccarları tarafından gönderilirdi.) Yabancılanrın Osmanli sisteminin kapalı saflari arasına bu şekilde girmeleri, imparatorluğun başlangıcından beri Osmanli reformcularinın en yaygın şikayetlerinden biri olmuştur. Sisteme olan dar girişin dışında kalan müslümanlar once giyim ve davranışta Osmanlı yaşam biçimini benimsiyorlar, sonra da seçilmişlerin saflarma yerel ya da taşra memurları olarak yavaş yavaş sizıyorlardi. Merkezin etkin denetiminden uzak Suriye ve Mısir gibi eyaletlerde güçlu yerel aileler kisa zamanda yeni yönetici sınıfa uyum sağladilar; fethedilmiş Avrupa topraklari bu surece etkili bir biçimde asla önlenemedi.

Böylece Osmanli yonetiminin dış görünüşü hukuken değişmezse ve hiçbir şeyin değiştigi görülmüyorsa da, bu görünümün ardındaki değişebilirdi. Osmanli dünyasını iki görünümü vardi. Özel ve kamu dünyalari aynı ölçülere sahipti; resmi alandaki herşey sıkı kurallara yonetilirken, aile dünyasının kendi ozel sınırları ve farkli kuralları bulunuyordu. Resminin ozelden, erkegin kadından, Osmanlının reayadan ayrı oluğu ilkesi, (pek çok yasa yapılmışsada) yasalarla değil, bir mülkiyet duygusuyla sürdurulmekteydi. Bütün Osmanlılar sistemin şifrelendiği ikilemleri çözebilirdi. Şiddeti adaletle dengeleyen ve savaş başarılarını kültür sevgisiyle birleştiren Kanuni Sultan Süleyman erdem modeliydi.

Ne var ki, Fatih Sultan Mehmed ile Kanuni'nin kurdukları hassas yapi çok geçmeden çürüdü. Hatta, sivil ve askeri yonetimin bölünmesi, devlet memuriyetlerinin sultan sarayının eski Hiristiyan kölelerine verilmesi ve yeniçerileri denetim altında tutan yasaların pek çoğu,

Kanuni donemindeki Osmanl digm doruk noktasında bile baltalandı hiçde amaçlandığı gibi işlerlik kazanamamy alabilirler. Ama sistem ayakta kalabilmiştir.

Lale Devri ve Yeniçeri İsyanları

1717'de normal durum olan savaşın yerini barış aldi. III. Ahmed ve sadrazami Damat İbrahim Paşa çatışmadan kaçındılar.Bunu kismen mumkun kılan bir şey de, 1703'te Sultan Ahmed'in kardeşi Sultan II. Mustafa'yı tahttan indirip yerin Ahmed'i geçiren yeniçeri birliklerindeki surekli temizlik hareketleriydi. Sultan II. Ahmed barış ve zevke duşkun bir insan olarak tanınmışsa da, politikasi geleneksel Osmanli modeline dayanmaktaydi: yagli ilmek ve celladm kılıcı. Lale Devri boyunca padişahın -daha dogrusu padişah ve sadrazamın- iktidarı eline almaya çalışmasiyla geçmişti. Adinı padişahın lale tutkusunundan alan Lale Devri kendi törenlerini yaratmış ve bunlar tum Osmanlı törenleri gibi ozgun amacinın geçmişte kalmasından çok sonralara kadar devam etmiştir. Flachet adli bir Fransiz ziyaretçi Sultan II.Ahmed'in ölümünden yıllar sonra, 1766'da, sarayın bahçelerini ve lalelerini gormek için çağrıldiklarını soyle anlatır:

"Nisan ayında Yeni Saray'ın bir bahçesinin çevresine ahsap bolmeler yapılir. Bunların içine bir anfiteatr biçiminde dizi dizi laleler sıralanır. En üstte meşaleler ve kuş dolu kafesler, içi renkli su dolu cam kureler asılır.Işığın yansımasi gece olduğu kadar gündüz de çok gorkemlidir. bahçenin çevresindeki ahşap yapılar, kameriyeler, kuleler ve piramitler süslenir ve göze çok güzel görünür "

Sultan üçüncü avluda çadıcıların hazirladıkları çok süslü bir çadırda maiyetinin ve yabancı sefirlerin kutlamalarm kabul ederdi. ' 1703'ten 1730'a kadar süren uzun hukumdarligında III. Ahmed ve saray ileri gelenleri, Haliç kiyılarında köşkler ve bahçeler kurarak kendilerini sarayın sikıntılı uğraşları yerine zevke birakmışlardır. Padişah Bati'nın sırlarını öğrenmek için temsilcilerini Moskova'ya, Viyana'ya, Polonya'ya ve özellikle Fransa'ya göndermişti. Hatta Arap alfabesiyle basımın mümkün olduğu bir matbaanın ithaline bile izin vermiştir. Lale Devri'nin ruhu padişahın gözdesi olan şair Nedim'in şu dizesinde şöyle anlatılmaktadir: "Gülelim eğlenelim, dünya nimetlerinin zevkini çıkaralim." "Dünya nimetleri" ilk kez olarak dar ul Islam'la sınırli degildi. Pek çok Osmanli Avrupa'da ve daha ötelerde bulunan zevkleri kisa zamanda gormuşlerdi. Ancak bunu görmeyenler de vardi ve bunlar Osmanlı görkemliliğini yeniden kurma yolu olarak eski gelenekleee dönüşü öngörmekteydi. 1714'te "Eski Osmanlı" Ali Paşa yazdigi uzun bit raporda bir yandan Rusya karşısındaki yenilgiye yas tutarken, ileri gitmemenin ancak geçmişin denenmiş yollarına dönüşle ve yabancı yeniliklerini reddederek mümkün olabileceğini belirtiyordu.

Bununla birtikte Sultan III. Ahmed gelenegin guçlerini denetim altına alamadi. 1730'da Arnavut bir yenirçeri olan Patrona Halil başketin, teki Beyazıd Camii avlusunda padişahla sadrazamm dar ul Islam'm bir, kisminın kafirlere birakarak lslam yasalarını cignediklerini öne sürdü. At Meydanındaki yeniçeri kışlasında kendisine taraftarlar bulunca ayaklanma Lale Devri'nin yeni fikirlerine karşı çıkanlar için odak noktası oldu. Padişah bir yeniçeri ayaklanmasiyla karşı karşıya kalınca sarayı saran yeniçerilere ödünler verdi, hatta. Sadrazam Damat İbrahim Paşa'yı onlara teslim etti. Ama sadrazamın uzun ve sadık hizmetinin karşılığı olarak kendisine ibrişim kordonu göndermiş ve isyancılara yalnızca cesedini vermişti, Bu jesti ona tahtına malolacaktı.

Halefi I. Mahmud'un kendisini iktidara getiren fırtınalı koşulları düzen altına almasi bir yıl surdu. Ancak isyanci yeniçeriler kenti dehşete düşürerek -yeni saraylan ve zenginlerin konaklarının yakıp yağmalayarak- başlangıçta onlan destekleyenleri kendilerine yabancılaştırıdılar. Padişah Patrona Halil ile diğer isyancı liderleri bir toplanyı için saraya çağırıp boğdurunca genel bir rahatlama oldu. İsyancıların kesik başlari aynı gün birinci avluda sergilendi.    I. Mahmud düşmanlarını kandırıp sonra acımasız bir hizla üzerlerine çullanarak tam bir padişah gibi davranmışti ve padişahın geleneğin kendisine tanıdığı ağır cezalari vermesinde bir uygunsuzluk yoktu.

On sekizinci yüzyılda geri kalan bölümündeki padişahlar ve sadrazamlar Bati'ya açılışı durdurmaya ya da desteklemeye yonelmediler. Hepsi de ordu ve donanmayı güçlendirmek, eski Osmanli yapisına Batılı teknolojiyi getirmek, yeni tersaneler ve tophaneler kurmak istediler. Ama tüm Batılı teknisyenlerin de farkettikleri gibi, değişim konusunda büyük bir kararlılık yoktu. Bir sadrazam yeniliği açıkça ve etkin bir biçimde destekliyorsa yenilik yayılıyordu. Buna karşılık destegi kismen ya da tümden geri çekildiğinde reform hızı yavaşliyor, sonra da duruyordu. Osmanlı politikasının firtınasi içinde pek çok vezir bu yolda başını kaybetmiştir: Değişim ve gelenek paralel varoluyor, kah biri kah diğeri yükselişe geçiiyordu. Bu nedenle başına sahip olmak isteyeh hiçbir memur şu ya da bu davayı çok büyük bir ısrarla desteklemezdi.

Osmanlı sistemi İslamiyetin kalbinde yatan ayrılık kavramının yansıtıldığı için, bu paralel kurumların varlığı pek çok Osmanlı için doğal bir gelişmeydi. Bu, en açık bir şekilde Osmanli ailesinde görülür. Evin efendisinin, köle olsun özgür olsun, ailesindekiler üzerindeki mutlak hakki yalnızca Allah'ın yasalarıyla sınırlıydı. Bununla birlikte bir erkeğin annesiyle karisinın sorumluluğunda olan evin haremligine karışması da uygunsuzluk olarak kabul edilirdi. Evlerin haremlik ve selamlik bolunmesi mutlak ve degişmezdi. Bu iki bölüm eşit değildi, dışa gösteriş olan en iyi mobilyalar, en iyi süslemeler selamlık tarafındaydı. Aslında böyle özel ve genel bölünmesi Batılı evlerinde de görülmekteydi. Ama on dokuzuncu yüzyıl İngiliz ziyaretçilerinin pek azı bu benzerliğe değinmişti. Mark Giraud, The Vicforian Country House'da (Lon 1979) Batılı evini şöyle anlatıyor: "Ev aile, konuklar ve hizmetkarlar arasında bölünmüştü. Hizmetkarlar üsttekiler ve alttakiler; aile çocuklar ve yetişkinler; çocuklar okul çağı ve okul öncesi olarak ayrılırlardı.Çocukların, hizmetkarların ve ana babanın belirli zamanlar dışında birbirlerini görmeleri veya duymaları istenmeyen bir şey olarak kabul edilirdi."

Batı'daki ayrı tutma uygulaması, İslamiyette olduğu gibi kesin cinsiyet ayrımına dayanmıyordu. Aynı dönemin aile içinde daha rahat ilişkiye alışmış Osmanlıların, Batı'da olduğu gibi çocuklarını dışlamazlardı ve Osmanlı köleleri aile içinde İngiliz hizmetkarlarından daha güvenli bir duruma sahiptiler. On dokuzuncu yüzyıl başlarında ailelerin örgütlenme biçimi yasalarla değil, gelenekle belirlenmişti ve dış dünyada buna benzer bir değişim yer almaktaydı. İbrişim kordonlar artık daha yumuşak ve esnekti; dışardan bakıldığında hiçbir kısıtlama kalmamış görünüyordu. Osmanlıların kuramı ve uygulaması arasındaki ilişki derek daha esnek oluyordu. Kanuni Sultan Süleyman zamanında yasalaşan açık seçiik sınırlar ortadan kalkmaktaydı yasamın sertliği geleneklerin daha esnek (ama yine de bağlayıcı) sınırlayıcılığına dönüşüyordu.

yeniçeriler

Bağdat yada Belgrad gibi taşra merkezlerinde kentin büyük bir kısmı yeniçeri mahallesi yalırdı ve buralari çevredeki sokaklardan daha temiz ve düzenli olmalarıyla ün salmışlardı. İmparatorluğun Halep, Şam, Selanik, Edirne ve Bursa gibi her buyuk kentinde yeniçeri garnizonlari vardı ve bunlar kuşaklar boyunca kentin içinde ayrı bir kesim olarak kendi kapali topluluklarını oluşturmuşlardi.

İlk yeniçeriler bekardılar, ancak on yedinci yüzyıl geldiğinde artık evlenmişler ve yerel toplumlarda kendilerine sağlam bir yer bulmuşlardi. Başkentten aylıklarının düzenli olarak gelmemesi nedeniyle, yasak olmasına karşın, esnafliğa başlamışlardi. On sekizinci yüzyıl sonlarında pek çok kentte yeniçeriler artik bir savaş kuvveti olduklarının unutmuşlar, kendi bölgeleri içinde güçlu bir çıkar ağı geliştirmişlerdi. Bir ocağa katilmaya davet edilmek pek çok kırsal Müslüman için kent yaşamına girmenin tek yoluydu. Belirli bölgelerin yerlileri belirli orta ve bölükler içinde toplanırlardi. Yeniçeriliğin devamında çıkarları olanlar yalnızca ocağın yeniçeriler dışındaki uyeleri değildi. Padişah Avusturya ile savaşmak için para toplamak uzere 1735'te yeniçeri maaş defterleri olan esamilerin alınıp satilabileceği yolunda bir ferman yayınlamışti. Bu esamiler belge sahibine padişah hesabına ortak kazandan yemek yeme, daha da önemlisi, gündelik alma hakkı veriyordu. Spekulatörler esamileri hisse senetleri gibi topluyorlar ve bunlardan büyük gelirler elde ediyorlardı. On sekizinci yüzyılda mallarına el konulan bir yeniçeri ağasında günde 12.500 akçe gelir sağlayan esamiler bulunmuştu. Bunların çoğu ölen ama adları bordrolardan silinmeyen yeniçerilere aitti. Bu sahtekarlığı önlemek çabaları hep sonuçsuz kalıyordu. Bütün yeniçerilerin padişahın savaş ordugahına gelip de onaylattırmaları yolu bile esami sahiplerinin kurnazliklarıyla baltalanmışti. Sistemin bu sahtekarligi ve spekulasyonu davet eden yanı pek çok cesur ve dindar yeniçeriyi rahatsız ediyordu.trefi liyakata değil,ilişkiye bağlıydı.Yinede bu çürümekte olan leş zaman zaman uyanıp harekete geçebiliyordu.

1799'da Akka'da Fransızlarla savaşta olduğu gibi özellikle kendi çıkarlarını savundukları zaman yerel yeniçeriler o eski cesaretlerini ortaya koymuşlar ve kentin İngiliz komutanı Sir Sidney Smith'i ateş altındaki dirençleriyle şaşırtmışlardır.

Yabancılar için, yeniçerilerin bu tutumu çelişkili hatta şaçmaydı. Yeniçerilerin Avrupa silahlarını reddetmeleri kişisel çıkara bağlı değildi pek çoğu bunların devlet içindeki durumlarını ve güçlerini yükselteceklerini görüyordu.onların en çok karşı çıktıkları kendi görüntüleriyle çelişiyordu. Bu da öncelikle göğüs göğüse savaştı.bir savaşçı sınıfı olarak şeref duyguları kılıç, mızrak, hanç ve nacak kullanımına bağlıydı.Düşmanları olan sultan II.Mahmud bile,"Taburlamızın sıkı saflarıyla karşılaşan düşman bu müslüman kahramanların nacakları karşısında pes etmişlerdi," diyordu. Burad kahramanlık biresysel çatışma geleneğine bağlıdır.Yeniçeri kahramanların sarıkllarına taktıkları üç dört tüy ya da çelenk yanlızca üstün bir düşman karşısında gösterilen kahramanlıkla elde edilebilirdi.Ocağın diğer sistemi ve her gece anlatılan kahramanlık hikayeleri savaşta gösterilen cesaret üzerineneydi.Kişisel cesaretin vurgulanması yeniçerilerin çarpışma yöntemlerini belirliyordu;oysa komutanları onları başka bir şekilde kullanmak istemekteydiler.(İlginç bir paralellikle Avusturya ordusuda yeniçeri tuğlarının karşıtı olan ve elde edilmesi pervasız bireysel cesaret isteyen Maria Theresin Nişanını kazanmak için yanıp tutuşan genç subaylar tarafından kısıtlanacaktı.)

Yeniçeriler için ok yada tüfek gibi silahlar savaşın başında kullanılırdı.Avrupa ordularının her askere bir tüfek ve bir süngü vermeleriyle kişisel cesareti ortadan kaldırdığı düşüncesindeydiler. Soğuk çelik geleneğini bozduğu için süngüye karşı çıkıyorlardı. Süngü askeri saf içinde tutan ve 'doğal savaşçı ateşliliğini' bastıran bir araçtı. Türkler süngünün önceki biçimi olan uzun kargıyı da geliştirmiş değillerdi. Kargıların savunma yada saldırı amacıyla toplu bir halde kullanılması on yedinci yüzyılın Batı Avrupa savaş biçimini hazırlamıştı.William McNeil The Pursuit of Power adlı eserinde (Oxford,1983) bunun 'şiddetin bürokratlaştırılması' diye adlandırdığı süreci yarattığını ileri sürmüştür:

Bu en azından ilke olarak bir komutanın savaşta 30.000 askerin hareketini denetim altında tutmasını sağlayan geliştirilmiş bir savaş sanatı ortaya çıkmıştır. Çeşitli donanıma sağip ve çeşitli savaş eğitimi görmüş olan askerler düşmanın karşısında manevra yeteneğine sahip olmuşlardır.Generalin komutlarına yanıt vererek beklenmedik bir durumdan yararlanıp savaş alanında durumu kendi lehlerine çevirebiliyorlardı. Diğer bir deyişle Avrupa orduları merkezi bir sinir sisteminin karşıtını geliştirerek ve farklılaşmış diş ve pençeleri teknolojik olarak harekete geçirerek hayvanlar aleminde bir üstün dereceye çıkma eylimini hızla tamamlamıştır.

Yeniçeriler Avrupa savaş biçiminin nasıl olduğunu savaş alanlarında kendi gözleriyle görmüşlerdi ve bunu istemiyorlardı. Böylece yeniçerilerin 'reform'un getirecekleri konusundaki düşünceleri doğruydu. Örgütlenmiş şiddet olayları tekelini elden kaçıracakları mali olarak pazar değerleri düşücek ve temel güvenlikleri tehdit altına girecekti. Ayrıca değişim isteklerini kabul ederlerse Allah'ın seçilmiş askerleri olamayacaklardı. Bunlar yanlızca yeniçerilerin kendi görüşleri değildi, on sekinci yüzyılda ortaya atılan on iki kadar reform planının hepsindede yeni bir radikal yenilik getirmek yerine yeniçerilerin eski niteliklerini yeniden kazandırmak hedeflenmişti. Gerçekten de geleneksel Osmanlı savaş becerisi dramatik başarılar yaratabiliyordu ve bir tek zafer bile birçok yenilgiyi örtebiliyordu. Böylece Belgrad'ın 1717'de kaybından sonra 1739'da yeniden ele geçirilmesi hayırlı bir işaret olarak görülmüştü. Osmanlı geleneği hala kafirlerin bütün askeri sanatlarını altedebiliyordu.

Yeniçerilerin Anadoluda 7 milyon ve Başkentte 120.000'den fazla olan bektaşi dervişleriyle ilişkilerin kendilerine halk içinde bir destek temeli sağlamaktaydı. Pek çok yeniçeri, heterodoks  İslamın belirli bir tipi olan bektaşi inançlarını benimsemişti.

"Biz dünyanın başlangıcından beri müminiz.O zamandan beri Allah'ın birliğini kabul edriz ve bı-u yolda baş vermeye hazırız. Biz ilahi ışığın çevresinde dönen pervaneleriz, biz okadar çokuz ki parmakla sayılamayız, kaynağımız asla kurumaz."

Bu süslü sözcüklerin arkasında her türlü kafir yeniliği karşısında asla adım atmayan "İslamın Allah tarafından seçilmiş askerleri" görüntüsünün yattığı kesindi. Sadece Arap çöllerinin Vehhabileri böylesine inatçı bir şiddetle konuşuyorlardı. Yeniçeriler tüm yozlaşmalarına karşın hala bütün Osmanlıların ideali olan gazileri temsil etmekteydi. Sultan Süleyman günlerinden bu yana geçen zaman içinde savaşmak istememelerine, sefere çıkmak için kentin rahatından vazgeçmemelerine karşın yeniçeriler bir kere uyandırıldımı hala eskisi kadar kahramanca savaşabiliyorlardı. 1711'de Prut'ta saldırıyı başlatan bir tek yeniçeri onların geleneksel ruh ve cesaretlerinin en tipik örneğiydi. Böylece adlarıyla hemen hemen birlikte anılan yolsuzluklara ve kanunsuzluklara karşı evrensel bir nefret duyuyorlarsa da, yeniçeriliğin reformalar sonunda eski görkemine kavuşacağı konusunda yayhın bir inanç da vardı.

İlk kapsamlı reform programını yapan,1789'da amcası I.Abdülhamitin yerine tahta geçen genç sultan III.Selim'dir.Selim tahta çıktığında devraldığı Avusturya ve Rusya ile savaş bir iki önemli zafer karşın felaketle son bulmuştu. Hem babası III.Mustafa hemde amcası değişiklikten yana olduğu için Sultan Selim gençliğinde Tott tarafından geliştirilen yeni topları görmüştü.Tahttaki ilk yılında Avusturya karşısında aldığı yenilgi kendisini değişiklik yapmaya götürmüştü. Ancak geleneksel sultanlık hakkını kullanacağı yerde imparatorluğun ileri gelen kişilerine danışmak üzere uzun zamandır ithal edilen meclis kavramını canlandırmıştı. Yazılı rapor istediği reform yanlılarından birkaçıyla Sadrazam Koca Yusuf Paşa dışında hiçbirinin fazla bir savaş deneyimi yoktu. Ve fikirleri sorulan iki Avrupalı -Bertrand adında bir Fransız topçu subayı ve İsveç sefaretinde başmütercim olan Ermeni D'ohsson- dışında kimse Avrupa Orduları hakkında bilgiye sahip değildi.

Bertrand istenen sonucun alınması için bir ferman yayınlamasını söyledi. Mecliste kuramların uygulamaya dönüşmesini sağlayacak fazla bir şey yapılmadı. D'Ohsson yalnızca yeni modern bir orduyla eski birliklerin yanyana olması için 'paralel Kurumlar' yaratacaksa reformun yararlı olmayacağını söyledi.Yeniçerilerin eski disiplinsizlikleri. Dizgin altına alınamadığı taktirde önemli hiçbir şey elde edilemezdi. Bu danışma olayından bir kaç ay geçtirkten sonra eski birliklerde sipahilerde ve yeniçerilerde reform yapılması bir öneri yağmuru başladı. Bunların padişaha verilen en az gerçekçi ve en tutucu öğütlere dayandırıldığı görülüyordu. Yeniçerilere gerekli saygı göterildiği taktirde hemen disiplini kabul edecekler ve bir kere daha eskinin sadık ve korku salan askerleri olacaklardı. Bunlara düzenli ve arttırılmış bir aylık ödenmeliydi. Ayrıca yeniçeriler gerçek bir müminler olarak kafirlerin öğretilerini kabul etmeyeceklerinden eğitim verecek Avrupalı subayların Müslüman olmaları gerekiyordu.

Bunun sonucunda yeniçerilerin aylıklarında ve yaşam koşullarında önemli iyileştirmeler yapıldı; padişah zorla yaptıramadığını iyi niyetle yapmaya çalışıyordu.Yarım yüzyıldan beri ilkkez üç aylıklar hiçbir kesinti yapılmadan zamanında ödendi. Yeniçerilerin başkentteki kışlaları büyütüldü ve onarıldı.Padişah çoktan terkedilmiş bir uygulamayı başlatarak cülus bahşişinide ödedi. Ama yeniçeriler diğer reform önerilerini geçmişte yaptıkları gibi yine ayaklanmayla karşıladılar. Avrupa modeli tüfek ve süngü verilmeye kalkışıldığı her seferinde karşı çıktılar. Müslüman olmuş olsa bile herhangi bir eğitmen kendilerine yeni bir silah öğrettiği taktirde başının uçurulması tehdidiyle karşı karşıyaydı. Ayrıca birlikteki varolmayan ya da artık işlevleri kalmamış üyelerin temizlenmesi çabalarının da olumlu bir etkisi olmadı. Aylık alma işi düzene girdiği için esami defterleri artık daha iyi bir yatırım aracı olmuştu; II.Selim'in hükümdarlığın sonunda yeniçeri sayısı hemen hemen iki katına çıkarak 109.000'e varmıştı.

Padişahın yeniçerileri ele alışında sanki hiç başarı beklemiyormuş gibi sıradan geleneksel bir benimsediği görülmekteydi. Padişahın en büyük girişimi Allah'ın Talimi Askerleri olan Nizam-I Cedid ordusunu kurmasıdır. Bu ordunun temeli Koca Yusuf Paşanın kuzeyde Rus seferindeyken ele geçirdiği bir grup Alman ve Rus asker kaçaklarına dayanır. Bu askerlere ele geçirilen Rus silahlarını kullanarak ve Avrupalı üniformalarına benzer giysiler giyerek bir eğitim birliği olmayı kabul ederlerse, canlarının bağışlanıp ayrıcalıklar tanınacağı teklif edilmişti. Bu tutsaklar mangalar oluşturdular, Avrupa askeri talimnamelerinde yer alan tüm yenilikleri gösterdiler. Sadrazam savaş sonunda bu oyuncak ordusuyla başkente döndü ve padişah birliğin manevralarını ve atışlarını ilk kez gördü.1792 yılında bu küçük orduya ilk kez Türkler alındı; bunlar başkent sokaklarından toplanmış 100 kişi kadardı.Sadrazamın adamları geçmişte askeri deneyimi olmayanları ve geleneksel askeri birliklerle ilişkisi bulunmayanları seçmeye özen göstermişleri. Bunlar bir zamanlar de Tott'un topçusu için eğitim alanı olan Levent Çiftliğine yerleştirildiler.

Bu arada sadrazamın oyuncak ordusunu oluşturan Rus ve Almanlar gelenleri eğittiler. Bu arada yeni ordu için yeni kışla inşasına başlanmıştı ve kışlanın boyutlarından daha pek çok kişinin bu yeni orduya katılacağı anlaşılıyordu. Bu küçük (ama hayli tartışmalı) gücün varlığını gizlemek için geleneksel orduyla her türlü bağdan uzak duruluyordu. Talimli askerlerin kendi yönetimleri hazinesi ve gelirleri vardı. Padişahın bu yeni orduya sağladığı iltizamlarla gereksinimlerin tümü karşılanıyordu.

Talimli Asker yöneticileri batı Avrupa'dan subay getirtebiliyor ve işe başladıkları o farkı üniformalar yerine yeni üniformalar hazırlatabiliyorlardı. Asker sayısı yine İstanbul sokaklarından toplananlarla 200'e çıkarıldı.Bu küçük birlik iki yıl süreyle gözlerden uzak olarak Fransız komutanları tarafından eğitildi.1794'te 1.600 kişilik alay mevcuduna varılınca ordu resmen açıklandı; Talimli Asker sayısının kısa zamanda 12.000 kişiye yükseltilmesi bekleniyordu. Resmen Bostancı Ordusu Tüfekçileri adını alan bu birliğin yeniliği gözlerden saklanamıyordu.Osmanlı tarihinde Talimli Asker ordusunun yaratılmasını haklı göterecek benzerleri varsa da, padişah bunları kamuoyu önünde dile getiremezdi. Bunlar yeniçeriler olacaktı.

On dördüncü yüzyılın yeniçerileri devşirme yoluyla Osmanlı toplumunda kökleri olmayan insanlardan seçilmişti; Talimli Askerlerde toplumun dışından seçilmişti. Çoğunu İstanbul sokaklarının işsiz güçsüzleri ya da kırsal Anadoludan beyleri veya yerel ayan tarafından gönderilen çiftlik işçileri oluşturuluyordu. İlk yeniçeriler nasıl kendi özel savaş biçimini geliştirmişlerse Talimli Askerlerde kendi yöntemlerini geliştirmekteydiler. Nizam-I cedid ordusun iki aylıklı safları milyonlarca Türk köylüsüne açık olduğu için başvuru sayısı fazlaydı ve çok geçmeden istenen sayıya ulaşılmıştı. Levent Çifliğindeüç kışlalı, iki camili ve okullu bir koloni kuruldu.Terziler Fransız çizgilerine yakın kırmızı şalvar ve ceketle kırmızı Bask beresinden oluşan üniformaları dikmeye başladılar. Yeni ihtilalcı hükümetin Paris'ten gönderdiği Fransız subayları hem eski Avrupa savaş biçimini hemde yeni Cumhuriyet hükümeti tarafından geliştirilen yeni örnekleri öğretiyorlardı. 1799'da yine kentten uzakta Üsküdar'da ikinci bir alay kuruldu. Ertesi yıl bunlar Kadıköy'deki yeni kışlalarına taşındılar. Bunların Levent Çiftliğindeki ilk alaydan ayrılmaları için üniformaları açık mavi rengindeydi. Yeni askerlerin tümü Anadolu köylerinden geliyor ve bunların ailelerine bir bedel ödeniyordu. Böylece bunlar Sultan III.Selim'e önerilen yeni devşirmeler oluyorlarsa da, on dördüncü yüzyıldan bu yana ilk özgür doğmuş Türklerden kurulma bir ordu olacaklardı.

Nizam-I Cedid ordusu bundan sonra hızla gelişti.1799'daki 4.300 kişi 1801'de 9.200 olmuştu;1806'da Anadoluda büyük bir seferberlik hamlesinden sonra başkentin çevresindeki kışlalarla Avrupa ve Anadolu'nun çeşitli garnizon kentlerinde 22.500 kişi silah altına alınmıştı. Bu oyuncak ordu etkinliğini 1799'da Akka'da ve Rosetta'da Fransız ordusunu abluka altına alarak göstermişti. Ancak yeniçeriler Talimli Askerlerle bu ilişkileri olsun istemiyorlar, ne onların yanında çarpışıyorlar ne de aynı kampı paylaşıyorlardı. Osmanlı safları arasında kırmızı ve mavi ünformalar görüldükçe nefret ve kuşkuda artıyordu. Ne varki bu kadar hızla gelişince Nizam-I Cedid ordusunda iyi eğitimli ve disiplinli bir kuvvet olma planından uzaklaşmıştı. 1797'de 2.000 askerin başında yirmi yedi subay vardı; dört yıl sonra asker sayısı bunun dört katına ulaştığı halde subay sayısında bir değişiklik olmamıştı.Ordu en yüksek rakamına eriştiğinde 1.500 subay vardı ve hiçbir ordu kalitesinden kaybetmeden komutanlarını bu kadar hızla arttıramazadı.

Yeni subaylar kendilerinden öncekiler kadar eğitilememişlerdi.Yeni orduya gimek için rekabette artmış üst düzey Osmanlılar tanıdıklarını subaylar arasına katmak için nüfus kullanmaya başlamışlardı. Yeniçerilerin disiplinsizlik, haraç ve soygunculuk gibi sorunlar yeni orduda da görülmeye başladı. Bertrand'ın işaret ettiği gibi sorun yeterli kontrol olmayışından kaynaklanıyordu. Nizam-I Cedid ordusu çok geçmeden yeniçerilerin izlediği yolda gitmeye başladı. Günlük talimler aksatıldı, kışladaki asker sayısının çokluğu nedeniyle yararlı manevralar yapılamadı. Askerler kırsala çıktıklarında yasa dışı davranıyorlar, yol boyundaki köyleri yağmalıyorlardı; bu nedenle daha uzun süreler kışalalarda tutulmaya başlandılar.Çok geçmeden iki yüz yıl önce yeniçerilerde olduğu gibi 'askerlik şerefine aykırı olmayan bir iş' yapmalarına izin verildi; evlenmeleri yasak olduğu halde pek çoğu yerel kadınlarla ilişki kurdular.

Büyük emeller, büyük yatırımlar ve sonunda sınırlı sonuçlarla aynı hikaye Osmanlının yeni orduyu donatması içinde söylenebilir. Padişahın hem modern orduyu kurmakta hemde bunların savaştaki ihtiyaçlarında hedefi, kendine yeterlilikti.1792'de Fransa, İngiltere ve İskandinavya'dan silah ve teçhizat ithal edildi; ancak Nizam-I Cedid büyük gelirleri Osmanlının kendilerininde yapacakları şeyleri satın almaya harcandı. İhtilalci Fransa hükümeti Tophane'deki eski cephanelikte modern bir silah fabrikası kurulması için Valence'teki silahhaneden 70 ustayla makina göndermeyi kabul etti. Levent Çiftliği ve Dolmabahçedeki tüfek atölyeleri kuruldu.Çok geçmeden her kışlaya bir top fabrikası eklenince bütün ülkeler bu olası karlı pazardan pay kapmak için rekabete başladılar.

Her top fabikasında Avrupa' nın en iyi silah fabrikalarından getirtilen makineler varsa da, üretim Avrupa'daki benzer fabrikaların standartına erişemedi. Görevli memurlar yabancı uzmanlara her an güçlük çıkarıyorlar, ülkeye teknisyenlerin tümünü almıyorlar, nitelikli türk işçilerinin kullanımını engeliyorlar, hatta yanlızca kapris sonucunda üretimiş silahları kabul etmiyorlardı. Osmanlıların yabancılara olan bu öfkesi Avrupalıların çoğu için anlaşılabilir bir şey değildi. Buna karşılık 1794'te bütün makineleri su gücüyle çalışan dev bir yeni barut fabrikası çok başarılı olmuştu. Ama bunun başında bir ermeni vardı yani dışardan değil işerden biri ve daha önemlisi fabrika ileri gelen Osmanlıların yardımıyla kurulmuştu. Fabrika çok geçmeden Osmanlı donanmasının, yeniçerilerin ve tüfekçilerin gereksinimşerini karşılayacak duruma geldi. Osmanlı topçusunun en büyük zafıflığı barutun kalitesi olduğundan,bu çok önemli bir ilerlemeydi.

İmparatorluğa bir silah sanayinin getirilmesi böyle güçlüklerle doluydu ve III.Selim'in hükümdarlığında sınırlı sonuçlar elde edilirdi; Osmanlılar pek çok modern araç gereç için yabancılara bağımlı kaldılar. Yeniçeriler daha sonra Sultan III.Selim'I tahttan indirdiklerinde bu fabrikalardan bir kısmını imha etmişlersede, ayakta kalan diğerleri imparatorluğun sonuna,hatta daha ötelere kadar devam edecek bir silah sanayinin çekirdeklerini oluşturdular.1807 ilkbaharında padişahın elinde -kağıtta olsa-devlet içindeki muhalif güçleri bastıracak askeri bir güç oluşmuştu.

Kentteki kışlalarda 20.000 Talimli Asker vardı ve ayıca eski birliklerden 5.000 topçu kendisine sadıktı.Yeni gemilere ve daha iyi ücrete ve emeklilik koşullarına kavuşan Osmanlı donanması da Nizam-I Cedid'den yararlanmıştı.Ancak herhangi bir başarılı Osmanlı hükümdarının gerekli niteliği olan talih Sultan Selim'den uzaklaşmıştı. Arabistan'da dünyanın kötülüğüne duyduğu nefretle bağnazlaşan Vehhabi mezhebi İslamı ateş ve kılıçla arındırmak için büyük bir ordu kurmuştu. Pek çok kişi bunu İslam çağının ilk yüzyılında Peygamber'in Arabistan'dan çıkan ordularıyla bir tutuyordu.Vehhabiler için Mekke ve Medine kutsal kentlerinde refah içinde yaşamak dine küfürdü, yeni bir Sodom ve Gomore yaratmaktı.

Vehhabiler 1804'te Medine'yi aldılar, sonra savaşı Bağdat kapılarına götürmek üzere kuzeye yöneldiler.Vehhabiler lideri Abdullah İbn Suud ertesi yıl Vehhabi inançlarını kabul etmedikleri sürece hacıları Mekke'ye sokmadı.1806'da hacılar Vehhabilere boyun eğdiler ve kente girişlerine izin verildi. Hacıların koruyucusu olan Osmanlı artık halkının güvenliğini sağlayamıyordu.Abdullah 1807 Şubatında kutsal Mekke kentine girdi, askerlerine imha ve yağmalama izni vedi. Kentte Kuran'ın öğretilerine uygun olmayan herşey yakılıp yıkıldı. Lükse düşkün olan Mekkelilere basit entariler giydirildi.Abdullah cuma hutbesinde Selim'im yerine kendi adının konmasını emretti bu, islamiyetin en kutsal yerinde bir aşağılamaydı. Sultan Selim'in saygınlığına ağır bir darbe indirilmişti. Üç yüzyıldan uzun süredir Osmanlı sultanı dindar Müslümanlar arasında 'kutsal Yerlerin koruyucusu' olarak anılırdı.Osmanlılar tehlikeli hac yolunu mümkün olduğu kadar güvenilir kılmak için yıllarca askerlere ve kalelere yatırım yapmışlardı.Şimdi padişah hacıları İslamın kutsal kentlerinden geri çeviren bir isyancıyı önleyemiyordu ve bu hakaret her cuma günü kamuoyuna bildiriliyordu. İstanbul'da kutsal kentlerin kaybını sultanın 'kafir yeniliklerine' karşı ilahi bir misilleme olduğu söylentileri yayılmıştı. Yeniçeri kışlalarında ve yamakların koruduğu Boğaziçi kalelerinde padişahın gelenek ve dini çiğnediği, bunun bedelini ödeyeceği kulaktan kulağa fısıldanmaktaydı.

 

KAYNAK : Osmanlı üzerine çeşitli kaynaklardan derlenmiştir.
hm-btn.gif (208 bytes)
EYLEM MAYIS.2002