|
|||
Ankara Kriterleri ve Avrupa Birliği |
|||
Doç. Dr. Kutlu
MERİH |
Giriş : Avrupa Birliği, II. Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa Ulus-Devletlerinin tekrar savaşmalarını önlemek ve ABD tarafından sağlanan ekonomik kalkınma yardımlarının rasyonel ve etkin dağıtımını gerçekleştirmek içim Avrupa federalistleri tarafından gerçekleştirilimiş bir Uluslararası kuruluştur. Başlangıçta altı devlet arasında gerçekleştirilen bu kuruluş alışılagelen uluslararası (Intergovernmental) yaklaşımdan farklı olarak bir Uluslarüstü (Supranational) otorite olgusunu öngörmüş ve sonradan katılımlarla üye ülkelerin sayısının onbeşe genişlemesi ile AB nin üye devletler üzerindeki otoritesi giderek yaygınlaşarak derinleşmeye başlamıştır. Avrupa Birliği görünüşte Avrupalı olan her devletin katılımına açıktır. 1990 sonrasında kuruluşun bir politik birliğe dönüşme sürecine girmesi ile bu katılım Kopenhag Kriterleri olarak adlandırılan siyasi ve ekonomik kriterlerin aday üye devletler tarafından gerçeklenmesine bağlanmıştır. Görünüşte demokrasi ve liberallik öngören bu kriterler gerçekte Avrupa Birliği üye ülkelerini bir çoğunun henüz modernleşemediklerini ve ortaçağ kurum ve değerlerinden kurtulamadıklarını maskelemektedir. Üye ülkelere azınlık hukuk ve insan hakları görünümü altında dayatılan bu kriterler, katılacak olanlara ortaçağ federatif yapı ve değerlerine uyum sağlama mecburiyeti getirmektedir. 1963 den bu yana Birlik ile bir tür ortaklık ilişkisi içinde olan ve 1996 yılı başında bir Gümrük Birliği ortaklığını başlatmış olan Türkiye'nin tam katılımı için önüne bu kriterler engel olarak konulmaktadır. Bu çalışmada Türkiye'nin Kopenhag Kriterlerine uyup uymadığını değil, Avrupa Birliği'nin, modern bir toplum olmanın temelini oluşturan Ankara Kriterlerine uyup uymadığını irdeleyeceğiz. I - Bir Modernleşme Projesi Olarak Türkiye Cumhuriyeti Türkiye Cumhuriyeti, temel politik yapısı cumhuriyet olan laik, demokratik bir ulus-devlettir. Bu devlet, I. Dünya savaşı sonrasında Osmanlı İmparartorluğu ile yapılan Sevres Antlaşması'nın koşullarını tanımayarak ve İstanbul yönetimine başkaldırarak Ankara'yı kendine başkent olarak seçen ve Müdafa-yı Hukuk hareketlerini organize ve disipline ederek bunu bir Kurtuluş Savaşı haline dönüştüren Kuva-yı Milliye hareketinin başarılı askeri operasyonları sonucunda, 1923 Lausanne Antlaşması hükümleri gereğince, Misak-ı Milli sınırları içinde kurulmuştur. Zafer sonrasında toplanan Lausanne Konferansında, Müttefik Devletler karşısında Türkiye, sınırlarını, egemenliğini ve hukuki varlığını uluslararası olarak tescil ettirmiş ve Batı'nın üstünlüğüne ilk defa meydan okuyan bir Müslüman devlet olarak kurulduğu andan itibaren dünyanın ilgisini çekmiştir. Osmanlı Devleti savaşa girdiğinde 4 milyon kilometrekare olan Türkiye toprakları Lausanne Antlaşması (1923) ile 770.000 kilometrekareye indirgenmiştir. Bunun anlamı şudur: Türk ulusu egemenlik hakkını kazanabilmek için ağır bir toprak kaybına razı olmuştur. Türk Ulusal Devletinin uluslararası alanda hukuken tanınmasını sağlayan Lausanne Konferanslarında en şiddetli ve uzun süren tartışmalar Kapitülasyonların kaldırılması ve ulusal egemenlik hakkının tanınması üzerine yaşanmıştır. Türk delegasyonu bu hakkın kazanılabilmesi için Musul gibi haklı olduğumuz konuların sonra çözümlenmesine dahi razı olmuşlardır. Türkiye Cumhuriyetini kuran Kuvay-ı Milliyeciler yalnız bir ulus-devlet kurmakla kalmamış, aynı zamanda insanlık tarihinin en radikal politik ve kültür devrimini de ilk yirmi yıl içinde gerçekleştirmiş ve bir Modern Laik, Demokratik Cumhuriyet yaratmışlardır. Lausanne Antlaşamasının hemen sonrasında Cumhuriyet ilan edilmiş ve Ankara Kriterleri adını vereceğimiz temel altı ilkenin karakterize ettiği özgürlükçü modern bir toplumun inşasına girişilmiştir. Bu ilkeler Cumhuriyet anayasalarına da yerleştirilmiştir.
Bu ilkeler kanımızca herhangi bir modern toplumu da karakterize eden kriterlerdir. Türkiye Cumhuriyeti insanları, herhangi bir sosyopolitik oluşumun modern olup olmadığını bu kriterler çerçevesinde değerlendirir. Bu ilkeler laik, demokrat, insan haklarına dayanan, insanları bir ulus olarak kaynaştıran, devleti ulusuna karşı sorumlu yapan, toplumun gelişmesini engelleyen köhnemiş kurum ve düşüncelerin radikal bir şekilde aşılmasına olanak sağlayan değişime ve gelişime yönelik kriterlerdir. Türkiye kısıtlı ekonomik kaynak ve olanakları ile bu kriterleri uygulamaya çalışırken, zengin ve gelişmiş bir çok Avrupa Birliği üyesi ülke bu kriterleri sağlamaktan çok uzaktır. II- AB ve Kopenhag Kriterleri Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC), 1957 Roma Antlaşması ile altı Avrupa devleti arasında kuruldu. Bu, korumacı bir tarımsal sistemi entegre etmeyi amaçlayan bir ortak pazar oluşturma düşüncesi idi. İlk altı devlete katılan yeni devletler ile üye devlet sayısı onbeşe yükseldi. 30 yıl kadar bu konuda yeni bir antlaşma üretilmedi. Geçtiğimiz 10 yıl içinde ise bir antlaşmalar yağmuru altında bu ekonomik topluluk giderek bir politik birlik hatta bir "Süperdevlet" haline dönüştürülmektedir. Bu anlaşmalar, geliştirilen pojenin rasyonel ekonomik bir yapıdan vizyoner politik yapıya doğru kalitatif bir değişimini öngörüyordu. Bütün kalitatif yapılar gibi sınırları ve boyutları konusunda kesin ifadeler kullanmak giderek olanaksızlaştı. Böylece başlangıçta bir serbest ekonomi bölgesi oluşturmayı hedefleyen süreç giderek bir Avrupa Süperdevleti oluşturmaya dönüşmeye başladı. 1987 Tek Avrupa Senedi, 1992 Maastricht Antlaşması, 1998 Amsterdam ve 2000 Nice anlaşmaları ile böyle bir süperdevletin kurumsal yapısını ve uluslarüstü otorite ilişkilerini şekillendirilmeye başladı. Proje mimarlarının ufak adım stratejileri konusunda son derece usta oldukları gözlenmektedir. Önce Almanya ve Fransa'nın kömür ve çelik endüstrilerini biraraya getirerek yeni bir dünya savaşını engelleyelim dendi. Bundan sonra entegre olmuş kömür ve çeliğin doğurduğu bütün yararlardan faydalanmak için bütün ürünlerde bir ortak pazar yaratalım fikri gelişti. Sonra Roma Antlaşmasının sağladığı olanaklardan yararlanmak için, mal, hizmet ve kapital akımları için merkezleştirilmiş tek bir kural oluşturma otoritesi ile düzenlenen tek iç pazar oluşturalım düşüncesi ağır bastı. Böylece Tek Avrupa Senedi (Single European Act) ortaya çıktı. Tek pazarın yararlarından faydalanabilmek için tek bir para biriminin geçerli olması uygun görüldü. Bu da Maastricht Antlaşmasını getirdi. Avrupa Parasının yararlarından tam faydalanabilmek için, hukuki kimliği olan, tek bir dış ve güvenlik politikası olan ve birliğin hukukunu ve çıkarlarını birlik hudutları dışında savunacak bir birlik ordusu olmasının yararlı olacağı görüldü. Bu da Amsterdam antlaşması ile gerçekleştirildi. Politik Birlik, Ekonomik ve Parasal Birliğin bütün yararlarından faydalanabilmek için kaçınılmaz bir gelişme olarak ortaya çıktı. Bu Amsterdam antlaşması ile kısmen gerçekleştirlimişti. Şimdi birliğin hem genişlemesinin hem de derinleşmesinin sağlıklı bir gelişme için kaçınılmaz olduğu düşünülüyor ve bu da Nice Antlaşmasının konusunu oluşturuyor. Burada Doğu ve Güney Avrupa ülkeleri, öncülerle rekabet etmeyecek koşullarda birliğe kabul edilerek Franco-German bir ittifakın kontrolu altında tutulmaları amaçlanıyor. Fransız ve Alman politikacılar artık "anayasal bir federasyondan oluşan bir federal süperdevlet" oluşturmaktan ve bunu gerçekleştirecek "gelecekteki antlaşmalardan" söz etmeye başladılar. Nice antlaşması ile deklare adilen Avrupa Temel Haklar Şartı, bu tür bir anayasının temelini oluşturacak gibi düşünülüyor. Ulusal vatandaşlık statüleri yerine Avrupa Vatandaşlığı statülerini geliştirmekten sözediliyor. Ve Maastricht Antlaşması ile vaz edilen "subsidiarite" ilkesi yardımı ile ulus-devlet aradan çıkartılarak üst otoriteler ile alt yönetim birimleri arasında doğrudan ilşkiler kurulması öngörülüyor. Bundan sonraki antlaşmalar Franco-German hakimiyeti pekiştirerek bunların liderliğinde bir Yarı-Federal Avrupa Birleşik Devletleri'nin oluşumuna yol açacaklar. Böylece Avrupa insanları kendilerini, oluşumunun farkında bile olmadıkları bir modern Karolenj Hanedanı veya Kutsal Roma Germen İmparatorluğunun vatandaşı olarak bulacaklar. Türkiye ve AB Türkiye Cumhuriyeti 1963 Ankara Antlaşması ile, 1957 Roma Antlşaması ile kurulmuş olan Avrupa Ekonomik Topluluğuna katılmak istemiş, bunun için bir geçiş ve adaptasyon dönemi öngörülmüş, 1987 katılım müracaatı reddedilmiş, 1987 de AET, Tek Pazar Antlaşması (Single European ACT) ile politik birliğe yönelen AET, 1992 Maastricht Antlşaması ile egemenliklerin merkeze devredildiği bir politik birlik haline dönüşmüş, 1997 Luksenburg zirvesinde Türkiye'nin aday ülkeler arasında olmadığı belirtilmiş, buna Türkiye'nin verdiği reaksiyon Avrupa'nın stratejik öncelikleri ile uyuşmayınca Türkiye'ye 1999 Helsinki zirvesinde adaylık statüsü tanınmış fakat adaylık görüşmelerine başlanmamış, 2001 Nice zirvesinde Türkiye adaylık görüşmelerine 2005 yılından sonra başlanabilecek ülke olarak deklare edilmiştir.
Türkiye'ye karşı gösterilen olumsuz yaklaşımın gerekçesi olarak Türkiye'nin 1993 Kopenhagen zirvesinde belirlenenen demokrasi ve insan hakları kriterlerine uymadığı öne sürülmektedir. Burada kilit sözcükler Demokrasi ve İnsan Hakları dır. Bunlar gerçekte feodal-federatif uzlaşmaları ve ortaçağ kurum ve değerlerine saygıyı talep etmektedir. Avrupa Birliğinin, ne ekonomisi, ne demokrasisi, ne insan hakları uygulaması Türkiye düzeyinde olmayan ve olamıyacak olan eski Doğu Avrupa ülkelerinde bu koşulları aramayışı, aday ülkelerin eşit koşullarla kabul edileceği deklare edildiği halde Türkiye için sürekli farklı yaklaşımlar getirilmesi, kriterlerin cididiyeti, samimiyeti ve tutarlılığı konusunda kuşkular yaratmaktadır. Yine de bu Avrupa Birliğinin kendi sorunudur. Kiminle nasıl ortaklık kuracağına kendisi karar verecektir. Ciddi, samimi ve tutarlı olmak veya olmamak kendilerini ilgilendiren bir politik tercihtir. Buna karşılık aynı haklar Türkiye için de sözkonusudur. Avrupa Birliği, bu günkü hukuk ve meşruiyet yapısı ile laik, demokratik ve cumhuriyet olamamış, Ankara Kriterlerine uymayan bir politik projedir ve kanaatimize göre Türkiye ile Ankara Kriterleri olarak tanımladığımız aynı modernlik kriterlerinde birleşmiyen bir olgudur. III- Türkiye Cumhuriyeti Ulus-Devletinin İdeolojik Temelleri : Ankara Kriterleri Türk Modernleşemesi, Halk iradesine dayanan Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1920 de kurulması ve ilki 1921 de kabul edilen Anayasalar sistemi ile başlar. 1921 Anayasası, bir Kurtuluş Savaşını aşırı yetkilerle donatılmış bir Meclis yönetiminde gerçekleştirmeyi öngördüğünden gerçek modernleşmenin başlangıcı olarak 1924 Anayasası kabul edilir. 1924 Anayasası ilan edildiği tarihten itibaren bir çok kez değiştirilmiştir. Bu değişiklikler sırasıyla 1928, 1931, 1934, 1937 (iki kez.), 1945 ve 1952 yıllarında yapılmıştır. Sözü geçen değişikliklerin hemen hepsi konumuzu ilgilendirebilir. Bunlar arasından özellikle ikisi konumuza doğrudan doğruya bağlıdır: 10 Nisan 1928 "laiklik tadilatı" ve 5 Şubat 1937'de CHP'nin altı umdesi (Ankara Kriterleri) ni Anayasanın ikinci maddesine geçiren değişikliklik. 1950 ler sonrasında gerginleşen politik koşullar nedeniyle yapılan Askerİ müdahahleler sonucunda yapılan 1961 ve 1982 Anayasaları temel modernleşmeci örgülerini korumuş ve Cumhuriyetin temel değerlerine sadık kalmışlardır. Bu sadık kalınan temel değerleri ANKARA KRİTERLERİ olarak adlandırıyoruz. Türk Anayasalarının ideolojik örgüsünü kısa bir inceleme içine sığdırmak imkansızdır. Burada, bunların modernleşme açısından ne anlama geldiklerini belirlenmeye çalışacağız. Temel Altı İlke (Ankara Kriterleri) 1. Ulusal Egemenlik (Cumhuriyetçilik) İlkesi
a)Avrupa ülkelerinin ve Türkiyenin Tarihsel gelişme sürecleri karşılaştırıldığında, bu ilkenin, Türkiye için tarihi bir özellik taşıdığı ve modernliğin temel aksiyomu olduğu kolaylıkla görülebilir. Ulusal Egemenlik ilkesinin ideolojik sırada baş yeri işgal etmesi uzun bir tarihsel oluşun ürününüdür. Osmanlı imparatorluğu içinde milletlerini en son olarak vücuda getirenler Türkler olmuştur. Ulusçuluğun, Osmanlılık siyaseti ile çatıştığı açıktır. Bu, nedenle, Osmanlı İmparatorluğunun Anayasa belgelerinde ulusal egemenlik ilkelerine rastlanmaz. Osmanlılığı savunanan Meşrutiyet de aynı ilkeyi benimseyemezdi. Meşruti rejimler, hürriyetçi savlarına karşılık, egemenliğinin hükümdarla ulusun arasında ortaklaşa kullanılması anlamına gelmektedir. b) Ulusal egemenlik ilkesine, cumhuriyeti kuran harekeketi başlatan Müdafa-i hukuk devresinde bir yeni kamu hukuku kuralı değeri verilmiştir. İlk kez bir anayasa kuralı haline getirilmesi 1921 Teşkilatı esasiye Kanununun 1. maddesiyle mümkün olmuştur. 1924 Anayasası ilkeyi aynen muhafaza etmiştir. "Madde 3- Hakimiyet bila Kaydüşart milletindir" En yüksek iktidarın kayıtsız şartsız millet'e yerilmesi, herşeyden önce, bütün şekilleriyle Osmanlı imparatorluğunun, Osmanlı dünya görüşünün ve bölünmüş egemenlğin reddi anlamına gelmektedir. Nitekim Saltanatın kaldırılması bu ilkenin mantıkı bir sonucu olarak çıkarılmıştır. İlga işleminin özel bir kanunla değil de, bir Heyeti Umumiye Kararı ile yapılmasının hukuki açıklaması da bu durumda saklıdır. c) İlkenin benimsenmesine daha çok Fransız ihtilalindan gelen ve kara Avrupa'sına hakim olan bir etkiden sözetmek mümkündür. Cumhuriyetin kurucusu, Kuvay-ı Milliye lideri Mustaf Kemal Atatürk Hürriyet ve Milli irade arasındaki bağı şu şekilde belirler:
Atatürk'ün bu sözlerinde, biri şahsına ait, diğeri de milletinin hayatı ile ilgili iki çeşit hürriyet anlayışı vardır. Fakat kendisinin hür olması için milletinin de hür ve bağımsız bulunmasını şart koşmuş, buna karşılık hürriyeti disiplinsizlik anlamına almamıştır. Bu ilke gereğince, teker teker Türk fertlerinden ayrı fakat hepsinin sentezi bir tek ,manevi- kişilik vardır. Türk Ulusu. Gene, tek tek Türk fertlerinin iradelerinden ayrı, fakat bu iradelerin sentezi, kaplayıcı bir irade vardır : Egemenlik. varlığı bu şekilde kabul edilen geniş güç, kaynağını Türk ulusundan almaktadır. Yani Türk ulusu bu en yüksek iradenin tek sahibidir. İlkeden şu klasik (Roussean) sonuçların çıkarılması mümkündür.
Bu tür açıklamalar esas itibariyle; Anglo - Amerikan ve Avrupa Continental hukukuna yabancı sayılmaktadır. Ulus-Devlet olmanın, Fransız Devriminden kaynaklanan daha modern (Roussoean) bir yorumuna dayanmaktadır. d) Bilindiği gibi ulusal egemenlik teorileri, itaat problemini çözmek amacını da güderler ve bir değer hükmü de verirler. Sorunun bu aşamasında sonuçları itibariyle çok olan bir soru ile karşılaşırız. Egemenlik ulusun mu. yoksa halkın mıdır? Ulusal egemenliğin kişisel iradeler üstünde bir irade olmasına karşılık, halk egemenliği kişilerin teker teker hissedar oldukları bir vekiler toplamıştır. Türk anayasaları doğrudan doğruya ulusal egemenlik ilkesini kabul etmiştir. Zaten, ulusal egemenlik ilkesinin kabulunden , çıkarmaya çalıştığımız klasik sonuçlar da bu durumun kanıtlarıdır. Türk Anayasalarına göre, egemenlik ancak ulusa ait olduğu ve yukarıda sayılan özelliklere sahip olduğu takdirde meşrudur. Bu yaklaşım bütün anayasalarca aynen benimsenmiştir. 2- Milliyetçilik ilkesi
Ulusal egemenlik ilkesi etik ilkelerin doruğunda yer alınca diğer ilkelere bir kaynak olmaktadır. Egemenliğin kaynağının ulus olduğu vurgulanınca bu ulusun kültürel özelliklerini de karakterize etmek önem kazanır. Ankara Kriterlerine göre Türklük bir etnik değil ulusal özelliktir. Türk ulusu, dil, kültür, ideal birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu doğal, sosyal, ekonomik ve siyasal bir bütündür. "Türkiye" sözcüğü Osmanlı tarihinde resmi olarak ilk defa son Osmanlı Meclisinin yayınladığı "Misak-ı Milli" beyannamesinde kullanılmış, "Türkiye" ve "Türk Halkı" ise Cumhuriyeti kuran Kuvay-ı Milliye hareketinin en temel kavramlarını oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetini kurmak, kollamak ve korumak bu Türk Ulusunun tarihi bir görevi olmuştur. Bu süreçte Ulusal egemenlik, Türk ulusu ve Cumhuriyet birbirini gerektiren ve tamamalayan özelliklerdir. "Siyasi kuvvet, milli irade ve egemenlik milletin bir bütün halinde oratak kişiliğine aittir.; birdir, bölünemez, ayrılamaz ve devredilemez." Bu özellik şu hukuksal ve siyasal olayları açıklar.
Türk ulusu bütün insanlığa karşı sorumluluklarını bilen, insanlık dünyasının hür , bağımsız, onurlu bir üyesidir. Kişisel ve ortak özgürlüğe aynı önemi verir. Burada ulusçuluk, devletin bütün kurumlarının iç ve dış ilişkilerde değer verdiği ve gözönünde bulundurduğu bir ilkedir. 3- Halkçılık (Demokrasi) ilkesi
Bu ilke bağımsız ve ulusal bir Devletin sosyopolitik yönünü oluşturur ve belirler. Halkçılık, yurdu ayrıcalık iddialarından sınıf ve zümre kavgalarından koruyan bir ilkedir. Burada yasalar karşısında Cumhuriyet vatandaşı olan bütün bireylerin eşitliği ve yönetime eşit ve özgür olarak katılımı öngörülmektedir. Cumhuriyet vatandaşlarının herhangi bir kimliği onlara farklı bir statü tanınmasına neden olamaz. Bu da tam anlamı ile demokrasinin tanımıdır. Ankara kriterlerinde Halkçılk ve Demokrasi eş anlamlıdır. a) Osmanlı yönetiminde "halk" yönetime katılamayan pasif bir sosyal olgudur. Mudafa-yı Hukuk ve Kuva-yi Milliye Hareketi ise, hareketin kaynağının "halk" olduğunu defalarca vurgulamış ve resmi belgelere geçirmiştir. Burada amaç Türkiye Cumhuriyetini kuran oluşumun yetkisini ve esin kaynağını halktan aldığını, demokratik bir tabana sahip olduğunu vurgulamaktır. 1924 Anayasasının, 1937 değişiklikiyle kabul etmiş olduğu bu esas, 2. maddeye geçirilmiş olmasaydı gene demokrasinin ana ilkelerinden birisi olarak, demokratik bir sistem olduğunu ileri süren bir rejimde tabii yerini alacaktı. Kaldı ki, tarihsel gelişmede görüldüğü gibi, bütün devrim belgelerinde ve TBMM'nin görüşmelerinde daima bir ulusal program olarak ileri sürülmüştür. Devrimin ulusal karakteri, halkçığılı doğal bir başlangıç noktası olarak öne çıkarmıştır. b) Sözü geçen sonuçlara gelince:
Halkçılık ilkesi toplumu ayrıcalıksız ve sınıfsız bireylerden oluşan bir bütün olarak tanımladığından burada sınıf ve zümre kavgalarına ve bu çatışmalara dayanan politik yapılaşmaya da yer yoktur. Avrupa Birliği ülkekerinin anayasaları genellikle "sosyal devlet" modeline bağlı bir söylem benimsemekle birlikte, esas olarak toplumu tarihi kurum ve sınıfların oluşturduğunu vurgulamaya özen göstermektedirler. Bu gibi sosyal içerikli söylemler dışında, bu anayasaların hepsinin siyasi dili liberal-demokrasinin dilidir. Liberal demokrasi ise, tarihi kişi ve kuruluşların ayrıcalıklarını savunmanın modern söylemini oluşturmaktadır. 4- Laiklik İlkesi
Bugün üzerinde en fazla tartışılan ve Türk modernleşmesinin kaynağını oluşturan ilke kuşkusuz laikliktir. Laiklik ilkesi gerçek ve ulusal anlamda. Ortaçağ politik kurum ve değerlerinin reddidir. Bu süretle bir taraftan Batı demokrasisinin genel ilkelerine, bir taraftan da Türkiye'nin siyasal gelişmelerine, tarihsel oluşlarına ve İslamın temel siyasi anlayışına bağlıdır. laiklik ilkesi ile Türkiye Cumhuriyeti bir anlamda İslamın doğduğu aşamadaki akla dayanan ve laik temel yapısına dönmüş olmaktadır. a) 1937 değişikliği ile Anayasaya konmuş olan laiklik prensibi, Türkiye'nin bu Ortaçağ politik anlayışından kurtulmak isteğinin ifadesi olmuştur: Türkiye Cumhuriyeti sadece modern bir dünya Devletidir. İleri bir devlet olmanın tek koşulu sayılan aydınlanma gerçeğini gözününde tutarak, İlmiye sınıfının tekelini Devlet üzerinden atmıştır. Adalet işlerini, Öğretim işlerini dünyasal bir örgüte bağlamıştır. Bu süretle, çağın gelişmelerini izleyemez bir hale gelmiş bulunan, rasyonel bir zihniyet taşımayan İlmiye sınıfı vesayetinden kişi ve toplum kurtulmuş olmalıdır. Devlet işlerine, yürütebilmek, icrai kararlar alabilmek için şeriati temsil ettiklerini iddia eden, aslında tamamen statik bir hale geldiği için bu yetkiye sahip olmaması gereken makamların vizelerine gerek kalmamıştır. Din kişisel alanda kalacak, sosyal düzeni ilgilendirdiği, objektifleştirdiği oranda Devletin müdahalesini davet edecektir. Yani düzenleme alanına girecektir. Bundan böyle Türkiye Cumhuriyetinde din ödevi Devlet ödevi olmayacaktır. Osmanlı İmparatorluğunda Halifeye itaat Tanrıya itaat sayılırken, Türkiye Cumhuriyetinde Cumhurbaşkanı ile birey arasındaki ilişkinin ilahi bir tarafı yoktur. b) Tarihsel gelişmelerin kanıtladığı gibi, laiklik ilkesi; modern toplum olmak için gerekşi olan siyasal ve sosyal gelişmelerin ortaya çıkarmış olduğu bir zorunluluktur. laiklik aynı zamanda rasyonel olması gereken demokratik bir rejimin temel koşullarından birisidir. Avrupa Birliği ülkelerinin anayasalarını inceledeğimizde büyük bir kısmının anayasalarından din ve devlet kurumlarını ayırma görünümü altında çeşitli din ve kilise kurumlarına kamu alanında anayasal kişilik ve yetki tanıdığını görüyoruz. Bir çoğu tanınmış din (Roma Katolik, Evangelik Luteryen v.s.) kabulunu getirmektedir. Anyasalarda devlet ve din kurumların ayrı olarak belirtilmesi bir tür laiklik görünümü verse de bu modern Türkiye Cumhuriyetinin benimsediği türden bir laiklik olmayıp, ortaçağ kurumlarına bir anayasal yetki tanınması, devletin din karşısında sorumlu tutulmasıdır. Portekiz Anyasası, Kilisenin devletten ayrı oluşunun değiştirilemez bir hüküm olduğunu belirterek, Kilisenin anayasal konumuna dokunulmazlık kazandırmaktadır. Almanya'da devlet kilisesi yoktur ve dini kurumların herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın örgütlenmeleri serbesttir. Her dini cemaat kendi işlerini harici bir müdahale olmaksızın özerk bir şekilde düzenleme hakkına eşit olarak sahiptir. Bu kurum veya cemaatler medeni kanunun genel hükümlerine göre tüzel kişiliğe sahip olacaklardır. Şimdiye kadar var olanlar yanında, başvurmaları halinde başka dini cemaatler de kurulabilir. Bu cemaatler ve bunların oluşturabilecekleri birlikler birer kamu kurumu olarak muamele göreceklerdir. Bu kurumlar vergi koymaya yetkilidirler. Yine Weimar Anayasası'nın 137. maddesine göre (7. fıkra), bir felsefi doktrini yaymak amacıyla oluşturulan dernekler de dini cemaatlerle aynı statüye sahiptirler. Buradab Almanyada din ve devlet ilişkilerinin ne kadar laiklikten uzak olduğu açıkça görülmektedir. İnceleme konusu anayasaların en belirgin biçimde farklılaştıkları nokta, din-devlet ilişkilerinin düzenleniş biçimidir. Yukarıda açıklamalardan anlaşılacağı gibi, Avrupa anayasalarının bir kısmı "hakim din" veya "tanınmış (resmi) din" modelini benimsemişlerdir. Bu modelin tam anlamıyla laik bir model olduğunu söylemek zordur. Din-devlet ayrılığını öngören -yani, "laik"- anayasalar çoğunlukta olmakla beraber, bunlar da kendi aralarında dine (belirli bir dine [İspanya: Katolik Kilisesi] veya genel olarak dinlere [Almanya]) sempatiklik ve dini çoğulculuğa yatkınlık dereceleri bakımından farklılıklar göstermektedirler. Yine de bütün bu farklılıklara rağmen, Avrupa anayasalarının hepsi devletin dini denetlemesini laikliğin veya "demokratik cumhuriyet"in bir gereği saymamakta müşterektirler. Tam aksine, din-devlet ilişkileri bağlamında daha ziyade vurgulanan -dinin devlete değil de- devletin dine karışmaması hususudur. Bu da Ortaçağ kurum ve değerlerine anayasal bir saygınlık ve geçerlilik kazandırmanın hukuk tekniğidir. c) Ülkemizdeki uygulaması bakımından Batılı Devletlerdeki uygulamadan farklı olduğu muhakkaktır. Bu farklılık modern Türkiye Cumhuriyetini Avrupa Ülkelerinden daha modern yapan özelliktir. Bir çok Batılı devlet ortaçağın dinsel politik kurumlarının devlet yaşamı üzerindeki etkilerini kaldıramamaış, bir çok ülkede bu kurumlar anayasal yetkiler verilmiş durumdadır. Bu ise batılı toplumların zengin ve görkemli görünümlerinin arkasında ortaçağ ile hesaplaşamamış olmalarının dramatik göstergesidir. Modernlik iddasındaki bir çok Batı toplumu gerçekte bütün kurum ve değerleri ile Ortaçağı halen sırtlarında taşıma durumundadır. 5- Devrimcilik (İnkilapçılık) İlkesi
937 değişikleriyle 1924 Anayasasının 2. maddesine girmiş olan bu ilke, Devletin, dayandığı etik ilkelerin gelişmelerini ve gerçekleşmesini sağlamakta, kazanımların korunmasında enerjik ve muktedir olmayı ifade eder. Bu ilke Ankara Kriterlerini, Kopenhag Kriterlerinden farklı ve üstün yapan ilginç bir ilkedir. Bu ilkeye göre Türk toplumu ve Türkiye Cumhuriyeti sosyopolitik evriminde ortaçağ kurum ve değerlerine taviz vermiyecek, hümanist ve pozitivist temellerinden kopmaycak, böyle bir taviz gündenme getirildiğinde sistemin meşru müdaffa hakkı doğacaktır. a) Türk devriminin özelliği sadece yabancı boyunduruğundan kurtuluş, sadece istiklal Savaşı olmamıştır. Aynı zamanda bu ulusal ve bağımsız Devletin iki ideolojik cepheye ayrılmış dünya içindeki sosyal yapısını belirlemek olmuştur. Bu sosyal yapının temelini ise Hümanizm ve Pozitivizm oluşturur. Bağımsızlıklarmı elde etme mücadelesine girişen ve girişmekte olan bütün uluslara örneklik vasfı da bu özelliğinden doğmaktadır. Bağımsızlık yalnızca ekonomik ve politik tahakkümden değil, aynı zamanda epistemolojik ve ideolojik tahakkümden de kurtulmayı içermelidir. Osmanlı İmparatorluğunun son bulması üzerine kurulan Devletin modern, Batılı esaslara göre vücude getirilmesi ilkesi kabul edilmişti. Devrim kanunlarının dayandığı esas "Muasır medeniyet seviyesine" ulaşmak olmuştur. Çağdaş uygarlık ise Batı uygarlığı idi. Bu halde Batı uygarlığı alanına geçilecekti. Türk Devrimini Osmanlı imparatorluğundan ayıran farklardan biriside budur: Batı uygarlığı alanına geçmek hususunda, kesin karar vermek ve Rasyonel, Humanist, Pozitivist bir düzen kurmak. Osmanlı İmparatorluğunun hemen hiçbir devresinde, ödüncü olmayan, birbirini inkar edecek eski ve yeni kurumları yanyana yaşatmayacak, ödüncü olmayan bu tekçi karar verilememiştir. b) Devrimci hareketlerin önemli bir özelliği yeni bir düzen getirmenin yanında bu düzenin yerleşmesini sağlamaktır. Yerleştirme işlemi, büyük kitleye karşı bir gidişten çok, kitleyi eskinin, batılın kısaca Ortaçağın baskısı altında tutan çıkar çevrelerine karşı savaşmaktır. Türk Devrimi de, Batı örneğinde (R,H,P) bir Devlet kurulmasına karşı gelen kuvvetlerle, iş ve dış hacim güçlerle çarpışmıştır. Doğaldır ki en fazla çarpıştığı ve bugün dahi aynı şekilde çarpışması gereken güç hiçbir ileri gayeye sahip olmayan muhafazakar çevreler olmuştur. Devrim halka karşı bir gidiş değil, halkı çağdaş anlamada uygar bir düzeye ulaşmaktan alıkoyan güçlerle yapılan bir mücadele olmuştur. Türk Devrimine göre, Batı uygarlığı bütün insanlığın malıdır ve sadece Hiristiyanlığın, eseri sayılamaz. Bu karar Türklerin topyekün dinlerini benliklerini kaybettikleri anlamına gelemez, amçlanan iki uygarlık arasında bir sentez oluşturmaktır. Bütün mesele bu sentezin iki tarafa, ait unsurlar arasındaki uyumlu kaynaşmayı sağlayabilmesidir. Türk devrimi bu sentez ameliyesine teşebbüs ederken, Türklerin eski bir uygarlığa sahip olduğu noktasından hareket etmiştir. Bu suretle Türklerin uygar olmadıkları tezine en kesin yanıt verilmiş oluyordu. c) Devrimler ve demokrasi sorununa gelince, Türk Devrimi uygar bir düzene, demokratik bir iklime varış hamlesi sayılabilir. Demokrasi, sırf bir çoğunluğun, aritmetik bir çoğunluğun isteği şeklinde kabul ve tarif edilemez. Demokrasi herşeyden önce belirli ilke ve değerlerin gerçekleşmesidir. Bir sosyal sürecin Demokratik olması, özgürlüğün değer olması ve hayata geçirilmesi ile belirlenir. Türkiye Cumhuriyeti modern özgürlüklerin hayata geçirildiği devrimci atılımlarla Demokrasiye verdiği önemi kanıtlamıştır. Burada özgürlüğü egemen kılmak için kullanılan zorlayıcı ve otoktarik yöntmeler geleneksel otokrasi ile karıştırılmamalıdır. Hiç bir gereçek demokrasi özgürlüğe karşı olma özgürlüğünü tanıma lüksüne sahip değildir. Bu durum AB üyesi ülkelerin Anyasalarında da gözlenebilmektedir. 6 - Devletçilik İlkesi
Üzerinde açılan tartışmaların henüz son bulmadığı bir konu olan devletçilik, kollektivist ve kapitalist ekonomi sistemi arasında, karma olarak adlandırılan fakat esas olarak farklı bir sistemdir. ir bakıma, devlete ekonomik gelişmenin kilitlendiği ve gerilediği alanlarda müdahale etme ve liderlik etme görevleri yüklemekte, kamu ve özel kesimler arasında ortaklıklar kurmayı özendirmektedir. Buna "Kamusal Kapitalizm" adı verilmesi daha gerçekçi olacaktır. Burada ticari girişim ve üretim araçlarının mülkiyeti öncelikle bireylere aittir. Buna karşılık insanların yoksulluğun ve eğitimsizliğin tahakkümünden kurtarmak için bireysel enerji ve kapasite yetersiz kaldığında devlet beklemiyerek müdahale edecek ve örgütlenmiş gücü ve yetişmiş insan kaynakları ile ekonomik engellerin aşılmasını sağlayacaktır. Bu anlamda Devletin ekonomi içindeki rolü ve katkısı ideolojik değil pragmatiktir. Ekonomide devletin varlığı zorunlu bir öncelik değil, geçici bir ortaklık olarak öngörülmektedir. Bu özellikleri onu komünizmden ve Sosyalizmden ayırmaktadır. Devletçilik İlkesine, Avrupa ülkelerinin II. Dünya Savaşı sonrasında güğndeme getirdikleri Sosyal Devlet olgusunun, Cumhuriyet Devrimcileri taarfından öngörülerek uygulanması olarak da bakılabilir. a) Birinci Dünya Savaşından önce, saf liberal ekonominin bütün evrensellik iddialarına karşılık kaybolmaya başladığı gözlenmektedir. Savaştan, özellikle 1929 buhranından sonra en liberal devletlerde bile, az çok güdümlü bir ekonomik sistemin uygulamasına geçildiği görülmüştür. Çünkü klasik arz ve talep kanunu, serbest rekabet sistemi işlemez bir hale gelmiş, normal sayılan klasik fiyat hareketleri ortadan kalkmış, kaynak dağılımı bozulmuştur. Devlet (veya iktidar) ekonomik buhranı karşılamak için fiyatları saptamaya, üretimi denetlemeye ve sınırlamaya başlamıştır. İktidarın iktisadi hayati denetimi, tüketimi ayarlamaya kadar gitmiştir. Siyasal iktidar bu yoldan iktisadi hayatı da kontrol yetkisini elde etmiş, bireysel özgürlükler alanına daha fazla müdahale olanağını bulmuştur. Müdahaleci ekonomik sistemler yayılmış durumda idiler. iktidarın siyasal ve ekonomik alanlara karışması, ülkelerin siyasal psikolojilerine göre değişiklikler gösteriyordu. Cumhuriyet Rejmi, özellikle 1930 yılından itibaren devletçi bir sistem uygulamada karar kılmıştır. İlkenin anayasasya ideolojik bir ilke olarak girmesi ise 1937 değişikliğinde mümkün olmuştur. Yerli sanayinin yaratılabilmesi bu şekilde gerçekleşebilmiştir. b) Devletçiliğin sınıf kavgası ideolojisine dayanan kollektivist (konünist) bir ilke olmadığı belirtilmiştir. Bunak karşılık özellikle Anglo - Amerikan edebiyatında, sosyalizm geniş anlamda devletçilik veya müdahaleci ekonomiyi belirten bir terim alarak kullanılmaktadır. Böylece devlete ağırlık tanıyan ekonomik politikalara soyalist politikalar gözü ile bakılmaktadır. Sosyalizm bu anlamda çok geniş ve gerçek niteliğinden tarihi kökenlerinde uzak bir şekilde görülmektedir. Genel olarak sosyalizm, kırsal alanların bozularak şehirlere yığılan çaresiz insanların emek gücü olarak sanayi yatırımlarında emeklerinin istismarına reaksiyon olarak doğmuştur. Emeğin kapital karşısında ezilmemesini, bu nedenle üretim araçlarının kollektif mülkiyete geçmesini savunur. Bunun, Türkiyede olduğu gibi devletin sanayileşme hamlesine öncülük etme sorumluluğu ile bir ilgisi yoktur. c) Devletçilik ilkesinin ve politikasının Türkiye ve gerçekte bütün pazar ekeonomileri için kaçınılmaz olduğunu söylemek, bu politikanın başarıyla uygulandığı anlamına gelmez. Gerçekçi bir kuram ve eylem modeli oluşturulamadığından, bu alanda çok isabetsiz uygulamalar kaydedilmiş, devletçiliğin bir "Devlet kapitalizmi" ne vardığı iddia edilmiş ve ekonomiyi özel girişim öncülüğünde liberalize etmek için yoğun çabalar harcanmış ve harcanmaktadır. Gerçekte ise özel girişim devlet ortaklığından vazgeçerek, kaçınılmaz bir şekilde küresel ortaklıklara sürüklenmekte ve yine inisiyatif kaybetmektedir. Türkiyenin ve Küresel sistemin gerçekleri ise Türk girişimcilerinin Küresel ekonomide rekabetçi bir yer alabilmekten oldukça uzak olduklarını göstermektedir. Türk girişimcileri, başarıları ne kadar abartılırsa abartılsın Türkiyeyi bir Tedarikçi ülke konumundan ileriye taşıyamamışlar ve bunu da ancak devlet desteği ikle sağlayabilmişlerdir. IV- Avrupa Birliği Ülkelerinin Ankara Kriterlerine Uymayışları Bu bölümde Avrupa Birliği üyesi onbeş ülkenin yazılı anayasalarından hareketle bu devletlerin temel nitelikleri ele alınacak ve Ankara Kriterli açısından değerlendirilecektir. Almanya, İtalya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İrlanda, Danimarka, İsveç, Finlandiya, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Avusturya. Yazılı bir anayasası bulunmayan Birleşik Krallık bu incelemede olgusal olarak değerlendirilecektir. Avrupa anayasalarında devletin temel nitelikleri hakkındaki kurallar her zaman, hatta çoğu zaman, bu başlık altında toplanmış değildir. Mamafih, devlet sisteminin dayandığı temel ilke ve kuralları her bir anayasadan derlemek yine de mümkündür. Devlet sistemini karakterize eden her normu, anayasaların hangi bölümünde bulunduğuna bakmaksızın dikkate almaya çalışacağız. Avrupa Birliği ülkeleri Anayasaalrının en belirgin özelliği; Politik Birliği oluşturabilmek amacı ile egemenlik haklarından vazgeçmeye razı olmalarıdır. Böylece AB organlarının aldıkları kararlar, doğrudan uygulanacak ve Topluluk hukuku ile milli hukuk çatıştığı zaman Topluluk hukukunun üstünlüğü kabul edilecektir. Süpranasyonal-uluslarüstü hukuk düzeninin sağlanabilmesi için Topluluğa üye ülkeler, üye olmadan önce ya da sonra anayasalarında yer alan "egemenlik ulusundur" şeklindeki klasik kuraldan vazgeçmişler ve giderek egemenliğin bir bölümünü Topluluğa taşıyan yeni bir yaklaşımı benimseyerek, anayasalarını bu yolla değiştirmişlerdir. Diğer bazı üye ülkelerde, yine benzer bir şekilde anayasalarını değiştirerek egemenlik kısıtlamasını kabul etmişlerdir. Avrupa topluluğunu, Avrupa Birliği haline getiren Maastricht Antlaşması ile, Birlik Ulus Üstü yetkiler kazanmış ve bütün üye devletlerin Anayasalarında değişikliklere gidilmesi zorunlu olmuştur. Anayasa değişikliği yapan ülkeler ile değişiklik yapılan egemenliğe ilişkin maddeler şöyledir:
Burada AB'nin uluslarüstü niteliği ile 1982 Anayasası'nın egemenliğe ilişkin ilkelerinin (1. Ankara Kriteri) bağdaşmadığı açıktır. "Egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğu, paylaşılamıyacağı ve bölünemiyeceği" Türkiyer Cumhuriyetini var eden, özünü ve temelini oluşturan bir ilkedir ve sıradan bir anayasa kuralı gibi yorumlanamaz. Aşağıdaki tabloyu Internet üzerindeki çeşitli kaynakları kullanarak hazırladık. Burada Avrupa ülkelerinin Ankara Kriterleri açısından nasıl bir konum aldıkları açıkça görülebilmektedir.
Bu incelemenin gösterdiği gibi, devlet veya hükümet şeklinin farklılığından (federal-üniter, monarşi-cumhuriyet gibi) ileri gelen ülkelere özgü düzenlemeler ile, -Fransa kısmen hariç olmak üzere- parlamenter rejim modelinde buluşmaktan kaynaklanan ortaklıklar bir yana bırakıldığında, Avrupa Anayasalarının devlet düzeninin temeli olmasını istedikleri birtakım ortak değerler vardır. Bunların başında, bireysel özgürlük ve insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü veya hukuk devleti, kültürel çeşitliliğin tanınması veya saygı görmesi, adem-i merkeziyet ve din-devlet ayrılığı gelmektedir. Şüphesiz ki bu değerlerin ifade ediliş ve güvenceye bağlanış şekilleri her bir anayasada az veya çok farklıdır. Buna karşılık burada vurgulamak istediğimiz bütün bu hak ve özgürlüklerin genel olarak Avrupa Devlet Anayasalarında Halkçı bir anlayışla değil, tarihi statü, ayrıcalık ve çoıkarları koruyacak bir anlayışla vurgulanmış olmasıdır.
Burada vurgulamya çalıştığımız nokta; Kopenhag Kriterlerinin Avrupa Toplumlarının Ulus-devlet olma aşaasına gelememiş feodal-federatif yapıda toplumları karakterize etmesine karşılık, Ankara Kriterlerinin ulus-devlet olma projesini gerçekleştiren ve feodal kurumlara sahip olmayan modern-üniter bir toplum yapısını öngörmesidir.Türkiye Cumhuriyeti olarak, sancılı ve dramatik tarihi gelişmelerin sonunda teokratik bir imparatorluk formülünden, laik ve demokratik bir modern devlet ve hükümet şekline varmıştır. Bu bir modernleşme projesidir ve esas olarak başarılıdır. Başarıları, burada Ankara Kriterleri olarak özetlediğimiz yapısal ve ideolojik ilkelerin taviz vermeden uygulanmalarından kaynaklanmaktadır. Ideolojik değişmelerin veya Avrupa Birliğine katılmak gibi projelerin bu doğal ve tarihsel seyri bozmaları, tarihsel ve doğal gelişmemizi inkar etmek olabililr. Bu gün üzerinde durulması zorunlu olan sorunlar, tamamen demokratik bir rejimi gerektiren ideolojik bütüne uygun bir sistemin sosyal ve siyasal koşulları ve vasıflarıyla tamamlanmasıdır. Türkiye, ulusal mücadele yolu ile özgürlüğünü (kollektif özgürlük demek olan bağımsızlığını) elde etmiştir. Bugün bireysel özgürlük sistemini gerçekleştirme ve yerleştirme safhasındadır. Bunun için 21. Yüzyılı karakterize eden bütün modern "Yönetişim" kuramlarının olanaklarından ve uygulamalarından yaralanacaktır. Bu süreçte Avrupa Birliği ilginç ve değerli bir deneyim kaynağı oluşturabilir. Buna karşılık Türkiyenin moderneleşme projesinden ve yörüngesinden farklı beklentileri ve amaçları olan Avrupa Birliğinin, aslında korumaya çalıştığı ortaçağa dönük yapısı ile, Türkiye için gerekli ve yararlı bir hedef oluşturacağı oldukça kuşkuludur.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||