eylemban2.jpg (1802 bytes)

Etkin Yönetim Liderlik Eğitim Merkezi

Bir Federatif Süperdevlet Olarak AB

Doç. Dr. Kutlu MERİH

RAPOR - EYLEM - Ağustos.2002

IV. TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİ

 

4.0- Giriş

Türkiye Cumhuriyet 1920 lerde radikal bir devrimle kurulmuş, inasan hakları ilkelerine bağlı demokratik, laik bir hukuk devletidir. Devletin yapısının laik ve demokratik bir cumhuriyet olması anayasasının değiştirilemez ve değiştitirlmesi teklif edilemez ilkelerindendir. Devletin bu temel yapısı ile ters düşmeyecek herhangi bir uluslararası kuruluşa kurucu veya üye ülke olarak katılmak, Türkiye'nin uluslararası ortamda yüklenmek istediği olumlu sorumluluklarla tutarlı bir yaklaşımdır.

Gevşek bir yapıda biraraya gelerek işbirliğini amaçlayan ülkelerin özgür iradeleri  ile oluşturulan, üyelerinin eşit koşullarda katıldığı, demokratik bir Avrupa Birliği, Türkiye'nin olumlu olarak yaklaşacağı ve katılmayı arzu edeceği bir uluslararası oluşumdur. Avrupa kültür ve uygarlığı Türk insanı ve modern Türkiye Cumhuriyeti'nin bakış açısında daima modernliğin ve çağdaş uygarlığın ulaştığı düzey olarak görülmüş ve benimsenmiştir. Bu nedenle Avrupa ile gerçekleştirilen yakın işbirlikleri Türkiye tarafından daima modernlik ve uygarlık doğrultusunda bir aşama olarak değerlendirilmektedir.

Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olmasını Avrupa ülkelerine karşı bir bağımsızlık mücadelesi vererek sağlayabilmiştir. Avrupa vizyon ve stratejilerinin kendi bağımsızlığı ve uluslararası etkinliği açısından daima bir tehdit unsuru taşıdığına da gözardı edemeyecektir. Türkiye'nin sosyoekonomik yapısının devlet öncülüğünden geleneksel bir formdan modern bir forma dönüşmesinin bi ölçüde otoriter yaklaşımlar gerektirdiği ve gerektireceği de açıktır. Bu yaklaşım Avrupa tarihini karakterize eden rekabetçi liberal yaklaşımla her zaman örtüşmemektedir.

Ayrıca Avrupa Birliğine esas teşkil eden ilkeler, ileri sürülen söylemlerin aksine her zaman liberal değerlere değil, merkezi bürokratik değerlere dayanmaktadır. Birliğin kendisi merkezi bürokratik değer ve ilkeler dayanırken aday ülkelerden liberal demokratik kurumsal yapıları talep etmek gerçekçi olmamaktadır. Ayrıca Türkiye politik ve ekonomik gelişme sürecinde ideolojik ve dinsel temaları dışarıda bırakmaya özel bir özen gösterirken, Birliğe üye devletler arasında bu temaların ağırlık taşıması ve sosyopolitik örgütlenme düzeyleri dikkati çekmektedir. Laik Türkiye cumhuriyetinden dinin ve dinsel kurumların sosyal ve ekonomik yaşam üzerindeki etkileri minimum tutulmaya çalışılırken Avrupa ülkelerinde Kilisenin sosyal yaşam üzerinde özel ve derinlemesine etkileri, söz konusudur.

Politik birlik ekonomik alanda değil hukuk alanında gerçekleşmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenlerin, Türk işadamlarının ve Türk insanının AB projesinin 1991 Maastricht Antlaşması ile ekonomik alandan politik alana dönüştüğü ve bunun anlamı konusunda yeterli ve gerçekçi bilgi sahibi olduğu kuşkuludur. Türkiye Cumhuriyeti'nin misyon ve vizyonunda bir çoğu laik, demokrat ve cumhuriyet olmayan Avrupa ülkeleri ile bir politik birlik gerçekleştirmek olduğu söylemez. Politik birliğin Türkiye üzerine yükleyeceği kısıt ve sorumlulukların, misyon ve vizyonu ile tutarlı olduğu da kuşkuludur. Türkiye modernleşme sürecini kendi insan kaynaklarına, uzman ve yeteneklerine dayanarak gerçekleştirmiştir.

4.1- Egemenlik İlkesi ve AB İlişkileri

4.1.1- Egemenliğin Tanımı ve Anlamı

J. J. ROUSSEAU tarafından "Sosyal Sözleşme" eseri ile ortaya konulan halk egemenliği kavramı, egemenliği genel iradenin kullanması anlamına gelmektedir. Bu genel irade ise yasa biçiminde belirmektedir. Egemenlik kavramı aslında soyut ve tartışmalıdır. Eski devirlerde mutlak, bölünmez ve sürekli iktidarı temsil eden hükümdarın iktidarını ifade eden egemenlik anlayışının kaynağı da ilahi idi. Yani hükümdar egemenliği Tanrıdan alıylordu. Hal böyle olunca da yalnızca Tanrıya karşı sorumlu oluyordu. Rousseau dan büyük ölçüde esinlenen 1789 Fransız Devrimi ile egemenliğin sahibinin ulus olduğu ve ulusun egemenliği temsilcileri aracılığıyla kullanması gündeme gelmiştir. Günümüzde ise AB kurulması ile ilgili gelişmeler bir anlamda Fransız Devrimi ile gündeme gelen bu bu ilkelerin terk edildiği anlamına gelmektedir.

Bu şekilde doğan ulusal egemenlik; egemenlik kavramını daha da kuvvetlendirmiş ve yüceltmiştir. Kaynağını ulustan alan egemenlik hiçbir güce bağlı olmama ve üstün emretme gücüne sahiptir. Bu anlamı ile uluslar arası ilişkilerde egemenlik kesindir ve denetim kabul etmez. Söz konusu olabilecek tek istisna ise devletin kendi iradesi ile koyduğu ve kabul ettiği sınırlardır. Ulus adına egemenliği kullanan devletin, bu sınırları koyarken ulusa danışması, ulusun onayını alması, ulusal egemenlik anlayışının doğal bir sonucudur.

4.1.2- 1982 Anayasası'na göre Egemenlik

 Anayasanın başlangıç kısmında; "Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu..." 1. maddesinde "Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir" bu maddenin gerekçesinde ise "Devlet Başkanının veraset yoluyla değil, milletçe veya milletin temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilerek makamına geleceği" açıklanmaktadır." 2. maddesinde ise "Türkiye Cumhuriyeti .......... demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir." Bu maddenin gerekçesinde ise, ".... Demokrasi, egemenliğin millete ait olduğu bir siyasi rejimdir." 6. maddesi, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiç kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz. "Bu maddenin gerekçesinde ise ".... Bilindiği gibi egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ilkesi, istiklal harbimizde Atatürk'ün esas Teşkilat Hukukumuzun vazgeçilmez bir ilkesi olarak koyduğu ve demokrasi rejiminin hukuki ifadesi olan bir kavramdır... Türk Milleti demokratik bir düzen içerisinde yaşayacak ve Türk devletinde egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olacak-tır." 7. maddesinde "Yasama Yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez." denilmektedir.

Yukarıda anılan Anayasa maddeleri ve gerekçeleri hiçbir yorum gerektirmeyecek açıklıkla, Türkiye Cumhuriyeti devletinde egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletinde olduğunu belirtmektedir. Bu anlamı ile Türkiye Ulusal egemenlik temel kavramı üzerine oturmaktadır. Egemenliğin, somut ifadesi olan yasama yetkisi devredilemez, yürütme ve yargı yetkileri paylaşılamaz, devredilemez.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, gerek ruhu gerekse açık ve kesin hükümleri ile egemenliğin Türk ulusuna ait olduğunu ve hiçbir şekilde devredilemeyeceğini buyurmaktadır.

4.1.3- Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş Felsefesi ve Temeli Bakımından Egemenlik;

Birinci Dünya Savaşı sonrası, Mondros Mütarekesi ile yenik sayılan Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan tarafından işgal edilmeye başlanmıştır.

Bu işgalci devletler Osmanlı devletine imzalattıkları Sevr anlaşması ile Osmanlı Ülkesini aralarında paylaştıkları gibi bir kısmında da Ermenistan ve Kürdistan kurulmasına karar vermişlerdir. O zamanki Osmanlı Yönetimi düşmana tamamen teslim olmuştu. İşgallere karşı mahalli direnmeler ve örgütlenmeler başlamıştı. Osmanlı yönetiminden umudunu kesen Türk Milleti bulunduğu yerde kendi başının çaresine bakmaya başladı. İşte bu sırada Mustafa Kemal ve arkadaşları Türk Milletinin önüne düşerek bulunduğu mahalde kendi başının çaresine bakma kararı alan Türk Milletini bir arada örgütleyip, milletin temsilcilerini Büyük Millet Meclisinde toplayıp, egemenliğini kendi eline alınmasını sağladı.

21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya'da Mustafa Kemal'in yaveri Cevat Abbas bey'e yazdırıp yurdun dört bir yanına telgrafla duyurulan meşhur Amasya Genelgesi'nin 1. maddesinde "Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Hükümet merkezimiz, itilaf devletlerinin etki ve denetimi altında bulunduğundan yüklendiği sorumlulukların gereğini yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi yok olmuş tanıttırıyor. Milletimizin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."

Erzurum Kongresinde alınan kararlar içinde "Kuvay-ı Milliye'yi ve milli iradeyi egemen kılmak esastır."

Sivas Kongresinin 2 numaralı kararında ise; "..... Kuvay-ı milliye'yi amil ve iradeyi milliyeyi egemen kılmak esası katidir."

Her iki kongre de Kurtuluş Savaşının ve Türkiye Cumhuriyetinin temel taşlarıdır. Ve her iki kongre de egemenliğin ulusa ait olduğunu kabul ve ilan etmiştir.

Nitekim kongrelerde oluşan Heyet-i Temsiliye tarafından Ankara'da meclis oluşturulması ve bunun için seçimler yapılması hakkında alınan ve ilan edilen kararda; "Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclis memleket işlerini idare etmek ve denetlemek üzere toplanacaktır." denilmektedir. Buradan da açıkça, egemenliğin ulusa ait olduğu ve ulusun seçeceği temsilcilerden oluşan meclis eli ile egemenliği kendisinin kullanacağı anlaşıl-maktadır.

Nitekim kurulan Meclis'te 20 Ocak 1921'de kabul edilen Anayasanın ilk maddesinde "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. hükümet ulusun kaderini doğrudan kendisinin tayin edeceği esasına dayanır", hükmü yer almaktadır.

1 Kasım 1922'de Saltanat, 3 Mart 1924'de de Hilafet kaldırılır. 29 Ekim 1923'de Cumhuriyet ilan edilir. 3 Mart 1924'de Hilafetin kaldırılmasından sonra 20 Nisan 1924'de kabul edilen 1924 Anayasası ile, egemenlik kayıtsız şartsız Türk ulusuna tevdi edilmiştir.

Böylece, ilk kez 21 Haziran 1919'da Amasya Genelgesi ile ifade edilen Ulusal Egemenlik anlayışı, Kurtuluş Savaşının başarı ile sonuçlanması neticesinde, saltanat ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı ve 1924 Anayasası ile Türkiye Cumhuriyetinin temel felsefesi olmuştur.

Cumhuriyetin ulusal egemenlik anlayışı sadece saltanata karşı değil, uluslar arası ilişkiler açısından da anlamlıdır. Zira Kurtuluş Savaşı başında mandacılık dahi tartışılmış (Sivas Kongresi'nde) ama neticede "Ya İstiklal Ya Ölüm" kararı alınmış, işgal kuvvetleriyle savaşılarak, Cumhuriyet kurulmuştur.

Cumhuriyetin temel felsefesi "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" şeklinde ifade edilirken, bunun kayıtsız koşulsuz tam bağımsızlık olarak yorumlanması gerektiği açıktır.

4.2 Türkiye Cumhuriyeti'nin Bağımsızlık Anlayış ve İlkeleri

Avrupa Birliği, üye devletlerin belirli alanlarda egemenliklerini devrederek oluşturdukları bir üstün otorite, egemen konumundadır. Üye devletler egemenliklerini devrettikleri sahalarda topluluğun egemenliği altına girmektedirler. Bu hukuki düzlem, Gümrük Birliği anlaşmasını imzalayan Türkiye için de geçerlidir. Belirli sahalarda egemenliği Avrupa Birliğine devreden üye devletler ulusal hukuklarında da buna uygun düzenlemeler yapmak yoluna gitmişlerdir. Ülkelerin bu bütünleşmeye neden gerek gördükleri kendilerini ilgilendiren bir konudur. Burada büyük bir olasılıkla kendi ulusal güvenliklerini kendi olanakları ile koruma olasılığını görmemiş olabilirler.

Burada Türkiye açısından sorun şudur:

Öncelikle Türkiye Avrupa Birliğine tam üye değildir. Yani üye devletler gibi Avrupa Birliğinin oluşumunda iradesini ortaya koymuş değildir. İkinci olarak Gümrük Birliği anlaşmasıyla ile konu ile ilgili egemenlik haklarını Avrupa Birliğine devretmesine Anayasadaki egemenlik ilkesi uyarınca imkân yoktur. Türkiye Avrupa Birliğine tam üye olsa da, egemenlik açısından aynı sorun yine var olacaktır.

4.2.1- Türkiye Ulus-Devlet Modeli Etrafında Modernleşmektedir

Avrupa Birliği'nin nasıl gelişmesi ve nasıl yapılaması gerektiği konusunda fikir ve model ileri sürmek Türk insanlarının görevi değildir. Avrupa Birliği rasyonel amaçlı herhangi bir uluslararası proje olmayıp Avrupa insanının kendi tarih ve kültüründen kaynaklanan özgün bir Avrupa projesidir. Avrupa ulus-devlet modelinden hoşlanmayıp modernlik öncesi feodal federatif yapılara geri dönmeyi arzu ediyorsa bu kendi tarihi seçimleri olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti için laik, demokrat, üniter ulus-devlet modelinden geri dönmek tarihi olarak mümkün değildir. İnsanlık henüz bu modelden daha modern bir alternatif üretebilmiş değildir.

Federatif yapıların gerginliklere yol açtığı ve başarılı olmadığı Belçika, Çekoslovakya, Yugoslavya, İspanya deneyimlerinden görülebilmektedir. Bu modellerin bazıları çatışmalı, bazıları barışçı süreçlerle çözülmüş olup, henüz çözülmeyenler güçlükle bir arada tutulabilmektedir. Bu tür federatif modellerin arkasında, "küreselleşme" olgusunun yaygınlaştığı ve ulus-devletin çözülmekte olduğu doğrultusunda yanlış varsayımlara ve gözlemlere dayanan paradigma bulunmaktadır. Ulus-devletin bir maddi ve manevi otorite olarak zayıflamakta ve gerilemekte olduğu konusunda dünyanın hiç bir bölgesinde ciddi bir gözlem bulunmamaktadır.

Federatif tezlerin Avrupa'nın sosyal ve kültürel tarihi ile tutarlı olduğu da söylenemez. Avrupa tarihinde ortaklaşa etnik kimlik, dil ve tarihin kararlı demokratik ulus-devletler yaratmakta ne kadar önemli olduğu yaşanarak gözlenmiştir. Ulusal kimlik  basit folklorik ve kültürel kategorilere indirgenemeyecek güçlü bir politik özelliktir. Başkalarından farklı ve bağımsız olarak bir arada olmak ve birlikte yaşamak iradesi bir çok etnik ve dilsel benzerlikleri aşabilen bir özelliktir. Burada ulus, egemenlik ve anayasal meşruiyet kavramları arasındaki ilişkiler basit kültürel benzerliklerin ötesinde anlamlar taşımaktadır. Bu kavramların "Avrupalılık" veya "Avrupa Vatandaşlığı" kavramları ile kolayca değiştirilebileceğini öne sürmek hayalcilik olacaktır. Yaşanılan tarih süreci, Türkiye ve Avrupa insanları arasında değil, Avrupa insanları arasında bile ortaklaş bir Avrupalılık kimliği etrafında birleşmeyi henüz anlamlı hale getirebilmiş değildir. Avrupa Birliği'nin genişleme stratejisi, gizli veya açık bir şekilde tehlikeli bir etnik milliyetçilik kavramını gündeme getirmektedir. Uluslar kolayca etnik, dilsel ve dinsel kategorilere indirgenebilecek olgular değildirler.

Avrupa Birliği'nin gizli veya açık bir şekilde desteklediği bölgeler ve bölgecilik politikaları yakın gözlemde bir modernleşeme eğilimini değil, modernliğin karmaşıklığı ile baş edememenin doğurduğu içe kapanma ve izole olma eğilimlerini desteklemektedir. Bölgelerin federasyonu (75 civarında) olarak şekillenecek bir Avrupa Birliği'nin projenin amaçladığı sinerjiyi yaratabileceği oldukça kuşkuludur.

4.2.2- AB Modernleşme Süreç ve Anlayışları ile Uyumlu Değil

Avrupa Birliği, insanlık tarihinin şimdiye kadar görmediği ve yaşamadığı türden bir imparatorluk biçimin sergilemektedir. Daha önce silah veya inanç gücü ile bir merkeze bağlanan ulus-devletler şimdi ne olduğunu tam kavrayamadıkları bir antlaşmalar dizisi ile egemenlik haklarından soyutlanarak bir merkeze bağlanmaktadırlar. Başlangıçta ekonomik konuları kapsayan bütünleşme giderek hukuk ve egemenlik haklarını da kapsamaya başlamıştır. Avrupa Birliği, Avrupa insanının, Avrupa tarihi ve kültürüne dayanan bir ortaklaşa projesidir. Projenin ne olduğunun ve amaçlarının Avrupa insanlarına doğru olarak anlatıldığı kuşkuludur.

Proje ulusal iradelerin dışında bir tür Avrupa politikacılarının koalisyonu olarak gelişmektedir. Projenin gelişme sürecinin ulusal iradeler ve demokratik kurallar ile bağlantılı olduğunu söyleyebilmek güçtür. Ulusal parlamentolar ile Birliğin yönetişim organları arasındaki ilişkilerin yapısı ve kapsamı belirsizdir. Maasstricht Antlaşması ile getirilen ve Birliğe ulus-devletler üzerinde yetkiler veren fakat sadece merkezi ilgilendiren alanlarda işleyeceği öne sürülen "subsidiarite" ilkesi hemen daima merkez lehine kullanılmakta ve merkez tarafından kullanılan bir yetki bir daha ulus-devletlere devredilmemektedir.

Bu nedenlerle, Avrupa Birliği projesinin gelişme süreci modern ulus-devlet inşası süreci ile ters yönde çalışmaktadır. Birliğe üye ülkeler ve onlar bağlı insanlar kaçınılmaz bir şekilde bir ulus-devlet veya federal süperdevlet görünümünde bir imparatorluk vatandaşlığı arasında seçim yapmak durumunda kalacaklardır.

4.2.3- Türkiye'nin Benimseyeceği AB Formu Ne Olmalı?

Yukarda özetlenen gerçekler çerçevesinde, Türkiye AB ile ilişkilerinde somut ve gerçekçi bir tavır almalıdır. Türkiye'nin laik ve demokratik cumhuriyet geleneği, icra, yönetim ve yasama yetkileri olan,  seçilmemiş icra ve yönetim organı olarak Avrupa Komisyonu'na olumlu yaklaşamaz. Seçilmiş fakat yasama ve yürütme yetkileri olmayan Avrupa Parlamentosuna yeni devredilen yetkiler de Türkiye cumhuriyet geleneğinin dışındadır. Uniter bir iradesi olan bir Avrupa vatandaşı, Avrupa Kamuoyu ve Avrupa Seçmeni bulunmamaktadır. Avrupa Parlamentosu, ismi parlamento olmakla birlikte demokratik iradenin somutlaştığı sinin gerçek bir parlamento değildir. AP bir kurum olarak hiç bir zaman Avrupa Vatandaşlarının ilgi ve eğilimlerinin yansıdığı gerçek bir parlamento olamayacak fakat çeşitli üye devletlerin ulusal, bölgesel, etnik ve diğer  çıkar ve eğilimlerini yansıttıkları bir lobi kuruluşu olmaya devam edecektir.

Türkiye'nin ulusal çıkarlarını eşit bir ortak üye olarak savunamayacağı kuruluşlara üye olması kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Kendi iradesine karşı olan koşul ve uygulamalara sadece oy mekanizmaları ile uyma mecburiyeti düşünülemez.

Türkiye kendi güvenlik ve bütünlüğünün güvencesini Doğu Avrupa ülkeleri gibi Avrupa Birliğinden beklememektedir. Bu güne kadar Türkiye Cumhuriyeti Avrupa'nın doğudan gelecek tehlikelere karşı güvencesi olarak önemli bir misyon yüklenmiştir. Bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü, politik kararlığı ve güvenliği konularında Avrupa'dan beklediği önemli bir katkı bulunmamaktadır. Tam tersine Avrupa Birliği'nin bölgesel, kültürel ve etnik yaklaşımları bu özelliklerin tehlikeye girebileceği talepleri içermektedir.

AB Karar-verme süreç ve mekanizmaları Türkiye cumhuriyetinin bu ortaklıktan beklentileri ile tutarlı değildir. Nice Antlaşması sonradan katılacak aday ülkelerin karar süreçleri üzerindeki etkilerini önemli ölçüde kısıtlamayı öngörmektedir. Avrupa Birliği giderek daha fazla sosyo-ekonomik ölçek olarak büyük ülkelerin kontrolu altına girmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin bu Birliğe katılma vizyonunun ikinci sınıf bir ülke olmayı kapsamadığı açıktır. Avrupa Birliği'nin yönetişim yapısı içinde iktidarın nasıl kullanıldığı ve yetkilerin seçilmişlerde veya atanmışlar arasında nasıl dağıldığı hala tam bir netliğe kavuşturulamamıştır. Konfederatif yapı güç asimetrisini çoğunlukta olan küçük ülkeler lehine oluştururken federatif yapı iktidarın azınlıkta olan güçlü ülkeler lehine oluşmasını sağlamaktadır. Eğilimin federatif yapı doğrultusunda olduğu söylenebilir.

4.2.4- Katılım Müzakereleri Nasıl Yürütülmeli?

Türkiye Avrupa Birliği ile bütünleşme projesine gerçekçi ve bilinçli bir şekilde yaklaşmalıdır. Avrupa uluslar topluluğunun bu günkü sınırları ve topluluk yapısı, Avrupa'nın ulaşması gereken doğal görünümün oldukça uzağındadır. 19. Yüzyılın ikinci yarısında başlayan bir çok Avrupa ulus-devletinin doğal sınırları ve sosyal yapıları henüz olması gereken konumun uzağındadır. Avrupa toplumlarının II. Dünya Savaşından bu yana yaşadıkları nisbeten barışçı dönem kimseyi yanıltmamalıdır. Avrupa haritası henüz I. Dünya Savaşı hesaplaşmalarının tamamlanmadığını göstermektedir. Kıtadaki bütünleşme eğilimleri yanında çözülme eğilimlerini de göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Ayrılıkçı terör hareketleri hala etkinliklerini sürdürmektedirler. Ayrıca Birliğin bölgeler politikası ve yapılanması Avrupa da bütünleşme değil, çözülme eğilimlerini destekler yöndedir. Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde nelerin lehine nelerin ise aleyhine gelişebileceğini çok iyi hesaplaması gerekmektedir.

Avrupa Birliği ile katılım müzakerelerinde, Birliğe tam ve eşit haklı bir üye olarak katılmayı vurgulamak özel bir önem taşımaktadır. Türkiye hiç bir gerekçe ile ikinci sınıf üye statüsünü kabul etmemelidir. Ayrıca Birliğe daha önce katılan üyeler için tanınan geçiş dönemi ayrıcalıklarından ise tam olarak yararlanmalıdır.

Nice Antlaşması ile yeniden düzenlenen Birlik organlarında temsil edilme oranlarının lehimize yorumlanması özel olarak gözetilmelidir. Bazı organlardaki temsil yüzdesi sembolik olmaktan öte bir etkileme anlamı taşımaktadır.

Ayrıca Türkiye 2004 yılında oluşturulacak olan Avrupa Anayasası konusunda görüş ve katkılarını şimdiden belirleyerek ve gelişmeleri dikkatle izleyerek oluşumları etkileyebilmelidir. Birliğe tam üyelik aşamasında bu antlaşmaların tartışmasız olarak kabulunun bir ön koşul olduğu unutulmamalı, antlaşmalar realize olmadan gerekli müdahaleler yapılabilmelidir. 1963 Ankara Antlaşmasının provizyonları  bu doğrultuda kullanılabilir. Bir ortaklığın statüsünün değiştirilmesi ortakların durumlarını tekrar gözden geçirme hakkını doğurmaktadır.

türkiye Cumhuriyeti 1923 yılındaki kuruluşunu izleyen yıllarda laik, demokrat ve modern bir ülke olarak bir çok uluslararası kuruluşun, uluslararası hukuka göre kurucu üyesi olmuş veya bu kuruluşlara en kısa sürede katılmış ve bu kuruluşlar içinde etkin görevler yüklenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin 1963 Ankara Antlaşması ile katılma iradesini gösterdiği fakat günümüze kadar tam üye olma olanağını yakalayamadığı önemli bir uluslararası kuruluş, sürekli yapısal ve hukuksal değişim gösteren Avrupa Birliği (AB) dir. 1957 Roma Antlaşması ile altı Avrupa ülkesi arasında oluşturulan Avrupa Ekonomik Topluluğu zaman içinde önemli radikal değişimler geçirerek ve onbeş ülkeye genişleyerek politik bir Avrupa Birliği projesi haline dönüşmüş bulunmaktadır. Bu proje yapısal ve hukuksal olarak henüz tamamlanmamış olup sürekli bir genişleme ve derinleşme yapılanması ile biçim değiştirmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin politik ve ekonomik seçkinleri ve medyası, Avrupa Birliği'ne tam üye olarak katılmakla Cumhuriyetin kuruluş misyonu ve özlemini oluşturan çağdaş uygarlık düzeyini yakalama hedefini gerçekleştireceklerini ummaktadırlar. Buradaki varsayım Avrupa Birliği'nin demokratik yapılı ülkelerin serbest pazar ekonomisi ilişkileri içinde eşitlik anlayışına dayalı bir birlik oluşturacakları ve Türkiye'nin bu birlik içinde önemli ve anlamlı bir yeri olduğudur. Böylece Türkiye AB yapısı içine tam üye olarak kabul edilmekle modern ve demokrat bir ülke olduğu tescil edilmiş olacaktır.

Bu varsayımların Avrupa Birliği'nin yaşanan gerçeklerinden, sorunlarından ve çelişkilerinden bağımsız bir romantizme dayandığı gözlenmektedir. Avrupa Birliği, Türk seçkinlerinin hayal ve idealize ettikleri bir proje olarak gelişmemekte ciddi sorunları çözme durumunda olan, Avrupa halkları ile ilişkisini ve demokratik tabanını yitirmiş bir proje görünümü vermektedir. Türk seçkinleri Avrupa Birliği'ne tamamlanmış ve bitmiş bir proje gözü ile bakmakta ve sadece bu projeye Türkiye'nin katılımı sorunları ile ilgilenmektedirler. Buna karşılık AB projesi tamamlanmış ve bitmiş olmaktan çok uzak olup ciddi yapısal ve hukuksal sorunlarım çözümü ile boğuşma durumundadır.

4.3- Türkiye ile AB Arasında Üyelik Sorunları

4.3.1- Türkiye Cumhuriyeti'nin Modernleşme Projesi ile Avrupa Birliği Örtüşmüyor

Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk insanının kaderini bağladığı bir projenin daha ciddi ve realist bir yaklaşımla irdelenmesi gerektiği inancını taşıyoruz. Burada sorun bireysel, kurumsal ve kamusal tercihlerimiz, neyi beğendiğimiz ve neyi beğenmediğimiz, neden yana ve neye karşı olduğumuz değil, Avrupa Birliği'nin nasıl bir insanlık ve tarih projesi olduğu ve Türk insanının bu proje içindeki yerinin ne olduğu tartışmasının sağlıklı yapılabilmesidir. Avrupa Birliği'ne katılmayı savunanların, kendi ön yargı, tercih ve saplantılarını tartışılması olanaksız evrensel gerçekler gibi sunması, projeye sağlıklı bir katkıda bulunabilmeyi olanaksız hale getirmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa Birliği projesine tam üye olarak katılması, sanıldığı ve savunulduğu kadar tartışılmaz, doğal ve gerekli bir adım olarak görülmemektedir. Bunun temel bir nedeni Avrupa Birliği projesinin Euro-Romantiklerin ileri sürdüğü ve savunduğu gibi bir modernleşme ve demokrasi projesi olmamasıdır.

4.3.2- Avrupa Birliği Demokratik Olmayan Bir "Süperdevlet" Konumundadır

Avrupa Birliği 1991 Maastricht Antlaşması ile bir ekonomik birlik olmaktan çıkarak politik birlik projesi haline dönüşmüştür. Burada Avrupa'nın ulus-devletlerinin egemen ulus-devlet kimliklerinden vazgeçerek egemen bir üst süperdevlete katılmaları sözkonusudur. Diğer bir deyişle üst süperdevletin hukuku, üye devletlerin hukukunun üzerinde olacaktır. Durum şimdi kısmen de olsa böyledir ve her yeni antlaşma üye devletlerin egemenliklerinin daha büyük bir kısmını üst süperdevlete transfer etmektedir. Bu mekanizma Avrupa halklarının bilgisi, kontrolu ve iradesi dışında bir politik seçkinler uzlaşması olarak gereçekleşmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti egemenlik haklarının bir kurtuluş savaşı kazanmakla tescil edildiği ve ortaçağ sosyo-politik sistemlerinin radikal devrimlerle tasfiye edildiği modern bir ülkedir ve egemenlik hakları konusunda özel bir duyarlılık sahibidir. Öncelikle egemenlik haklarından vazgeçmeyi talep eden herhangi bir uluslararası projeye hangi görünüm ve isim altında ve hangi gerekçe ile olursa olsun sıcak bakmayacağı açıktır. Avrupa Birliği bugünkü hali ve görünümü ile bile hukuksal olarak, demokratik bir tabanı olmayan  bir  Post-Modern İmparatorluk uygulamasını yansıtmaktadır. Gelecekteki genişleme ve derinleşme antlaşmaları ise bu imparatorluğu daha yaygın ve hükümran hale getirecektir. Bir imparatorluk sistemini tasfiye ederek kurulan modern Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni bir imparatorluğun üyesi olmayı düşünmeyeceği açıktır.

 

4.4- AB Dışında Türkiye Alternatifleri

Türkiye Cumhuriyetinin AB ile bütünleşmesi muhtemelen iç ve dış nedenlerden dolayı gerçekleşmeyecektir. Böyle bir olasılığın olmadığını düşünmek hem politik gerçekçilikten uzak hem de dar görüşlülük olacaktır. Dünyanin küresel olarak bütünleşme ve bloklaşma eğilimi gösterdiği bir dönemde Türkiye Cumhuriyeti'nin de herhangi bir bütünleşme projesine ilgisiz kalması gerektiği de gerçekçi bir düşünce olmayacaktır. Burada gerçekçilik Türkiye Cumhuriyetinin hangi bütünleşmelere hangi koşullarla katılması gerektiğidir. Şimdi AB projesinin muhtemel bir gerçekleşmeyişini öngörerek alternatif çözümlerin de gündeme getirilmesi söz konusudur.

AB kurumsal, finansal veya konjoktürel nedenlerle genişleme sürecini dondurma kararı alabilir. Bu çok muhtemel olmasa bir olanaksız değildir. Veya aday ülkeler arasında fazla sorun yaratmayacak, birliğe fazla maliyet yüklemeyecek olanlara öncelik tanıyabilir. Bu katılımlar momentumu korumak amacı ile sembolik olarak gerçekleştirilebilirler. Türkiye ölçeği ve gelişme aşaması bakımından bu tipte bir ülke değildir.  Ayrıca çıkarları daha aktif ve enerjik olarak koruma görünümü veren ülkeler, üstelik te Türkiye gibi ciddi bir destekleyici sponsordan yoksun iseler ve Hristiyan dünyasına katılacak tek Müslüman ülke iseler, müzakereler ile belirsiz (veya sınırsız) bir süre için dışarda tutulabilirler.

Ayrıca Avrupa Bütünleşmesindeki eğilimlerin Türkiye'nin ulusal çıkarları ve öncelikleri ile uyumlu bir şekilde geliştiği ve gelişeceği oldukça kuşkuludur. AB geliştirdiği tek pazarın malların, hizmetlerin ve insanların dolaşım serbestliğinden ve nimetlerinde yeni katılacak üyeleri ve Türkiye'yi yararlandırmak isteğini göstermemektedir. Bunun yanında AB organları ve karar mekanizmaları, yeni katılacak üyelerin sadece güçlü kurucu üyelerin tahakkümü altında kukla üyeler olabilecekleri şekilde yeniden düzenlenmektedir. Yeni üyelerin ittifak, koalisyon veya işbirliği mekanizmaları ile bloke edecek üyeler olabilmeleri engellenmek istenmektedir. Ayrıca bu tür gelişmeler konusunda Avrupa halklarının bilgisi, ilgisi ve katkısı yok derecede düşüktür. Bu gelişmeler karşısında Birliğin yeni katılacak üyeler sağlayacağı katkılar sıradan bir ekonomik veya gümrük birliğinin sağlayacağının çok altındadır.

Türkiye açısından ciddi bir önem taşıyan diğer bir gelişme, ikinci dayanak politikalarında (savunma ve güvenlik) gözlenmeye başlayan güçlü anti-Amerikan eğilimlerdir. Bu eğilimler Atlantik ötesi ittifaklar ile gerçekleştirilen güvenlik mekanizmalarını çözmeyi ve tasfiye etmeyi amaçlamaktadır. Bir NATO üyesi olan ve bu üyelikten ciddi beklentileri olan Türkiye'nin bu gelişmelere olumlu bir gözle bakması olanaksızdır. Ayrıca Türkiye'nin kabul etmesi olanaksız politik koşulların ön şart olarak öne sürülmesi böyle bir bütünleşmenin önünde önemli bir engel oluşturmaktadır.

Avrupa Birliği projesinin yapısı, amaçları, beklentileri, eğilimleri ve gelişmeleri Türk toplumuna gerektiği gibi yansıtılmamaktadır. Türk insanı Avrupa Birliği'nin yaklaşımlarının hakettiği saygıyı ve eşitlik anlayışını yansıtmadığını gördüğünde bütünleşmeye olumlu bir gözle bakmayacaktır. Demokratik ilke ve süreçlerin tam olarak çalışması durumunda Türk insanı Bütünleşme karşısındaki tavrını daha net ve gerçekçi biçimde değerlendirebilecektir.

EFTA, EEA

Kalkınması ve gelişmesi için büyük ölçekli dış kaynağa ihtiyacı olan Türkiye'nin, dış ticaretinin önemli bir oranını gerçekleştirildiği Avrupa pazarlarına engellenmeden girmesinin büyük bir önek taşıdığı açıktır. Buna karşılık bunun tek mümkün yolunun Avrupa Birliği'ne üye olmak olduğu da doğru değildir. Ticaretin küresel ölçekte serbestleşmesi eğilimlerini ağır bastığı bir dönemde ticaret serbestliği uğruna ağır politik yükümlülükler girmenin de gerçekçi olmadığı açıktır. Türkiye nin Avrupa Birliği ile politik bir bütünleşmeye girmesinden kazanacağı fazlaca bir ekonomik çıkar bulunmamaktadır. Bu tür çıkarlar serbest ticaret antlaşmaları ile de elde edilebilmektedir. Daha önce EFTA üyesi olan fakat AB üyesi olmayan ülkeler AB ile bir Antlaşma imzalayarak   Avrupa Ekonomik Alanı (EEA) oluşturdular. Böylece Avrupa tek pazarına serbest olarak girebilecekler ve acquis communautaire in sadece serbest pazarı ilgilendiren kısımlarını yükleneceklerdi. Buna karşılık uzmanları bu tür mevzuatın hazırlanmasına katkıda bulunabiliyorlardı. EEA üyeliği Avrupa pazarına daha kolay girişi sağlarken,Avrupa dışı ile de serbest ilişkileri sağlayabiliyordu. EFTA aynı zamanda Avrupa dışı ülkeler ile de ikili serbest ticaret antlaşmaları yapılabilmesine olanak sağlamaktadır. Buna göre Türkiye için öncelikle serbest ticaret bölgelerine katılımı sağlayacak antlaşmalara ağırlık vermek önem taşımaktadır.

Buna karşılık EFTA tipi antlaşmalar, AB üyeliğinde farklı çıkarlara hizmet etmektedir. Burada insanların serbest dolaşımı sözkonusu olmadığı gibi, yapısal fonlar gibi birlik içinde yeniden dağılım mekanizmaları da sözkonusu değildir. Üyeler tam bağımsızlığa sahiptir ve müktesebat uyumu gibi sorumluluklar yüklenmemektedirler. Buna göre EFTA üyeleri AB nin çoğu anlamsız ve korumacığa yönelik ekonomik, sosyal, çevre ve tüketici mevzuatının yükü altında ezilmemekte bunların uygulanması için gerekli olan maliyetlere katlanmamaktadır.

Buna göre NATO üyeliği ile kombine edilmiş bir EFTA üyeliği, Norveç örneğinde gözlendiği gibi, Türkiye için daha avantajlı ekonomik ve politik sonuçlar doğurabilir.

İkili Özel Çözümler

Türkiye Cumhuriyeti,İsviçre örneğinde olduğu gibi AB ile ikili bazı antlaşmaları deneyebilir. İsviçre defalarca sadece AB üyeliğini değil EEA üyeliğini de reddetti. Bu üyeliklerin egemenlik haklarını kısıtlayacağını öngörüyordu. İsviçre uzun müzakerelerden sonra  AB ile ilişkilerini düzenleyen bir ikili antlaşma imzaladı. Bu antlaşma İsviçre ile Birlik arasındaki ticari ilişkileri bazı sektörel alanlarda düzenlemekte idi. Bazı alanlarda antlaşma EEA ötesine geçerken bazılarında sadece sınırlı yükümlülükler içermekte idi. Antlaşma herhangi bir acquis yüklenmesi gerektirmediği için İsviçre'nin gelecekteki yasal bağımsızlığı da sınırlanmıyor idi.

SONUÇ :

Türkiye, iyi tasarımlanmamış anlamsız ve gereksiz bir gümrük birliği antlaşması ile kendini ikili ilişkilerde ciddi olarak sınırlandırmış durumdadır. Yine de antlaşmanın bazı provizyonları gelişmelerin olumsuz olması halinde taraflara antlaşmayı revize edebilme inisiyatifi tanımaktadır. Gümrük Birliği antlaşması mutlak en kısa sürede revize edilmeli, Türkiye avantaj sağlamadığı bu antlaşmanın getirdiği yükümlülüklerden sıyrılmalıdır. Acquis Communautaire yüklenmenin ne anlama geldiği Türkiye tarafından gerçekçi bir şekilde anlaşılamamıştır. Türkiye olayında bunun anlamı Avrupa Birliği korumacılık mevzuatının Türkiye açısından tanınması ve aleyhine kullanılmasına rıza gösterilmesidir.

 

EYLEM AĞUSTOS.2002