|
4.0- Giriş
Türkiye
Cumhuriyet 1920 lerde radikal bir devrimle kurulmuş, inasan hakları
ilkelerine bağlı demokratik, laik bir hukuk devletidir. Devletin
yapısının laik ve demokratik bir cumhuriyet olması anayasasının
değiştirilemez ve değiştitirlmesi teklif edilemez ilkelerindendir.
Devletin bu temel yapısı ile ters düşmeyecek herhangi bir uluslararası
kuruluşa kurucu veya üye ülke olarak katılmak, Türkiye'nin
uluslararası ortamda yüklenmek istediği olumlu sorumluluklarla tutarlı
bir yaklaşımdır.
Gevşek
bir yapıda biraraya gelerek işbirliğini amaçlayan ülkelerin özgür
iradeleri ile oluşturulan, üyelerinin eşit koşullarda katıldığı,
demokratik bir Avrupa Birliği, Türkiye'nin olumlu olarak yaklaşacağı
ve katılmayı arzu edeceği bir uluslararası oluşumdur. Avrupa kültür ve
uygarlığı Türk insanı ve modern Türkiye Cumhuriyeti'nin bakış açısında
daima modernliğin ve çağdaş uygarlığın ulaştığı düzey olarak görülmüş
ve benimsenmiştir. Bu nedenle Avrupa ile gerçekleştirilen yakın
işbirlikleri Türkiye tarafından daima modernlik ve uygarlık
doğrultusunda bir aşama olarak değerlendirilmektedir.
Diğer
taraftan Türkiye Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olmasını Avrupa
ülkelerine karşı bir bağımsızlık mücadelesi vererek sağlayabilmiştir.
Avrupa vizyon ve stratejilerinin kendi bağımsızlığı ve uluslararası
etkinliği açısından daima bir tehdit unsuru taşıdığına da gözardı
edemeyecektir. Türkiye'nin sosyoekonomik yapısının devlet öncülüğünden
geleneksel bir formdan modern bir forma dönüşmesinin bi ölçüde
otoriter yaklaşımlar gerektirdiği ve gerektireceği de açıktır. Bu
yaklaşım Avrupa tarihini karakterize eden rekabetçi liberal yaklaşımla
her zaman örtüşmemektedir.
Ayrıca
Avrupa Birliğine esas teşkil eden ilkeler, ileri sürülen söylemlerin
aksine her zaman liberal değerlere değil, merkezi bürokratik değerlere
dayanmaktadır. Birliğin kendisi merkezi bürokratik değer ve ilkeler
dayanırken aday ülkelerden liberal demokratik kurumsal yapıları talep
etmek gerçekçi olmamaktadır. Ayrıca Türkiye politik ve ekonomik
gelişme sürecinde ideolojik ve dinsel temaları dışarıda bırakmaya özel
bir özen gösterirken, Birliğe üye devletler arasında bu temaların
ağırlık taşıması ve sosyopolitik örgütlenme düzeyleri dikkati
çekmektedir. Laik Türkiye cumhuriyetinden dinin ve dinsel kurumların
sosyal ve ekonomik yaşam üzerindeki etkileri minimum tutulmaya
çalışılırken Avrupa ülkelerinde Kilisenin sosyal yaşam üzerinde özel
ve derinlemesine etkileri, söz konusudur.
Politik
birlik ekonomik alanda değil hukuk alanında gerçekleşmektedir. Türkiye
Cumhuriyeti'ni yönetenlerin, Türk işadamlarının ve Türk insanının AB
projesinin 1991 Maastricht Antlaşması ile ekonomik alandan politik
alana dönüştüğü ve bunun anlamı konusunda yeterli ve gerçekçi bilgi
sahibi olduğu kuşkuludur. Türkiye Cumhuriyeti'nin misyon ve vizyonunda
bir çoğu laik, demokrat ve cumhuriyet olmayan Avrupa ülkeleri ile bir
politik birlik gerçekleştirmek olduğu söylemez. Politik birliğin
Türkiye üzerine yükleyeceği kısıt ve sorumlulukların, misyon ve
vizyonu ile tutarlı olduğu da kuşkuludur. Türkiye modernleşme sürecini
kendi insan kaynaklarına, uzman ve yeteneklerine dayanarak
gerçekleştirmiştir.
4.1- Egemenlik İlkesi ve AB
İlişkileri
4.1.1- Egemenliğin Tanımı ve
Anlamı
J. J. ROUSSEAU
tarafından "Sosyal Sözleşme" eseri ile ortaya konulan
halk egemenliği kavramı, egemenliği genel iradenin
kullanması anlamına gelmektedir. Bu genel irade ise yasa biçiminde
belirmektedir. Egemenlik kavramı aslında soyut ve tartışmalıdır. Eski
devirlerde mutlak, bölünmez ve sürekli iktidarı temsil eden hükümdarın
iktidarını ifade eden egemenlik anlayışının kaynağı da ilahi idi. Yani
hükümdar egemenliği Tanrıdan alıylordu. Hal böyle olunca da yalnızca
Tanrıya karşı sorumlu oluyordu. Rousseau dan büyük ölçüde esinlenen
1789 Fransız Devrimi ile egemenliğin sahibinin ulus
olduğu ve ulusun egemenliği temsilcileri aracılığıyla kullanması
gündeme gelmiştir. Günümüzde ise AB kurulması ile ilgili gelişmeler
bir anlamda Fransız Devrimi ile gündeme gelen bu bu ilkelerin terk
edildiği anlamına gelmektedir.
Bu şekilde doğan ulusal
egemenlik; egemenlik kavramını daha da kuvvetlendirmiş ve
yüceltmiştir. Kaynağını ulustan alan egemenlik hiçbir güce bağlı
olmama ve üstün emretme gücüne sahiptir. Bu anlamı ile uluslar arası
ilişkilerde egemenlik kesindir ve denetim kabul etmez. Söz konusu
olabilecek tek istisna ise devletin kendi iradesi ile koyduğu ve kabul
ettiği sınırlardır. Ulus adına egemenliği kullanan devletin, bu
sınırları koyarken ulusa danışması, ulusun onayını alması, ulusal
egemenlik anlayışının doğal bir sonucudur.
4.1.2- 1982 Anayasası'na
göre Egemenlik
Anayasanın başlangıç kısmında;
"Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız
şartsız Türk Milletine ait olduğu..." 1. maddesinde
"Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir" bu maddenin gerekçesinde
ise "Devlet Başkanının veraset yoluyla değil, milletçe veya
milletin temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilerek makamına
geleceği" açıklanmaktadır." 2. maddesinde ise
"Türkiye Cumhuriyeti .......... demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devletidir." Bu maddenin gerekçesinde ise, "....
Demokrasi, egemenliğin millete ait olduğu bir siyasi rejimdir."
6. maddesi, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk
milleti egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili
organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette
hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiç kimse veya organ,
kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz. "Bu
maddenin gerekçesinde ise ".... Bilindiği gibi egemenlik
kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ilkesi, istiklal harbimizde
Atatürk'ün esas Teşkilat Hukukumuzun vazgeçilmez bir ilkesi olarak
koyduğu ve demokrasi rejiminin hukuki ifadesi olan bir kavramdır...
Türk Milleti demokratik bir düzen içerisinde yaşayacak ve Türk
devletinde egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olacak-tır."
7. maddesinde "Yasama Yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük
Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez." denilmektedir.
Yukarıda anılan Anayasa
maddeleri ve gerekçeleri hiçbir yorum gerektirmeyecek açıklıkla,
Türkiye Cumhuriyeti devletinde egemenliğin kayıtsız şartsız Türk
Milletinde olduğunu belirtmektedir. Bu anlamı ile Türkiye Ulusal
egemenlik temel kavramı üzerine oturmaktadır. Egemenliğin, somut
ifadesi olan yasama yetkisi devredilemez, yürütme ve yargı yetkileri
paylaşılamaz, devredilemez.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası,
gerek ruhu gerekse açık ve kesin hükümleri ile egemenliğin Türk
ulusuna ait olduğunu ve hiçbir şekilde devredilemeyeceğini
buyurmaktadır.
4.1.3- Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
kuruluş Felsefesi ve Temeli Bakımından Egemenlik;
Birinci Dünya Savaşı sonrası,
Mondros Mütarekesi ile yenik sayılan Osmanlı Devleti, İngiltere,
Fransa, İtalya ve Yunanistan tarafından işgal edilmeye başlanmıştır.
Bu işgalci devletler Osmanlı
devletine imzalattıkları Sevr anlaşması ile Osmanlı
Ülkesini aralarında paylaştıkları gibi bir kısmında da Ermenistan ve
Kürdistan kurulmasına karar vermişlerdir. O zamanki Osmanlı Yönetimi
düşmana tamamen teslim olmuştu. İşgallere karşı mahalli direnmeler ve
örgütlenmeler başlamıştı. Osmanlı yönetiminden umudunu kesen Türk
Milleti bulunduğu yerde kendi başının çaresine bakmaya başladı. İşte
bu sırada Mustafa Kemal ve arkadaşları Türk Milletinin önüne düşerek
bulunduğu mahalde kendi başının çaresine bakma kararı alan Türk
Milletini bir arada örgütleyip, milletin temsilcilerini Büyük Millet
Meclisinde toplayıp, egemenliğini kendi eline alınmasını sağladı.
21-22 Haziran 1919 gecesi
Amasya'da Mustafa Kemal'in yaveri Cevat Abbas bey'e yazdırıp yurdun
dört bir yanına telgrafla duyurulan meşhur Amasya Genelgesi'nin
1. maddesinde "Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı
tehlikededir. Hükümet merkezimiz, itilaf devletlerinin etki ve
denetimi altında bulunduğundan yüklendiği sorumlulukların gereğini
yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi yok olmuş tanıttırıyor.
Milletimizin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı
kurtaracaktır."
Erzurum Kongresinde
alınan kararlar içinde "Kuvay-ı Milliye'yi ve milli iradeyi
egemen kılmak esastır."
Sivas Kongresinin
2 numaralı kararında ise; "..... Kuvay-ı milliye'yi
amil ve iradeyi milliyeyi egemen kılmak esası katidir."
Her iki kongre de Kurtuluş
Savaşının ve Türkiye Cumhuriyetinin temel taşlarıdır. Ve her iki
kongre de egemenliğin ulusa ait olduğunu kabul ve ilan etmiştir.
Nitekim kongrelerde oluşan
Heyet-i Temsiliye tarafından Ankara'da meclis oluşturulması
ve bunun için seçimler yapılması hakkında alınan ve ilan edilen
kararda; "Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclis
memleket işlerini idare etmek ve denetlemek üzere toplanacaktır."
denilmektedir. Buradan da açıkça, egemenliğin ulusa ait
olduğu ve ulusun seçeceği temsilcilerden oluşan meclis eli ile
egemenliği kendisinin kullanacağı anlaşıl-maktadır.
Nitekim kurulan Meclis'te 20
Ocak 1921'de kabul edilen Anayasanın ilk maddesinde "Egemenlik
kayıtsız şartsız ulusundur. hükümet ulusun kaderini doğrudan
kendisinin tayin edeceği esasına dayanır", hükmü yer
almaktadır.
1 Kasım 1922'de Saltanat, 3
Mart 1924'de de Hilafet kaldırılır. 29 Ekim 1923'de Cumhuriyet ilan
edilir. 3 Mart 1924'de Hilafetin kaldırılmasından sonra 20 Nisan
1924'de kabul edilen 1924 Anayasası ile, egemenlik kayıtsız şartsız
Türk ulusuna tevdi edilmiştir.
Böylece, ilk kez
21 Haziran 1919'da Amasya Genelgesi ile ifade edilen Ulusal
Egemenlik anlayışı, Kurtuluş Savaşının başarı ile sonuçlanması
neticesinde, saltanat ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı
ve 1924 Anayasası ile Türkiye Cumhuriyetinin temel felsefesi
olmuştur.
Cumhuriyetin ulusal egemenlik
anlayışı sadece saltanata karşı değil, uluslar arası ilişkiler
açısından da anlamlıdır. Zira Kurtuluş Savaşı başında mandacılık dahi
tartışılmış (Sivas Kongresi'nde) ama neticede "Ya İstiklal Ya
Ölüm" kararı alınmış, işgal kuvvetleriyle savaşılarak,
Cumhuriyet kurulmuştur.
Cumhuriyetin temel felsefesi "Egemenlik
kayıtsız şartsız ulusundur" şeklinde ifade edilirken, bunun
kayıtsız koşulsuz tam bağımsızlık olarak yorumlanması gerektiği
açıktır.
4.2
Türkiye Cumhuriyeti'nin Bağımsızlık Anlayış ve İlkeleri
Avrupa Birliği, üye devletlerin
belirli alanlarda egemenliklerini devrederek oluşturdukları bir üstün
otorite, egemen konumundadır. Üye devletler egemenliklerini
devrettikleri sahalarda topluluğun egemenliği altına girmektedirler.
Bu hukuki düzlem, Gümrük Birliği anlaşmasını imzalayan Türkiye için de
geçerlidir. Belirli sahalarda egemenliği Avrupa Birliğine devreden üye
devletler ulusal hukuklarında da buna uygun düzenlemeler yapmak yoluna
gitmişlerdir. Ülkelerin bu bütünleşmeye neden gerek gördükleri
kendilerini ilgilendiren bir konudur. Burada büyük bir olasılıkla
kendi ulusal güvenliklerini kendi olanakları ile koruma olasılığını
görmemiş olabilirler.
Burada Türkiye açısından sorun
şudur:
Öncelikle Türkiye
Avrupa Birliğine tam üye değildir. Yani üye devletler gibi Avrupa
Birliğinin oluşumunda iradesini ortaya koymuş değildir. İkinci
olarak Gümrük Birliği anlaşmasıyla ile konu ile ilgili egemenlik
haklarını Avrupa Birliğine devretmesine Anayasadaki egemenlik ilkesi
uyarınca imkân yoktur. Türkiye Avrupa Birliğine tam üye olsa da,
egemenlik açısından aynı sorun yine var olacaktır.
4.2.1-
Türkiye Ulus-Devlet Modeli Etrafında Modernleşmektedir
Avrupa
Birliği'nin nasıl gelişmesi ve nasıl yapılaması gerektiği konusunda
fikir ve model ileri sürmek Türk insanlarının görevi değildir. Avrupa
Birliği rasyonel amaçlı herhangi bir uluslararası proje olmayıp Avrupa
insanının kendi tarih ve kültüründen kaynaklanan özgün bir Avrupa
projesidir. Avrupa ulus-devlet modelinden hoşlanmayıp modernlik öncesi
feodal federatif yapılara geri dönmeyi arzu ediyorsa bu kendi tarihi
seçimleri olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti için laik, demokrat, üniter
ulus-devlet modelinden geri dönmek tarihi olarak mümkün değildir.
İnsanlık henüz bu modelden daha modern bir alternatif üretebilmiş
değildir.
Federatif yapıların gerginliklere yol açtığı ve başarılı olmadığı
Belçika, Çekoslovakya, Yugoslavya, İspanya deneyimlerinden
görülebilmektedir. Bu modellerin bazıları çatışmalı, bazıları barışçı
süreçlerle çözülmüş olup, henüz çözülmeyenler güçlükle bir arada
tutulabilmektedir. Bu tür federatif modellerin arkasında,
"küreselleşme" olgusunun yaygınlaştığı ve ulus-devletin
çözülmekte olduğu doğrultusunda yanlış varsayımlara ve gözlemlere
dayanan paradigma bulunmaktadır. Ulus-devletin bir maddi ve manevi
otorite olarak zayıflamakta ve gerilemekte olduğu konusunda dünyanın
hiç bir bölgesinde ciddi bir gözlem bulunmamaktadır.
Federatif tezlerin Avrupa'nın sosyal ve kültürel tarihi ile tutarlı
olduğu da söylenemez. Avrupa tarihinde ortaklaşa etnik kimlik, dil ve
tarihin kararlı demokratik ulus-devletler yaratmakta ne kadar önemli
olduğu yaşanarak gözlenmiştir. Ulusal kimlik basit folklorik ve
kültürel kategorilere indirgenemeyecek güçlü bir politik özelliktir.
Başkalarından farklı ve bağımsız olarak bir arada olmak ve birlikte
yaşamak iradesi bir çok etnik ve dilsel benzerlikleri aşabilen bir
özelliktir. Burada ulus, egemenlik ve anayasal meşruiyet kavramları
arasındaki ilişkiler basit kültürel benzerliklerin ötesinde anlamlar
taşımaktadır. Bu kavramların "Avrupalılık" veya "Avrupa
Vatandaşlığı" kavramları ile kolayca değiştirilebileceğini öne
sürmek hayalcilik olacaktır. Yaşanılan tarih süreci, Türkiye ve Avrupa
insanları arasında değil, Avrupa insanları arasında bile ortaklaş bir
Avrupalılık kimliği etrafında birleşmeyi henüz anlamlı hale
getirebilmiş değildir. Avrupa Birliği'nin genişleme stratejisi, gizli
veya açık bir şekilde tehlikeli bir etnik milliyetçilik kavramını
gündeme getirmektedir. Uluslar kolayca etnik, dilsel ve dinsel
kategorilere indirgenebilecek olgular değildirler.
Avrupa
Birliği'nin gizli veya açık bir şekilde desteklediği bölgeler ve
bölgecilik politikaları yakın gözlemde bir modernleşeme eğilimini
değil, modernliğin karmaşıklığı ile baş edememenin doğurduğu içe
kapanma ve izole olma eğilimlerini desteklemektedir. Bölgelerin
federasyonu (75 civarında) olarak şekillenecek bir Avrupa Birliği'nin
projenin amaçladığı sinerjiyi yaratabileceği oldukça kuşkuludur.
4.2.2-
AB Modernleşme Süreç ve Anlayışları ile Uyumlu Değil
Avrupa
Birliği, insanlık tarihinin şimdiye kadar görmediği ve yaşamadığı
türden bir imparatorluk biçimin sergilemektedir. Daha önce silah veya
inanç gücü ile bir merkeze bağlanan ulus-devletler şimdi ne olduğunu
tam kavrayamadıkları bir antlaşmalar dizisi ile egemenlik haklarından
soyutlanarak bir merkeze bağlanmaktadırlar. Başlangıçta ekonomik
konuları kapsayan bütünleşme giderek hukuk ve egemenlik haklarını da
kapsamaya başlamıştır. Avrupa Birliği, Avrupa insanının, Avrupa tarihi
ve kültürüne dayanan bir ortaklaşa projesidir. Projenin ne olduğunun
ve amaçlarının Avrupa insanlarına doğru olarak anlatıldığı kuşkuludur.
Proje
ulusal iradelerin dışında bir tür Avrupa politikacılarının koalisyonu
olarak gelişmektedir. Projenin gelişme sürecinin ulusal iradeler ve
demokratik kurallar ile bağlantılı olduğunu söyleyebilmek güçtür.
Ulusal parlamentolar ile Birliğin yönetişim organları arasındaki
ilişkilerin yapısı ve kapsamı belirsizdir. Maasstricht Antlaşması
ile getirilen ve Birliğe ulus-devletler üzerinde yetkiler veren fakat
sadece merkezi ilgilendiren alanlarda işleyeceği öne sürülen
"subsidiarite" ilkesi hemen daima merkez lehine kullanılmakta
ve merkez tarafından kullanılan bir yetki bir daha ulus-devletlere
devredilmemektedir.
Bu
nedenlerle, Avrupa Birliği projesinin gelişme süreci modern
ulus-devlet inşası süreci ile ters yönde çalışmaktadır. Birliğe üye
ülkeler ve onlar bağlı insanlar kaçınılmaz bir şekilde bir ulus-devlet
veya federal süperdevlet görünümünde bir imparatorluk vatandaşlığı
arasında seçim yapmak durumunda kalacaklardır.
4.2.3-
Türkiye'nin Benimseyeceği AB Formu Ne Olmalı?
Yukarda
özetlenen gerçekler çerçevesinde, Türkiye AB ile ilişkilerinde somut
ve gerçekçi bir tavır almalıdır. Türkiye'nin laik ve demokratik
cumhuriyet geleneği, icra, yönetim ve yasama yetkileri olan,
seçilmemiş icra ve yönetim organı olarak Avrupa Komisyonu'na
olumlu yaklaşamaz. Seçilmiş fakat yasama ve yürütme yetkileri olmayan
Avrupa Parlamentosuna yeni devredilen yetkiler de Türkiye cumhuriyet
geleneğinin dışındadır. Uniter bir iradesi olan bir Avrupa vatandaşı,
Avrupa Kamuoyu ve Avrupa Seçmeni bulunmamaktadır. Avrupa
Parlamentosu, ismi parlamento olmakla birlikte demokratik iradenin
somutlaştığı sinin gerçek bir parlamento değildir. AP bir kurum olarak
hiç bir zaman Avrupa Vatandaşlarının ilgi ve eğilimlerinin yansıdığı
gerçek bir parlamento olamayacak fakat çeşitli üye devletlerin ulusal,
bölgesel, etnik ve diğer çıkar ve eğilimlerini yansıttıkları bir lobi
kuruluşu olmaya devam edecektir.
Türkiye'nin ulusal çıkarlarını eşit bir ortak üye olarak
savunamayacağı kuruluşlara üye olması kabul edilebilir bir yaklaşım
değildir. Kendi iradesine karşı olan koşul ve uygulamalara sadece oy
mekanizmaları ile uyma mecburiyeti düşünülemez.
Türkiye
kendi güvenlik ve bütünlüğünün güvencesini Doğu Avrupa ülkeleri gibi
Avrupa Birliğinden beklememektedir. Bu güne kadar Türkiye Cumhuriyeti
Avrupa'nın doğudan gelecek tehlikelere karşı güvencesi olarak önemli
bir misyon yüklenmiştir. Bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü,
politik kararlığı ve güvenliği konularında Avrupa'dan beklediği önemli
bir katkı bulunmamaktadır. Tam tersine Avrupa Birliği'nin bölgesel,
kültürel ve etnik yaklaşımları bu özelliklerin tehlikeye girebileceği
talepleri içermektedir.
AB
Karar-verme süreç ve mekanizmaları Türkiye cumhuriyetinin bu
ortaklıktan beklentileri ile tutarlı değildir. Nice Antlaşması
sonradan katılacak aday ülkelerin karar süreçleri üzerindeki
etkilerini önemli ölçüde kısıtlamayı öngörmektedir. Avrupa Birliği
giderek daha fazla sosyo-ekonomik ölçek olarak büyük ülkelerin
kontrolu altına girmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin bu Birliğe
katılma vizyonunun ikinci sınıf bir ülke olmayı kapsamadığı açıktır.
Avrupa Birliği'nin yönetişim yapısı içinde iktidarın nasıl
kullanıldığı ve yetkilerin seçilmişlerde veya atanmışlar arasında
nasıl dağıldığı hala tam bir netliğe kavuşturulamamıştır. Konfederatif
yapı güç asimetrisini çoğunlukta olan küçük ülkeler lehine
oluştururken federatif yapı iktidarın azınlıkta olan güçlü ülkeler
lehine oluşmasını sağlamaktadır. Eğilimin federatif yapı doğrultusunda
olduğu söylenebilir.
4.2.4-
Katılım Müzakereleri Nasıl Yürütülmeli?
Türkiye
Avrupa Birliği ile bütünleşme projesine gerçekçi ve bilinçli bir
şekilde yaklaşmalıdır. Avrupa uluslar topluluğunun bu günkü sınırları
ve topluluk yapısı, Avrupa'nın ulaşması gereken doğal görünümün
oldukça uzağındadır. 19. Yüzyılın ikinci yarısında başlayan bir çok
Avrupa ulus-devletinin doğal sınırları ve sosyal yapıları henüz olması
gereken konumun uzağındadır. Avrupa toplumlarının II. Dünya Savaşından
bu yana yaşadıkları nisbeten barışçı dönem kimseyi yanıltmamalıdır.
Avrupa haritası henüz I. Dünya Savaşı hesaplaşmalarının
tamamlanmadığını göstermektedir. Kıtadaki bütünleşme eğilimleri
yanında çözülme eğilimlerini de göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
Ayrılıkçı terör hareketleri hala etkinliklerini sürdürmektedirler.
Ayrıca Birliğin bölgeler politikası ve yapılanması Avrupa da
bütünleşme değil, çözülme eğilimlerini destekler yöndedir. Türkiye'nin
Avrupa Birliği ile ilişkilerinde nelerin lehine nelerin ise aleyhine
gelişebileceğini çok iyi hesaplaması gerekmektedir.
Avrupa Birliği ile katılım
müzakerelerinde, Birliğe tam ve eşit haklı bir üye olarak katılmayı
vurgulamak özel bir önem taşımaktadır. Türkiye hiç bir gerekçe ile
ikinci sınıf üye statüsünü kabul etmemelidir. Ayrıca Birliğe daha önce
katılan üyeler için tanınan geçiş dönemi ayrıcalıklarından ise tam
olarak yararlanmalıdır.
Nice
Antlaşması ile yeniden düzenlenen Birlik organlarında temsil edilme
oranlarının lehimize yorumlanması özel olarak gözetilmelidir. Bazı
organlardaki temsil yüzdesi sembolik olmaktan öte bir etkileme anlamı
taşımaktadır.
Ayrıca
Türkiye 2004 yılında oluşturulacak olan Avrupa Anayasası konusunda
görüş ve katkılarını şimdiden belirleyerek ve gelişmeleri dikkatle
izleyerek oluşumları etkileyebilmelidir. Birliğe tam üyelik aşamasında
bu antlaşmaların tartışmasız olarak kabulunun bir ön koşul olduğu
unutulmamalı, antlaşmalar realize olmadan gerekli müdahaleler
yapılabilmelidir. 1963 Ankara Antlaşmasının provizyonları bu
doğrultuda kullanılabilir. Bir ortaklığın statüsünün değiştirilmesi
ortakların durumlarını tekrar gözden geçirme hakkını doğurmaktadır.
türkiye
Cumhuriyeti 1923 yılındaki kuruluşunu izleyen yıllarda laik, demokrat
ve modern bir ülke olarak bir çok uluslararası kuruluşun, uluslararası
hukuka göre kurucu üyesi olmuş veya bu kuruluşlara en kısa sürede
katılmış ve bu kuruluşlar içinde etkin görevler yüklenmiştir. Türkiye
Cumhuriyeti'nin 1963 Ankara Antlaşması ile katılma iradesini
gösterdiği fakat günümüze kadar tam üye olma olanağını yakalayamadığı
önemli bir uluslararası kuruluş, sürekli yapısal ve hukuksal değişim
gösteren Avrupa Birliği (AB) dir. 1957 Roma Antlaşması ile altı Avrupa
ülkesi arasında oluşturulan Avrupa Ekonomik Topluluğu zaman içinde
önemli radikal değişimler geçirerek ve onbeş ülkeye genişleyerek
politik bir Avrupa Birliği projesi haline dönüşmüş bulunmaktadır. Bu
proje yapısal ve hukuksal olarak henüz tamamlanmamış olup sürekli bir
genişleme ve derinleşme yapılanması ile biçim değiştirmektedir.
Türkiye
Cumhuriyeti'nin politik ve ekonomik seçkinleri ve medyası, Avrupa
Birliği'ne tam üye olarak katılmakla Cumhuriyetin kuruluş misyonu ve
özlemini oluşturan çağdaş uygarlık düzeyini yakalama hedefini
gerçekleştireceklerini ummaktadırlar. Buradaki varsayım Avrupa
Birliği'nin demokratik yapılı ülkelerin serbest pazar ekonomisi
ilişkileri içinde eşitlik anlayışına dayalı bir birlik oluşturacakları
ve Türkiye'nin bu birlik içinde önemli ve anlamlı bir yeri olduğudur.
Böylece Türkiye AB yapısı içine tam üye olarak kabul edilmekle modern
ve demokrat bir ülke olduğu tescil edilmiş olacaktır.
Bu
varsayımların Avrupa Birliği'nin yaşanan gerçeklerinden, sorunlarından
ve çelişkilerinden bağımsız bir romantizme dayandığı gözlenmektedir.
Avrupa Birliği, Türk seçkinlerinin hayal ve idealize ettikleri bir
proje olarak gelişmemekte ciddi sorunları çözme durumunda olan, Avrupa
halkları ile ilişkisini ve demokratik tabanını yitirmiş bir proje
görünümü vermektedir. Türk seçkinleri Avrupa Birliği'ne tamamlanmış ve
bitmiş bir proje gözü ile bakmakta ve sadece bu projeye Türkiye'nin
katılımı sorunları ile ilgilenmektedirler. Buna karşılık AB projesi
tamamlanmış ve bitmiş olmaktan çok uzak olup ciddi yapısal ve hukuksal
sorunlarım çözümü ile boğuşma durumundadır.
4.3- Türkiye ile AB Arasında Üyelik Sorunları
4.3.1-
Türkiye Cumhuriyeti'nin Modernleşme Projesi ile Avrupa Birliği
Örtüşmüyor
Türkiye
Cumhuriyetinin ve Türk insanının kaderini bağladığı bir projenin daha
ciddi ve realist bir yaklaşımla irdelenmesi gerektiği inancını
taşıyoruz. Burada sorun bireysel, kurumsal ve kamusal tercihlerimiz,
neyi beğendiğimiz ve neyi beğenmediğimiz, neden yana ve neye karşı
olduğumuz değil, Avrupa Birliği'nin nasıl bir insanlık ve tarih
projesi olduğu ve Türk insanının bu proje içindeki yerinin ne olduğu
tartışmasının sağlıklı yapılabilmesidir. Avrupa Birliği'ne katılmayı
savunanların, kendi ön yargı, tercih ve saplantılarını tartışılması
olanaksız evrensel gerçekler gibi sunması, projeye sağlıklı bir
katkıda bulunabilmeyi olanaksız hale getirmektedir. Türkiye
Cumhuriyetinin Avrupa Birliği projesine tam üye olarak katılması,
sanıldığı ve savunulduğu kadar tartışılmaz, doğal ve gerekli bir adım
olarak görülmemektedir. Bunun temel bir nedeni Avrupa Birliği
projesinin Euro-Romantiklerin ileri sürdüğü ve savunduğu gibi bir
modernleşme ve demokrasi projesi olmamasıdır.
4.3.2-
Avrupa Birliği Demokratik Olmayan Bir "Süperdevlet" Konumundadır
Avrupa Birliği 1991 Maastricht Antlaşması
ile bir ekonomik birlik olmaktan çıkarak politik birlik projesi
haline dönüşmüştür. Burada Avrupa'nın ulus-devletlerinin egemen
ulus-devlet kimliklerinden vazgeçerek egemen bir üst süperdevlete
katılmaları sözkonusudur. Diğer bir deyişle üst süperdevletin
hukuku, üye devletlerin hukukunun üzerinde olacaktır. Durum şimdi
kısmen de olsa böyledir ve her yeni antlaşma üye devletlerin
egemenliklerinin daha büyük bir kısmını üst süperdevlete transfer
etmektedir. Bu mekanizma Avrupa halklarının bilgisi, kontrolu ve
iradesi dışında bir politik seçkinler uzlaşması olarak
gereçekleşmektedir.
Türkiye
Cumhuriyeti egemenlik haklarının bir kurtuluş savaşı kazanmakla tescil
edildiği ve ortaçağ sosyo-politik sistemlerinin radikal devrimlerle
tasfiye edildiği modern bir ülkedir ve egemenlik hakları konusunda
özel bir duyarlılık sahibidir. Öncelikle egemenlik haklarından
vazgeçmeyi talep eden herhangi bir uluslararası projeye hangi görünüm
ve isim altında ve hangi gerekçe ile olursa olsun sıcak bakmayacağı
açıktır. Avrupa Birliği bugünkü hali ve görünümü ile bile hukuksal
olarak, demokratik bir tabanı olmayan bir Post-Modern
İmparatorluk uygulamasını yansıtmaktadır. Gelecekteki
genişleme ve derinleşme antlaşmaları ise bu imparatorluğu daha yaygın
ve hükümran hale getirecektir. Bir imparatorluk sistemini tasfiye
ederek kurulan modern Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni bir imparatorluğun
üyesi olmayı düşünmeyeceği açıktır.
|