eylemban2.jpg (1802 bytes)

Etkin Yönetim Liderlik Eğitim Merkezi

Bir Federatif Süperdevlet Olarak AB

Doç. Dr. Kutlu MERİH

RAPOR - EYLEM - Ağustos.2002

 

IV. AVRUPA ENTEGRASYON PROJESİNİN DİNAMİKLERİ

 

4.1- Tarihi Çıkarların Uzlaşması ve Çatışması olarak AB

Avrupa ülkelerinin rasyonel hedefler etrafında bütünleşmeleri, kuşkusuz ki Avrupa tarihinde gözlenmemiş uzunluktaki bir dönem için barış, denge ve gönenç getirmiş bulunmaktadır. Serbest pazarın dört temel özgürlüğü - insanların, malların, hizmetlerin ve kapitalin serbest dolaşımı - Avrupa uluslarının aralarındaki çelişme ve çatışmaların yumuşaması, tarihi kırgınlıkların unutulması ve refahın yaygınlaşarak artması için olanaklar yaratmıştır. Bu görünümü ile AB, bir çok sosyal, tarihi ve ekonomik soruna kalıcı bir çözüm getirdiği izlenimi yaratmakta ve bu da projeyi Euro-Romantiklerin gözünde ideal bir hedef haline getirmektedir. Buna karşılık projenin genişleme ve derinleşme momentleri aynı zamanda bir çok gerçek veya potansiyel, şiddete dönük veya barışçı çatışmaların kaynağını oluşturmaktadır. Avrupa tarihini feodal yapısı, Fransız devriminin değer ve ideallerinin henüz tam olarak benimsenmemiş olması, ulus-devlet oluşumlarındaki gecikmeler, eksiklikler ve çözümsüzlükler Avrupa'nın geleceği konusunda romantikler kadar optimistik olmayı engellemektedir.

Diğer taraftan Avrupa Birliği projesinin hukuki ve kurumsal yapılanması, genişleme ve bütünleşme süreçleri  bazı alanlarda potansiyeller ve sinerjiler yaratmakla birlikte bir çok alanda da gerilim ve çatışma potansiyelleri de oluşturmaktadır.

Her gelişen ve karmaşıklaşan sosyopolitik sistem de gözlendiği ve gözleneceği gibi bütün (AB) ve parçaları (ulus-devlet) arasında gerilimler ve çatışmalar yaygınlaşmaktadır. Üye devletler açısından "Avrupa" strateji ve çıkarlarının "Ulusal" strateji ve çıkarlarla her zaman örtüştüğü söylenemez. Birlik bürokrasisi, Birlik kurumları ve Birlik hukuku bir çok durumda ulusal bürokrasi, kurumlar ve hukukla doğrudan çatışmaya girmektedir. Bunların pek dile getirilmemesi ve yayın organlarında yer almaması olmadıkları ve sorunsuz geçiştirildikleri anlamına gelmemektedir. AB hukuk ve mevzuat sitelerinde hoşnutsuzluk, gerilim ve çatışma yaratan çok sayıda yönerge ve talimat bulunmaktadır.

4.1.1- Konfederatif Bütünleşen Birlikten Federatif Bütünleşen Süperdevlete

Avrupa Birliğİ bütünleşme modeli için iki tarihi eğilimin rekabet halinde olduğu gözlenmektedir. Bunlar Konfederatif "Hükümetlerarası-Intergovernmental" ve Federatif "Uluslarüstü" modeldir. Konfederatif eğilim, eşit hak ve yetkilere sahip ulus-devletlerin oybirliği ile karar aldıkları ekonomik çıkarları maksimize eden bir model iken, federatif eğilim, ulus-devletlerin yetkilerin transfer ettikleri güçlü uluslarüstü kurulular tarafından nitelikli oy ile karar aldıkları, politik çıkarları maksimize eden bir modeldir.

Avrupa Birliği'nin oluşma ve bütünleşme süreci ise gerçekte her iki modelin bir çeşit kombinasyonu ile gerçeke    eşmektedir. Birlik içinde her iki eğilime taraftar ve uygulama çabası içinde olan ulus-devletler gözlenmektedir. 1980 lerde ve 1990 ların ilk yarısında, giderek derinleşen (yetki transferi) bir federalist modelin ağırlık taşıdığı gözlenmekte idi. Bu model öncelikle birliğin kurucu üyeleri, özellikle Almanya ve Fransa tarafından desteklenmekte idi. 1991 Maastricht Antlaşması ile hukuki bir taban oturtulan ve ekonomik birliği politik Birliğe dönüştüren bu yaklaşımın, Avrupa bütünleşme süreci için en gerçekçi model olduğu düşünülmekte idi. Bu süreçte üye ulus-devletler otorite fonksiyonlarını giderek yitirecekler ve otonom bölgeler birliği haline dönüşecekler, Avrupa Parlamentosu geleneksel yasam kurumu fonksiyonunu üstlenecek ve Avrupa Komisyonu bir Avrupa Hükümeti olarak yürütmeyi sürdürecek idi. Bu projenin en güçlü uygulaması ise Avrupa Para Birliği (EMU) olarak görülmekte idi. Bu birliğin kaçınılmaz olarak vergileri ve sosyal güvenliği de kapsayan bir finansal birliğe yol açacağı düşünülmekte idi.

4.1.2- Federatif Model Tartışma ve Çatışma Yaratıyor

1990 larda federalist süreç iki önemli direniş karşısında yavaşladı. Fransa geleneksel federalist yaklaşımını değiştirdi ve Birliğin "kuzey kanadı" (İngiltere ve İskandinav Ülkeleri) bu modele çok sıcak yaklaşmadılar. Bu reaksiyon en belirgin şekilde son 2000 sonu Nice Zirvesi ile su yüzüne çıktı ve birlik içinde küçük ölçekli ülkeler ile büyük ölçekli ülkeler arasında bir statü farkı oluştuğu görüldü. 2001 Nice Antlaşması ile Avrupa Parlamentosu ne de Avrupa Komisyonu, talep edilen yeni yetkilerle donatılmadılar. Nice Antlaşmasını yapısı içinde yer alacağı ve gelecekteki Avrupa Anayasasının temelini oluşturacağı öngörülen "Temel Haklar Şartı", başta İngiltere olmak üzere altı kuzey ülkesinin direnişi ile Antlaşma dışında kaldı ve sadece bir bildiri olarak düzenlendi. Nitelikli-çoğunluk oy sistemi uygulamalarının   (oylamada oybirliği aranmaması ve üye ülkelerin veto kullanamaması) kapsamı öngörüldüğü kadar genişletilmedi. Buna karşılık Nice'te ulaşılan sonuç federalist modelin gündemden kaldırıldığı şeklinde yorumlanmamalıdır. Sadece federalist eğilimli büyük ülkeler ve öncelikle Almanya, ilerde federalist bir birliğe götüren değişimlerin imkansız değilse bile çok zor gerçekleşebileceğini anladılar. Bu ise 2004 yılında gerçekleştirilecek olan hükümetler-arası zirvede istenilen sonuçları elde etmek için kullanılacak olan taktikleri ve yandaş kazanma mekanizmalarını etkileyecektir.  Ayrıca bütünleşme eğilimi farklı ülkelerin isteklerini karşılayacak ve birlik içinde alt bloklar oluşturacak iki-vitesli Avrupa modeli için gerekli olan yaklaşımlar da Nice Antlaşması içine dahil edilebildi. Buna göre bir öncü grubun etrafındaki bloklaşma bütünleşme sürecini daha hızlı ve daha ayrıntılı hale getirebilecek.

4.1.3- 2004 Yılı Hükümetlerarası Toplantısı bir Anayasa Öngörüyor

Bütünleşme sürecini geleceğindeki en önemli olay, 2004 yılında gerçekleşecek olan Hükümetler-arası konferans ve bunun sonucunda kabul edilecek antlaşmadır. Burada nitelikli-çoğunluk yöntemi ile karar alınacak alanların kapsamının genişletilmesi için yoğun bir uğraş verileceği açıktır. Bir Avrupa anayasasının temelleri "Temel Haklar Şartı" olarak antlaşmalar içine alınacak ve Birliğin Avrupa halkları üzerindeki yetki ve talepleri arttırılacaktır. Ulusal ve uluslarüstü kurumlar arasındaki yetki paylaşımı ve dağılımı da daha net tanımlara kavuşturulacaktır. İki-vitesli Avrupa modelinin kabul görüp göremeyeceği burada belli olacaktır.

Bütün bu gelişmelerin Avrupa ulus-devletleri halklarının beklentileri ve gerçek istekleri olduğu veya halkların günlük yaşamına olumlu katkılarda bulunacağı oldukça kuşkuludur. Ekonomik bütünleşmenin rasyonellerinden, standartlaşma ve harmonizasyonun yararlarından uzaklaşarak politik amaçlar taşıyan süreçlerin halkların istek ve beklentileri ile ilişkisin kurabilmek oldukça güç görülmektedir.

 

4.2- AB Projesinin Darboğazları

4.2.1- Birliğin Politik Yapısı Demokratik Bir Tabana Dayanmamaktadır (Democratic Deficit)

Avrupa Birliği sosyopolitik yapısı demokrasilerin parlamento kontrolu altındaki yasama, yürütme ve yargılama bağımsızlığı modelinden farklıdır. Birlik esas olarak politik bir bütünleşme olarak tasarımlanmadığından temel yapılanması ekonomik bütünleşme organlarına dayanmaktadır. Yasama fonksiyonu Üye ulus-devletlerin hükümetler-arası antlaşmalarına dayanarak gerçekleştirilmektedir. Seçmen kontolunde olmayan ve diekt atama ile görev alan Avrupa Komisyonu ise yürütme fonksiyonunu gerçekleştirmektedir. Bu mekanizma Avrupalı seçmenlerin parlamenter kontrolu dışında çalışmakta ve anayasal meşruiyet konusunda bir ikilem ve sapma yaratmaktadır. Diğer taraftan Avrupa Adalet Divanı ve Avrupa Merkez Bankası kurumlarının anayasal pozisyonları, yetki ve kapasiteleri de geleneksel anayasal kuvvet ayırımı ve parlamenter kontrol ve dengeler yaklaşımı açısından sorunlu bir görünüm yansıtmaktadır.

Birlik kurumları Avrupa halkları nezdinde düşük düzeyde bir otorite ve saygınlık sahibidir. Avrupa halkları bu kurumların varlığı ve fonksiyonları konusunda bile yeterli bir bilgi ve bilinç düzeyinde değildir. Bu durum kurumların doğal demokratik süreçler sonucunda oluşmamış olmalarından, gerekli kamusal sorumluluk ve açıklık özellikleri taşımamalarından ve medyanın sorunları ansıtmadaki yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Bunun belirgin bir örneği Avrupa Komisyonunda yakın bir geçmişte yaşanan yolsuzluk skandalı ve Komisyonun tamamen yenilenmesi olayıdır. Bir çok Birlik üyesi halkı kendilerini "Avrupa Vatandaşı" olarak değil, kendi ülkelerinin vatandaşı olarak algılamakta ve bu da Avrupa Parlamentosu (EP) seçimlerine giderek azalan bir ilgi gösterilmesine neden olmaktadır.

Bu demokratik yapıdaki yetersizlik ve uyumsuzluklar, Birliğe karşı gösterilen kamuoyu ilgisizliği, yapılan hükümetler-arası antlaşmalarda ulus-devlet yetkilerinin azalmasına ve Avrupa insanlarının hukuki statülerini erozyona uğramasına engel teşkil etmemektedir. Avrupa ulus-devletlerinin insanları amacını ve gereğini çok iyi anlamadıkları bir ulusal bütünleşme girdabına giderek daha fazla kapılmakta ve bunun olumsuz sonuçlarını giderek daha fazla hissetmektedirler. 2001 Nice Antlaşmasının ratifiye edilmesi ve 2004 yılında "Temel Haklar Şartı" çekirdeği etrafında bir Birlik Anayasası nın kabul edilmesi ile Avrupa insanları kendi iradeleri dışında oluşmuş bir bürokratik totaliter süper devletin vatandaşları durumuna gelecek ve bu süperdevletin Avrupa insanları üzerinde vergileme dahil, ulus-devlet yetkilerin aşan yetkileri oluşacaktır.

4.2.2- Mevzuat Yakınlaştırılması Yeni Bürokratik Yükler Yaratıyor

Avrupa Birliği, Avrupa halklarının üzerinde ağırlığın şimdilik kaldırabildikleri fakat genişleme ve derinleşme ile birlikte uzun dönemde kaldıramayacakları ciddi bir Birlik bürokrasisi yükü getirmektedir. Birliğin gelişmiş ülkelerinde bu yük, mevzuat uyumu ve yakınlaştırılması olarak  milli gelirlerini yüzde onu seviyesine ulaşmaktadır.  Bu ise bir çok ülkedeki realist araştırmacıları Birliğin maliyet ve faydaları üzerinde ciddi bir şekilde durmaya götürmektedir.

Diğer taraftan Avrupa Birliği esas olarak bir ekonomik bloğun 350 milyon gelişmiş tüketicisine hitap eden bir "Korumacılık" projesi olduğundan Birlik diğer küresel oluşumlar ile de aktüel ve potansiyel çelişme ve çatışmalar yaşamaktadır. Bunların başında Dünya Ticaret Örgütü, Amerika ve Asya daki diğer ticaret blokları gelmektedir. Avrupa Birliği üye olmayan ülkelere rasyonel gerekçelere dayanmayan anti-dumping kısıtlamaları getirmekte ve bunların sonucunda aleyhine açılan davaları kaybetmektedir.

4.2.3- Avrupa Pazarı Korumacılık Taktikleri ile Dış Rekabete Kapalıdır

Günümüzde yaşanan Avrupa sorunlarının birçoğunun kökeninde bütünleşme sürecinin yapısal mekaniği bulunmaktadır. Avrupa geçmişinin ideolojik, politik ve sosyal kalıntıları, zamanında anlamlı olduğu halde şimdi anlamı kalmamış ekonomik ve hukuksal düşünce gelenekleri projenin istendiği ve beklendiği gibi gelişmesinde ayak bağı olmaktadır. Savaş sonrasında Avrupa'nın yeniden yapılanma çalışmaları, masraflı bir sosyal devlet uygulaması, çeşitli yeniden-dağıtım mekanizmaları ve bürokratik yapılanma aşılması güç engeller oluşturmaktadır. Bu olgular, temel Avrupa değer ve ideallerinden kaynaklanma iddialarına karşılık Avrupa'nın günümüzdeki küresel rekabet ortamında etkili bir aktör olmasını engellemekte ve Avrupa'nın maliyeti yüksek korumacılık engellerinin arkasına saklanma zorunluluğunu yaratmaktadır. 1987 de oluşturulan Tek Pazar, bu gün 100.000 sayfayı ve 20.000 yönerge ve direktifi aşan bir bürokrasinin altında ezilmektedir. Acquis Communautaire olarak bilinen bu Avrupa mevzuatı giderek hacmini ve kapsamını da genişletmektedir. Birliğin serbest pazar ekonomisine mi? yoksa merkezi planlamalı komuta ekonomisine mi? sahip olduğun söyleyebilmek olanaksız hale gelmiştir. Bir çok analist mevzuatın bir serbest pazar ekonomisi için fazla kapsamlı ve gereksiz olduğunu savunmaktadır. Bütün bu mevzuat çeşitli sektörel ve ulusal lobilerin çelişmeli ve çatışmalı çıkarlarını uzlaştırabilme uğruna oluşmaktadır. Birliğin standartlarını ve performansını geliştirme görünümü altında çeşitli sosyal ve ekonomik etki gurupları kendi çıkarlarını güvence altına alacak "korumacılık" önlemlerinin uygulamaya geçmesini ve Avrupa pazarının dış girişimlere karşı korunmasını sağlamaktadırlar. Bu süreç sonucunda Avrupa pazarlarının bir çok segmenti, dış rekabetin etkisine karşı koruma altına alınmış durumdadır. Bu koruma mekanizmaları Avrupa ekonomisini etkileyen yerleşik elitler tarafından düzenlenmekte ve birliğe üye olup olmamak korumacığı azaltmamaktadır.

4.2.4- Ortaklaşa Savunma ve Güvenlik Konsepti Kuşku Yaratıyor

Avrupa tarihini temel savunma ve güvenlik önceliklerinin başında önce Müslüman Osmanlı İmparatorluğu'nun sonra ise Ortodoks Rus İmparatorluğu'nun Avrupa içersinde ilerlemesini engellemek oluşturmuştur. Bu tehlikelerin uzak olduğu dönemlerde ise Avrupa halkları kendi aralarında şiddetli dinsel ve etnik çatışmalardan kaçınmamışlardır. Bu savaşların en şiddetli ve kanlı, 50 milyonu aşkın insanın hayatına mal olan ikisinin son yüzyıl içinde Avrupa'da yaşandığı unutulmamalıdır. Buna göre bir Avrupa Birliği oluşturma fikrine temel teşkil eden stratejik düşüncenin,  bir ortaklaşa Avrupa savunma ve güvenlik işbirliği oluşturmak olduğu söylenebilir. Bu yaklaşım, Birliğin İkinci Temel Kolonu (Second Pillar) olarak bilinmektedir.

Avrupa Ülkelerinin kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk yüklenme  arzuları bazı olumsuz denebilecek gelişmelerin de gözlenmesine neden olmaktadır. Bir çok devletin kaybettikleri dünya devleti olma satatülerini yeniden kazanma arzu ve hırsları, anlamsız ve gereksiz bir anti-Amerikan pozisyon benimsemelerine, Rusya karşısında stratejik pozisyonlarını yeniden değerlendirme durumunda olmalarına yol açmaktadır. Buna karşılık bu politikalar gerçekçi bir askeri altyapı ile desteklenememektedir. Kaynaklarını kendi refahları için kullanan Avrupa ulusları Rusya ve Amerika karşısında politikalarını destekleyecek yeterli askeri altyapıyı oluşturamamıştır. Savunma bütçelerini arttırma eğilimleri ise sosyal refahtan taviz verme gereğini ortaya koymaktadır. Diğer taraftan askeri bir güç oluşturma ver NATO dan bağımsız askeri örgütlenmeler girişme projeleri, küresel stratejik bağlantıları tehlikeye atarak Avrupa kültür ve uygarlığının daha büyük riskler altına girmesine enden olmaktadır.

4.2.5- Temel Haklar Şartı Hak Yaratmıyor, Hak Kısıtlıyor

Avrupa Birliği tarafından, Nice Zirvesi sonrasında yayınlanma ve kabul edilme durumunda olan "Temel Haklar Şartı" belgesi de Türkiye'nin laik ve demokrat bir cumhuriyet olma özellikleri ile ters düşen provizyonlar taşımaktadır. Ayrıca bu belge Türk insanına sahip olmadığı yeni haklar getirmek yerine sahip olduğu hakları kısıtlama yetkisini getirmektedir (54. Madde). Gerçekte bu belgenin bir Avrupa Anayasasının temelini oluşturması Birliğin gelecekte Totaliter Bürokratik bir yapıya dönüşeceği kuşkusunu uyandırmaktadır. Avrupa Birliği bu belge ile gerçekte Strasbourg'daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yetkilerini reddetmekte ve Luxemburg'daki Avrupa Adalet Divanı için insan hakları alanında yetkiler yaratmaktadır. Bu mahkemenin yetkileri, üye devletlerin ulusal hukuk sistemlerinin temel yapısına ciddi ve tehlikeli müdahaleleri içermektedir. Bu şartlar belgesi yerine üye ülkeler Birliğin hangi alanlarda hukuki müdahale yetkilerinin olacağını belirleyen bir protokulu benimsemesi gerekmektedir.

4.2.6- AB Hiyerarşik yapılanmaya Gidiyor

Gündemdeki yaklaşım "esnek" veya "çok-vitesli" Avrupa Birliği modelinin benimsenmesidir. 30 ülkeyi kapsayacak bir genişleme koşullarında başka bir model gerçekçi görülmemektedir. Buna alternatif olarak önerilen, bazı ülkelerin bazı uygulamalara katılmama hakkının kabul edilmesi ise birliği daha karmaşık sorunlara muhatap hale getirmektedir. Bu durumda gerçekçi çözümün, birliğin bütünleşme ve derinleşme düzeyini bütün üyelerin katılabilecekleri düzeyde tutmak olarak görülmesine karşılık, Birliğin güçle üyeleri kendi öncelik ve çıkarlarına ağırlık verem modeller üzerinde ısrar etmektedirler. Bu tür modellerin ise "birinci-sınıf" ve "ikinci-sınıf" ve belki de "üçüncü-sınıf" birlik üyeleri yaratacağı açıktır. İdeal birlik modeli, her üyenin eşit olarak katılabileceği bir yapıda olmalıdır. Buna göre etkisiz ülkelere sistemde merkezin çekimine kapılmış satelitler halinde bulunacaktır. Şimdiki uygulama da neredeyse bunu yansıtmaktadır.

Şimdik eğilim birlik içinde bir "yerçekimi merkezi" oluşturmak ve bazı ülkelere diğerlerinin kabul edeciği norm ve standartları belirlemek yetkilerini verilmesi olarak belirginleşmektedir. Ulus-devlet geleneklerine ve egemenlik haklarına ters düşen bu anlamsız uygulamanın Türkiye Cumhuriyeti tarafından da kabul edilemeyeceği açıktır.

4.2.7- Ortak Para Birliği (EMU) Finansal Birliği Zorluyor

Avrupa Para Birliği ekonomik görünümüne karşılık öncelikle politik ağırlıklı bir projedir. Tek para birimi, egemenlik haklarından vazgeçmenin ve bir federal süper-devlete dönüşmenin en belirgin göstergesidir. Ekonominin temel kuramlarına göre bu tür bir parasal birliğin gelecekteki başarısı oldukça kuşkuludur. Para birimi sadece bir ekonomik olgu değil aynı zamanda bir ekonominin temel tercihlerin, önceliklerini yansıtan önemli bir olgudur. Aynı para biriminin Nordik ülkelerin öncelikleri ile Akdeniz ülkelerinin önceliklerini yansıtabileceğini düşünmek gerçekçi değildir. Yeni ülkelerin üyeliğe kabulu için bir önkoşul olarak öne sürülen ortaklaşa para birimin kabulu aday ülkelerin önüne bazı ciddi ekonomik sorunların çözümünü koymaktadır. Merkez Bankaları ortadan kalkmış olan ülkelerin kendi mali ve finansal pazarlarını nasıl regüle edebilecekleri net bir açıklığa kavuşmuş değildir. Avrupa Birliği projesine katılma rasyonellerinin neden para birliğine de geçmeyi gerektirdiği şu anda üye olan ülkeler için dahi çok açık değildir.

Egemen bir ulus-devlet finansal bir birliğe kesinlikle hayır demelidir. Bunun anlamı vergileme, sosyal-güvenlik, transfer harcamaları ve devlet-yardımı gibi uygulamaların ulusal önceliklere bağlı olmadan uniformlaştırılması anlamına gelir ki önemli bir egemenlik transferidir. Bunun dışında vergi ve sosyal güvenlik harcamalarının harmonize edilmesi serbest dış ticaretin esasını oluşturan kıyaslamalı üstünlük özelliklerinin giderilmesine ve Birliğin sağladığı ticaret avantajlarının yok olmasına yol açacaktır.

4.2.8- Ortaklaşa Güvenlik ve Savunma Politikaları ve NATO İlişkileri

Birliğin ikinci dayanağı olarak bilinen "Ortaklaşa Güvenlik ve Savunma Politikaları" açısından NATO ile ilişkiler özel bir önem taşımaktadır. Gerçekte NATO, Avrupa'nın güvenliği için gerçekleştirilen tek savunma örgütüdür. Avrupa'nın NATO ve Atlantik ötesinde ABD ile ilişkilerini zayıflatacak herhangi bir proje Avrupa'nın kendi güvenliği için sakıncalı olacaktır. Bir NATO üyesi olan Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa'yı ilgilendiren her türlü güvenlik ve savunma projesinde kararlara katılan eşit bir üye olarak yer almalıdır. Avrupa güvenliği, Avrupa Birliği kapsamının ötesinde bir stratejik projedir. Buradaki öncelikler ekonomik ve politik öncelikler ile bağdaştırılamaz. Avrupa Birliği, NATO olanakları dışında bir savunma ve güvenlik yapısı oluşturmakla kaynakları etkin kullanmayacak ve projenin fizibilitesini zedeleyecektir. NATO nun ilgisiz kalarak Birliğin müdahale etmesini gerektirecek herhangi bir gelişme söz konusu olmamıştır. NATO olanaklarının kullanılması ise ancak NATO üyelerinin operasyonlara tam ve eşit üye olarak katılmaları ile mümkün olabilmelidir.

Avrupa Birliği projesinin rasyonellerin ötesinde genişleme eğilimi taşıması, Birlik içinde bazı koalisyonların ve ittifakların da doğmasına yol açacaktır. Birlik üyelerinin gelirleri harmonize olmakla ekonomik öncelikleri ve potansiyelleri harmonize olmayacaktır. Ekonomik potansiyelleri ve ölçekleri dolayısı ile çıkarları benzer yapıda olan ülkeler giderek ittifaklar oluşturacak ve Avrupa içinde Nordik, Atlantik, Doğu Avrupa gibi blokların oluşması sözkonusu olacaktır. Bu ittifaklara katılmak veya bunlar karşısında konum ve çıkarları savunmak Türkiye Cumhuriyeti için yeni dış politika alanı ve uzmanlığı oluşturacaktır. Bütün bu ittifak ve yakınlaşmaların ise Birliğin güçlü kurucu mimarları olan Almanya ve Fransa karşısında uğrayacağı müdahaleler de gözden uzak tutulmamalıdır. Avrupa Birliği genişledikçe ve derinleştikçe farklı uluslararası gerilim ve çatışmaların da kaynağını oluşturabilecektir. Birliğin Konfederatif veya federatif yapıda örgütlenmesi konusunda uyuşmazlıklar potansiyel gerilimlerin belirginleşen öncülleridir.

Henüz su üstüne çıkmayan bir gerilim Çek Cumhuriyetinin birliğe kabul edilmesi için Almanya ile II: Dünya savaşından kalan sınır ve göçmen sorunlarının Almanya'nın talepleri doğrultusunda restore edilmesidir. Bu konularda sessiz fakat yoğun lobicilik faaliyetleri söz konusudur. Türkiye için diğer bir önemli sorun, Kıbrıs sorununun net bir çözüme kavuşturulmadan Güney Kıbrıs'ın Birlik tarafından öncelikle kabul edilme yaklaşımıdır. Bu yaklaşım Birliğin politik konulardaki yaklaşımının ne kadar gerçekçilikten ve rasyonellikten uzak olabileceğinin göstergesidir. Ayrıca Birliğin kendi içindeki ve aday ülkelerdeki yoğun insan hakları sorunlarına aldırmadan Türkiye ,ile bu gerekçelerle müzakere masasına oturmaması da Birliğin oluşumunun ekonomik ve politik gerçekçilikten oldukça uzak olduğu izlenimini vermektedir.

 

 
EYLEM AĞUSTOS.2002