eylemban2.jpg (1802 bytes)

Etkin Yönetim Liderlik Eğitim Merkezi

Bir Federatif Süperdevlet Olarak AB

Doç. Dr. Kutlu MERİH

RAPOR - EYLEM - Ağustos.2002

 

III- AVRUPA BİRLİĞİ DİNAMİKLERİ

 

3.1- Avrupa Birliği Genişleme Süreci

3.1.1- Altılar Avrupasından Onbeşler Avrupasına

AB’nin üç büyük (Fransa, Almanya, İtalya) ve üç küçük (Belçika, Hollanda, Lüksemburg) ülkesinin başlattığı entegrasyon süreci, uzun süre (1952-1972) kendi içinde kısıtlı bir bölgeselleşme hareketi olarak götürülmüştür. Bu sürecin sonunda bazı sorunlarla birlikte AB, dört başarılı genişleme gerçekleştirerek 15 üyeli bir birlik haline dönüşmüştür.
Genişlemeler:


1973 Danimarka, İrlanda ve İngiltere
1981 Yunanistan
1986 Portekiz ve İspanya
1995 Avusturya, Finlandiya ve İsveç


AB’nin geçmişteki genişleme tecrübeleri sonucunda şu temel stratejiler oluşturulmuştur;

  • Toplulukla tam üyelik müzakeresi yapıyor olmak, yeni bir topluluk kurmak ya da yeni bir Topluluk müktesebatı oluşturmak anlamına gelmemektedir.
  • Topluluğa katılmayı amaçlayan ülke, “a priori” (kayıtsız-şartsız) olarak Topluluk müktesebatını kabul eder.
    Söz konusu devletle müzakere edilecek konu, bu müktesebata hangi sürelerde uyum sağlayacağını belirlemekle sınırlıdır.
  • Aday ülkelerle yapılan müzakereler sonunda oluşturulan “Katılma Anlaşmaları” Topluluğun primer (birincil) kaynağı olarak kabul edilmektedir.
  • AB açısından “Katılma Antlaşmaları” yeni üyeler kendi yükümlülüklerini yerine getirdiği ölçüde bu ülkelere haklar tanıyan anlaşmalar olarak nitelendirilmektedir.


3.2- Yeni Katılım Stratejisi ve Kopenhag Kriterleri

1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Doğu Avrupa’daki rejimlerin yıkılması ile birlikte Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleri (MDAÜ), bugünlerde onuncu yılını doldurmakta olan devletçi ekonomiden pazar ekonomisine geçiş sürecini yaşamaya başlamışlardır. Bu sürecin başlarında yaşanan sıkıntılar, yerini yavaş yavaş yeniden yapılanmanın getirdiği siyasi ve ekonomik reformların hayata geçirilmesi dönemine bırakırken, Avrupa Birliği (AB) de tarihten gelen bağları ve coğrafi yakınlıkları nedeniyle komşularında yaşanan gelişmelere seyirci kalmamış ve geçen 10 yıllık dönem içinde  bu ülkelerle gerek ticari ve ekonomik gerekse siyasi anlamda bir yakınlaşma içerisine girmiştir.

Bu süre zarfında  AB, öncelikle MDAÜ’nün demokratikleşme ve liberal ekonomiye geçiş sürecini destekleyici nitelikte işbirliği yöntemleri oluşturarak söz konusu ülkeler için teknik-mali yardım programlarını (PHARE) yürürlüğe koymuştur. Daha sonra MDAÜ ile ilişkileri daha sağlam temellere oturtmak üzere bu ülkelerle tercihli ticari ilişkileri esas alan “Avrupa Anlaşmaları”nı akdetmiş böylece; AB, 1995 yılından itibaren MDAÜ’nün başlıca ticari partneri haline gelmiştir.
1989 yılında Berlin duvarının yıkılmasından itibaren Almanya’nın öncülüğünde başlayan MDAÜ’lere doğru genişleme stratejisi, AB’nin dış politikasının en önemli parçası halini almıştır. Gerek siyasi gerekse sosyo-ekonomik olarak tek başlarına istikrar ve refahı yakalayamayacaklarının bilincinde olan MDAÜ de AB’ye kayıtsız kalmamışlar ve 1994 yılından itibaren AB’ye tam üyelik başvurusunda bulunmaya başlamışlardır.

Aralık 1997 tarihinde gerçekleştirilen Lüksemburg Zirvesi’nin ardından ise yeni üye devlet adaylarının (MDAÜ) isimlerinin resmiyet kazandığı görülmüştür. Bugün için MDAÜ’lerin yanı sıra Türkiye, Kıbrıs ve Malta’nın da tam üyeliklerinin gerçekleşmesi durumunda, 28 ülkenin dahil olduğu AB oluşumunun 21. yüzyılın en büyük siyasi ve ekonomik entegrasyon hareketine dönüşmesi beklenmektedir. Ancak, gerek AB açısından gerekse katılımcılar açısından genişleme süreci, önemli teknik, ekonomik ve siyasi sorunları da beraberinde getirecektir.

Bu bağlamda, özellikle “Gündem 2000” raporu, Lüksemburg, Cardiff ve Helsinki Zirveleri sonuç bildirgeleri ile Avrupa Komisyonu tarafından 13 aday ülke için hazırlanan yıllık değerlendirme raporları, genişlemenin yarınına ve genişleme sürecinde Türkiye’nin konumuna ışık tutmaktadır.

1993 yılının Haziran ayı içinde Danimarka’nın dönem başkanlığında gerçekleştirilen Kopenhag Zirvesi’nde, AB’ye tam üye olmak isteyen adaylar için yeni kriterler belirlenmiş ve bu kriterler aracılığı ile AB kendi kimliğini yeniden tanımlamıştır.
 

3.2.2- Kopenhag Kriterleri ve Gündem 2000

Üç ana başlık altında toplanan ve adayların tam üye olmaları için uymaları zorunlu olan kriterler şunlardır;

·Demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, azınlıklara saygıyı ve azınlıkların korunmasını teminat altına alan kurumların istikrarını sağlamak, (siyasi kriter)

·İşleyen bir pazar ekonomisine sahip olunmasının yanı sıra, AB içindeki rekabet baskısı ile piyasa güçleri karşısında durabilmek yeteneğine sahip olmak, (ekonomik kriter)

·Siyasi, Ekonomik ve Parasal Birlik de dahil olmak üzere tam üyelikten kaynaklanan yükümlülüklere uyum yeteneğinin olması, (Ekonomik ve Parasal Birliğe uyum, Topluluk müktesebatına uyum, Topluluk müktesebatını uygulayabilmek için idari ve hukuki kapasite)


3.2.3- "Yeni Katılım Stratejisi” nin başlıca araçları

Avrupa Anlaşmaları

MDAÜ-AB arasında 1992-1996 yılları arasında imzalanarak yürürlüğe giren “Avrupa Anlaşmaları”, taraflar arasında ticareti serbestleştirmek ve geliştirmek, ekonomik, sosyal, kültürel, ve mali işbirliğini sağlamak, MDAÜ’lerin demokrasi ve piyasa ekonomisine geçişine yardımcı olmak ve bu ülkelerin aşamalı olarak AB’ye entegre olabilmelerinin alt yapısını tesis etmek amacıyla düzenlenmiş olan “Ortaklık Anlaşmaları”dır.


“Avrupa Anlaşmaları”nın içerdiği konular aşağıdaki başlıklar halinde özetlenebilir;


-Siyasi diyalog,
-Malların serbest dolaşımı,
-İşgücünün serbest dolaşımı, yerleşme hakkı ve hizmet arzı,
-Sermayenin serbest dolaşımı,
-Ödemeler dengesi,
-Rekabet politikası, tarım politikası ve diğer ortak politikalar,
-Mevzuatın yakınlaştırılması,
-Ekonomik, kültürel ve mali işbirliği,
-Ortaklık organları,
-Nihai amaç ve hükümler.


Bu açıdan bakıldığında AB-Türkiye arasında imzalanan Ankara Anlaşması ile Gümrük Birliği Anlaşması’nın Avrupa Anlaşmaları ile eşdeğer olduğu belirtilmektedir.

Katılım Ortaklığı

Katılım öncesi stratejisinin başlıca araçlarından biridir. Aday ülkenin tam üyeliğe hazırlanmak için yerine getirmesi gereken temel kısa ve orta vadeli öncelikleri ortaya koyan ve bu önceliklere destek olmak için AB’nin vereceği mali yardımları ve bu yardımların koşullarını gösteren, aday ülke ile AB’nin ortaklaşa hazırladıkları kapsamlı bir metindir. Katılım ortaklıkları zamanla değiştirilebilmekte olup, kamu oyuna açıktır.

Ulusal Program (Accession Partnership)

AB’nin teknik yardımıyla aday ülke tarafından hazırlanan müktesebata uyumda atılacak adımların ve diğer katılım önceliklerinin uygulanmaya sokulma sırasını ve bu uygulamalar için öngörülen kurumsal ve mali gereksinimler ile uyum takvimini gösteren kapsamlı bir faaliyet planıdır.

Tarama (screening)-Müktesebatın Analitik İncelenmesi

Uyum sürecinde ve tam üyelik müzakereleri esnasında Topluluk müktesebatını daha iyi anlayarak ortaya çıkabilecek problemleri belirlemek ve çözmek, bu şekilde süreci hızlandırmak amacıyla, AB komisyonu teknik servisleri ile aday ülke kamu yönetimi yetkilileri arasında mevzuatların 31 ana başlık (Ek 2) altında incelenmesi için kurulan bir diyalog mekanizmasıdır.

Tam Üyelik Sürecinde İzlenen Yol

AB Komisyonu, yeni katılım stratejisi kapsamında, genişleme sürecine yeni bir ivme kazandırmak ve bu süreci mümkün olduğunca hızlı bir şekilde ileri götürebilmek için;

·Üyelik hazırlıklarında, orta vadede (1-5 yıl arası) üyelik koşullarını yerine getirebilmek için yeterli ilerleme kaydetmiş ülkelerle,
·Kopenhag politik kriterlerini karşılayan tüm aday ülkelerle,

tam üyelik müzakerelerinin başlatılmasını, AB Konseyine tavsiye etmektedir.

Komisyon, aday ülkelerin politik, ekonomik ve diğer kriterleri yerine getirmede ne ölçüde ilerlediğini Düzenli İlerleme Raporları ile belirlemekte ve önerilerini Konsey’e sunmaktadır. Komisyon, bu raporların hazırlanması esnasında Tarama Raporları (Screening Report), Avrupa Anlaşmaları, Katılım Ortaklıkları ve Müktesebatın benimsenmesi için Ulusal Programlar gibi bütün izleme araçlarını etkin bir şekilde kullanmakta ve bunlar arasında irtibat kurmaktadır.

Konsey, Komisyonun Düzenli İlerleme Raporlarını inceleyerek aday ülkelerle tam üyelik müzakerelerin başlanması, sürdürülmesi ya da tam üyeliğe kabul edilmesi konularında nihai kararları almaktadır.
Tam üyelik yolunda izlenen bu yöntem AB ve katılımcılar için şu avantajları beraberinde getirmektedir;

·Sağlanmış olan genel ilerlemenin objektif olarak değerlendirilmesi,

·Farklılaştırma ilkesinin tüm aday ülkelere objektif olarak uygulanmasını sağlaması (buna göre, her ülke tam üyelik yolunda Kopenhag kriterlerini yerine getirme durumlarına ve uyum sürecindeki hızlarına göre farklı ilerleyecektir),

·Müzakere ve hazırlık süreci arasında paralellik sağlayarak, katılım anlaşmalarının onaylanmama riskinin azaltılması.

3.2.4- AB’nin Beşinci Genişlemesi

12-13 Aralık 1997 tarihlerinde gerçekleştirilen Lüksemburg Zirvesinde AB Konseyi, Komisyon’nun “Gündem 2000” raporu doğrultusunda demokratikleşme ve liberalleşme yönünde önemli yol almış olan Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Polonya, Slovenya, Romanya, Bulgaristan, Litvanya, Letonya, Estonya ve Kıbrıs’ın tam üyelik için aday ülkeler olduğunu ilan etmiştir. Aday ülkeler arasında yer almayan Türkiye’nin ise sadece tam üyeliğe ehil olduğu teyit edilmiştir.

Yine aynı Zirve’nin sonuç bildirgesinde, Kopenhag kriterlerini yerine getirme düzeylerine göre söz konusu ülkeler üç temel kategoriye ayrılmıştır.

Birinci kategoriyi oluşturan, Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Slovenya ve Kıbrıs’ın özellikle Kopenhag siyasi kriterini önemli ölçüde yerine getirdikleri ve ekonomik kriterlere uyum yolunda hızlı adımlar attıkları belirtilerek, bu ülkelerle 1998 yılı içinde tam üyelik müzakerelerinin başlatılmasına karar verilmiştir. Ancak Kıbrıs, ilk grup içinde yer almakla birlikte durumu siyasi sorun ipoteği altında olduğundan birinci grup içinde bir alt grubu oluşturmaktadır.

Tam üye adaylıkları kabul edilmekle birlikte, Kopenhag kriterlerine uyum açısından ilk gruba göre daha geri bir aşamada bulunan Slovakya, Romanya, Bulgaristan, Litvanya, Letonya ve 10 Eylül 1998 tarihinde tam üyelik başvurusunda bulunan Malta ise ikinci kategoriyi oluşturmaktadır. Lüksemburg Zirvesinde, bu ülkelerle tam üyelik müzakerelerinin daha ileri bir tarihte başlatılmasına karar verilmiştir.

Söz konusu Zirvede adaylığı kabul edilmeyen, ancak daha sonra 10-11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesi kararları ile AB üyeliğine aday olan Türkiye ise üçüncü kategori içinde yer almaktadır.

AB, 2002 yılı sonundan itibaren yeni üye devletleri kabul etmeye hazır olacağını açıklamıştır.

AB Komisyonu’nun en son yayınladığı düzenli izleme raporu doğrultusunda Helsinki Zirvesinde, Kopenhag kriterlerini yerine getirdiği kabul edilen ve ekonomik kriterlere uymak için gerekli tedbirleri almaya hazır görülen Bulgaristan, Litvanya, Letonya, Malta, Romanya ve Slovakya ile tam üyelik müzakerelerinin 2000 yılında başlatılmasına karar verilmiş ve müzakereler açılmıştır. (Birinci grup aday ülkelerle müzakereler 1998 yılında başlatılmıştı). Böylece adaylığı onaylanan, ancak tam üyelik müzakerelerine başlanmayan ve ne zaman başlatılacağı da belirlenmemiş tek ülke olarak Türkiye kalmıştır.

Belirlenen bu hedeflerden para birliği tahminlerin ötesinde bir seyir takip etmekte, müşterek savunma ve dış politika alanında önemli adımlar atılmaktadır. Böylece AB ekonomik bir birlik olmaktan çıkıp, tarihte örneği görülmeyen bir organizasyon olma yolunda önemli mesafe kat etmiştir. Bugün AB gümrük birliği, tek pazar, tarım politikası, altyapı, ticaret, ekonomik ve para birliği, AB vatandaşlığı, tüketicilerin korunması, sağlık, araştırma, çevre, sosyal politika, dış politikada işbirliği, müşterek faaliyetler, barışı koruma, insan hakları, demokrasi, üçüncü ülkelere yardım, Batı Avrupa Birliği, silahsızlanma, ekonomik hedefler, uzun vadeli Avrupa güvenlik düzeni, mülteciler ve göçmenler siyaseti, dış hudutların korunması, dolaşım, uyuşturucu ve organize suç örgütleriyle mücadele, medeni hukuk ve ceza hukuku alanlarında işbirliği, polisin müşterek çalışması gibi çok geniş bir yelpazede faaliyet göstermektedir

 
3.3- Birliğin Doğuya Doğru Genişlemesi

Doğu Avrupa'nın komunism-sonrası ülkeleri ile ilgili olaran AB 1990 ların ilk yarısında bir "Doğu Genişlemesi" stratejisi benimsedi. Bu projede Birliğin mevcut karar verme yöntemleri ve bunlardaki değişimler de gözönünde bulunduruldu ve fazla aceleci olmayan bir yaklaşım benimsendi. Bu ülkelerin hem çeşitli nedenlerle Birlik içinde yer almaları arzu ediliyor, hem de karar verme süreçlerinde fazla etkin olmaları istenmiyordu. Böylece katılım-öncesi prosedürlerin mevcut üye ülkelerin yararına kullanılacağı bir yaklaşımla bu ülkelerin adaylığı ve katılım görüşmeleri gündeme alındı. Birlik herşeyden önce bu ülkeleri kendi ürünleri için bir pazar ve işsiz uzmanları için bir istihdam olanağı olarak değerlendiriyordu. Aday ülkeler aynı zamanda bir ucuz hammadde kaynağı ve ucuz ve kaliteli işgücü olanağı olarak değerlendiriliyordu. Bunun yanında bu ülkeler Doğu ve Balkan kaynaklı tehditler için de bir güvenlik tampon bölgesi oluşturmakta idiler. Şimdiki durumda bu ülkelerin Birlik ile olan ilişkileri Birlik yararına bir asimetrik ilişki olarak gelişmektedir.

3.3.1- AB Genişleme Sürecinde "Olumsuz" Faktörler

Aday ülkeler ile olan ilişkiler şimdiden Birlik içinde çok sayıda uzmanın iş sahibi olmasına olanak sağlamıştır. Gümrükleri kaldırılmasına rağmen mevcut antlaşma ve uygulamalar Birlik pazarlarının aday ülkelere karşı korunması için yeterli olanaklar sağlamaktadır. Aday ülkeler AB ile ticaret antlaşmaları yapmalarının kendilerin sınırsız ticari olanaklar sağlayacağı hayali içinde  Birlik tarafından son derece etkili olarak geliştirilen koruma mekanizmaları  (teknik standartlar, kalite standartları, miktar kotaları, anti-dumping prosedürleri, veteriner ve fitosaniter önlemler v.s.). Aday ülkelerin minimal koruma anlayış ve prosedürleri ile karşılaştırıldığında çok güçlü olan bu önlemler, ticaret antlaşmaları ile desteklendiğinde aday ülkeler ile Birlik arasındaki ticaretin Birlik lehine gelişmesine olanak sağladılar. Birlik pazarlarının bu antlaşmalar ile kendilerine ardına kadar açıldığını sanan aday ülkeler karşılığında kendi pazarlarını da Birliğe ardına kadar açtılar ve ticaretin zarar eden tarafı oldular. Ticari açıdan bakıldığında adaylık ilişkileri çerçevesinde sürdürülen ticaret, Birlik için kendiliğinden avantajlar yaratmaktadır.

Bunun ötesinde hızlı bir genişleme Birlik üyesi bir çok ülkenin veya lobi gurubunun çıkarları ile uyuşmamaktadır. Genişleme gerçek rasyonel ekonomik temellere dayanmadığı için bir çok üye ülkenin ticari öncelikleri Akdeniz ve Afrika ülkelerine yönelmiş durumdadır. Bazı üyeler için ise yeni katılımlar Birliğin sınırlı yardım fonlarının paylaşılması anlamına gelmektedir. Bu fonların ilerde artacağı yönünde bir gelişme de sözkonusu değildir. Aday ülkelere sınır komşusu olan ülkelerdeki emekçilerin lobi gurupları bu sınırlardan ucuz emek gücünün sızacağı konusunda endişeler içindedir. Üye ülkelerin tarım lobileri de Birliğin en cömert finanse edilen Ortaklaşa Tarım Politikaları (CAP) sistemine yeni ortakların katılmasını istememektedir. Birliğin kamuoyu yaklaşımları da bu eğilimleri yansıtmaktadır. 1990 ların başlarında yeni katılımlar için kamuoyu desteği %70 lerin üzerinde iken, sonlarda bu destek %50 lerin altına gerilemiştir. En hızlı düşüşler Almanya ve Avusturya da gözlenmektedir. Bu eğilimler doğrultusunda Avrupa politik elitlerinin genişlemeleri desteklemesi veya hızlandırması pek olanaklı görülmemektedir.

Birliğin iç kurumsal ve hukuksal mekanizmalarındaki gelişmeler de genişleme sürecini destekleyecek doğrultuda değildir. Uluslarüstü federatif model savunucuları, bu gelişmeleri ulusal vetolar ile engelleyebilecek yeni katılımcılara pek sıcak bakmamaktadır.

3.3.2- Katılım Koşulları Adayların Rekabetçi Üstünlüklerini Yok Etmektedir

Birliğin deneyim kazandığı ve başarı ile uyguladığı müzakere taktikleri genişleme sürecin adaylar arasında bir rekabet sürecine dönüştürmüştür. Böylece adayların bir çok konuda ortaklaşa tavır almaları engellenmektedir. Aday ülkelerin ekonomilerini AB pazarları ile uyumlu hale getirmeleri yanında kendilerinden Acquis Communautaire olarak bilinen Avrupa Mevzuatını eksiksiz ve koşulsuz kabul etmeleri istenmektedir. Bu mevzuat esas olarak bir korumacılık tuzağı ve anti-dumping önlemleridir. Birlik ile ticaret yapan herhangi bir aktörün rekabetçi bir avantaj yakaladığı durumlarda bu avantajları yok edebilme olanakları sağlamaktadır. Böylece bir ticari ortağın başlangıçta var saydığı rekabetçi üstünlükler kendisine yüklenen mevzuatın gerekleri ile kısa sürede yok olmaktadır.

Ayrıca bu mevzuat bazı yönleri ile de adayların pazarlarını giderek daha fazla açık ve korumasız hale dönüştürmektedir. Daha önce Birliğe katılma dalgalarının hiçbirinde aday ülkelere kendi hukuk sistemlerini bu kadar kısa zamanda ve bu kadar devasa ve giderek genişleyen bir mevzuatla uyumlu hal getirme zorunluluğu yüklenmedi. 1990 larda bu mevzuat bu günkü kapsamının çok küçük bir oranı idi. Yunanistan birliğe kabul edildiğinde bu mevzuat 3000 ler civarında idi. Şimdi ise 20.000 üzerinde mevzuat kalemi ve 100.000 sayfa üzerinde hukuk metni söz konusudur. 1990 lara kadar Birliğe katılan üyeler kendi mevzuatlarını daha önce EFTA formatına göre adapte etmiş durumda idiler. Şimdi ise bir aday ülkenin mevzuatını AB ile uyumlu hale getirmesinin maliyeti, bu ülkenin AB den alacağı finansal desteğin çok ötesine geçmektedir. Mevzuatın ne kadarının nasıl uyumlu hale geldiğne karar vermek Birlik yetkililerini inisiyatifine bağlıdır. Bu da müzakerelerde Avrupa yetkililerine bir üstünlük kazandırmaktadır. Böylece hangi ülkenin ne zaman Birliğe katılacağına karar vermek müzakerelerin sonucuna göre değil Birliğin politik tercihlerine göre gerçekleşmektedir.  


3.3.3- AB Genişlemesinde "Olumlu" Faktörler

Birlik genişleme süreci müzakerelerindeki avantajlı pozisyonunun farkındadır ve bu pozisyon oyunda onu hem oyuncu hem de hakem haline getirmektedir. Buna göre kendisini zorlayan önemli bir dış faktör olmadan bu pozisyonu değiştirmek istemeyecektir.

Bu önemli dış faktörlerden biri aday ülkelerden birinde politik ve ekonomik destabilizasyon yaşanmasıdır. Doğu Avrupa ülkeleri ile genişleme stratejisinde ve bu ülkelere yoğun yabancı sermaye yatırımlarının yapılmasında bu riskin doğurduğu endişelerin izleri görülebilmektedir. Bazı ülkelerin genişlemeyi desteklemesinin ardında bu şekilde bütünleşmenin "yoğunlaşmasını" engelleme stratejisi de görülebilir. Yeni üyelerin katılımı ile AB daha yaygın hale gelecek ve uluslarüstü modelin hakim olması engellenebilecektir. Ayrıca yeni katılacak üyelerin ufak ölçekli ülkeler olması Birlik içindeki ufak ölçekli ülkeler arasında güçlü ülkelere karşı daha etkili dayanışma ittifakları sağlayabilecektir.

3.3.4- Genişlemenin Şekli ne Olmalı?

Genişleme sürecinin birlik içindeki ortaklaşa politik iradeye bağlı olacağı açıktır. Bu irde ne kadar olumlu ve iyimse olursa olsun, genişlemenin birliğin kabul ve hazım kapasitesine bağlı olacağı açıktır. Bu öncelikle Birliğin yapısal uyumları desteklemeye ve tarımsal politikalara yönelik finansal fonlarının düzeyi ve yeterliliği ile ilişkilidir. Ayrıca genişlemenin gerektireceği kurumsal yeniden düzenlemeler de daha şimdiden bir sorun olarak gündemdedir.

Aday ülkeler (Türkiye dahil) daha başlangıçta stratejik bir hata yaparak katılımın kalitatif (adaylık koşulları) yönleri üzerinde yoğunlaşmak yerine, kantitatif ( hızla üye olarak fonlara kavuşmak ve pazara açılmak) yönleri üzerinde durdular.

Bu acelecilik karşısında AB müzakere masasına bazı hakların (insanların, malların ve sermayenin serbest dolaşımı gibi) ileriye atılması önerilerini getirebilmektedir. Özellikle finansal yükü ağır olan Ortaklaşa Tarım Politikası (CAP) konusunda özel tavizler talep edilmektedir. Hızlı bir katılım aday ülkelerin ekonomik ve mevzuat yapısında bir serbestleştirme şoku yaşanmasına neden olmaktadır. Bu tür şoklar kolay hazmedilebilen daha önceki katılımlar için sözkonusu değildir.

Bu şoklar girişimciler üzerinde ağır baskılar yaratmakta, işsizliğe neden olmakta ve enflasyonu yükseltmektedir. Bu sorunların aşılabilmesi için Birlik fonlarının yeterli olacağı beklentisi aşırı bir iyimserlik olarak görülmektedir. Yeni katılımlar fon yaratma kapasitesi taşımayacağına göre, mevcut fonlar yeni katılımlar ile giderek daha yetersiz hale gelecektir. Fonlar yetersi hale geldikçe bunların kullanımına ilişkin kriterler giderek daha katılaşacak ve gerilim ve çatışma kaynağı olacak, politik faktörlerin giderek daha fazla gündeme gelmesi gözlenecektir.

Gelişmeler den ve Nice Antlaşmasının provizyonlarından kolayca görülebilmektedir ki, gelecekteki katılımlar ancak katılımcıların Birlik içinde kısıtlı (ikinci-sınıf) bir statüye razı olması ile gerçekleşecektir. İlk katılımın gerçekleşmesine ilişkin olarak verilen 2004 tarihi bile çok kesin değildir. Bu tarihte Birlik yeniden yapılanması ve hukuki formu konusunda stratejik tartışmalar yaşayacaktır. Şu andaki üye ülkelerin, aday ülkelerin bu düzeydeki stratejik kararlara katılmalarını arzu edecekleri kuşkuludur. Bu tür bir katılımın gerekli olduğu doğrultusunda görüşler ileri sürülmekle birlikte gerçek bir uygulama gözlenmemektedir. Bir başka görüş ise adaylar 2004 civarında kabul edilseler bile, tam üyelik haklarına 2010 yılından sonra kavuşabilecekleridir. İlk kabul edilecek aday dalgasının kimlerden oluşacağı Birliğin politik önceliklerine bağlı olacaktır. Burada rasyonel kural ve faktörlerin fazla rol oynamayacağı öngörülmektedir. Sık sözü edilen bir alternatif, öncelikle hazmı kolay, ucuz ülkelerin kabul edileceği ve bundan sonra uzun bir bekleme döneminin yaşanacağı, "minimal genişleme" stratejisidir. Gelişmeler genişleme sürecinin Kıbrıs ve Polonya gibi bazı özel durumlar dışında geciktirileceği ve belki de vazgeçileceği doğrultusundadır.

 

3.4- Ortaklıktan Birliğe Dönüşme

AB'nin bu kısa gelişme öyküsü AB projesinin zaman içinde nitelik değiştirdiğini gösteriyor. Acaba projenin Maastricht Antlaşması'ndan sonra kazandığı siyasi içerige dayanarak, Roma Antlaşması'na razı olan fedaralistlerin rüyası olan Avrupa Birleşik Devletlerine ulaşılmak üzere olduğu sonucuna varabilir miyiz ? Başka bir deyişle AB içindeki ulus-devletler kendilerinin tamamen aşılmasına razı olmakta mıdırlar ? Olup bitenlere bakarak bu soruya evet yanıtın vermek çok yüzeysel bir yaklaşım olur. Bu soruya daha yeterli bir yanıt verebilmek için AB'nin oluşum sürecinin özelliklerini daha yakından incelemek gerekir. Bunun için üç konu üzerinde durmakta yarar vardır.

Bunlardan birincisi, AB'nin sınır oluşturma ya da kimliğini belirleme yaklaşımı,
ikincisi, AB'nin kurumsal düzenlemeci özellikleri,
üçüncüsü ise, AB'nin oluşumunda genişleme ve derinleşme süreçlerinin iç içeliği olacaktır.

AB'nin oluşumu sırasında verilen kararların önemli bir kesimi AB içinde kimlerin yer alacağı, kimlerin dışta bırakılacağına ilişkindir. Bu kararlarını iki yönü vardır; bir yandan AB'nin kimliğini, öte yandan coğrafik sınırları oluşturmaktır denilebilir. AB projesinin her iki bakımdan da yeterli açıklığa sahip olmadığı ve sürekli müzakerelerle oluşumunu sürdürdüğü söylenebilir.

AB'ne Maastricht yaklaşımında,   AB üyesi ulus-devletlerin ve diğer ilgili aktörlerin ilişkilerini ve eylemlerini düzenleyen bir ilişkiler kompleksi olarak görülmektedir. AB'nin oluşumu demek, gerçekte bu kurumsal duzenlemelerin çeşitlenmesinin ve ulus-devletlerin yetki alanlarına müdahalelerinin derinleşmesinin tarihidir, AB tarihi göstermektedir ki, AB'nin genişlemesi ve derinleşmesi, iç içe olan süreçlerdir. 1958 yılında 6 devletten oluşan toplulukta üye sayısı önce dokuza, daha sonra 12'ye ve 15'e yükselmiştir. Halen aday ülke olduğu kabul edilen 13 üyenin eklenmesiyle,üye ülke sayısı 28'e yükselecektir. AB'nin üyelerinin sayısal artış dönemleri genelikle AB'nin karar yapılarında ve karar alanlarında önemli değişmelerin gerçekleştiği yıllar olmuştur. Örneğin başlangıçta ulus-devletlerin oybirliğine dayanan bir karar verme süreci varken, üye sayıları artınca sistem karar üretemez hale gelmiş ve Nice Antlaşması ile nitelikli oy çokluğuna dayanan karar verme kuralları kabul edilmek durumunda kalınmış ve oyçokluğuyla karar alınan alanların kapsamı genişlemiştir. Böyle bir gelişme ulus-devletlerin egemenlik haklarının bir kısmını AB'ye devretmesi sonucunu doğurmaktadır. Yani AB'nin genişlemesi Birliğin derinleşmesini de beraberinde getirmektedir.

3.4.2- Birlik ve Ulus-devlet Arasında Kimlik Yarışması

AB'nin kimliği bakımından belli olan ve tartışma konusu olmayan bazı özellikleri bulunmaktadır. AB Antlaşmasında bir ülkenin üye olması için konulan koşullar arasında; çok partili parlamenter demokrasiyi, piyasa ekonomisini, hukuk devleti ilkelerini, Avrupa insan Hakları Sözleşmesinin uygulanmasına duyarlılığı benimsemesi bulunmaktadır. Kuşkusuz bu ölçütler belli bir sınır oluşturmaktadır. Ama bu ölçütler özellikle ulus-devletlerle yarışan bir AB kimliği oluşturmakta yetersiz kalmaktadır. Çünkü bu özellikler çoğu kez AB olmadan da oluşmuş, ya da oluşacak özelliklerdir. Bu nedenle AB'nin ulus-devletlerin ötesine geçen ayrı bir kimlik oluşturur hale gelmesine yetmemektedir.

Bu konuda iki tür yorum yapılabileceği belirtilmektedir (İLKİN). Bunlardan birincisi, AB yurttaşlarının böyle bir kimlik oluşturabilmesi için büyük ölçüde AB projesinin belirlilik kazanması ve bu yurttaşların bu proje içinde kendilerine bir yer bulmasına bağlı olacaktır. Bir örnek sunmak gerekirse, AB yurttaşları karşılarında; AB'nin yaşamsal çıkarlarını korumak için etkili girişimlerde bulunan siyasal irade ve kapasitede bir Avrupa görürlerse, geliştirecekleri kimlik ile, dünya politikasında önemli iddiaları bulunmayan bu konularda girişimleri ABD'nin önderliğine terk eden, sadece yurttaşlarının refahın geliştirecek ekonomik konularla ilgilenen bir AB bulmaları halinde geliştirecekleri kimlik çok farklı olacaktır. Birinci halde güçlü bir AB kimliği oluşurken, ikinci halde bugünkü ulus-devlet kimliklerinin gölgesinde kalan AB kimliğiyle yetinmek durumunda kalacaktır AB'nin bu konudaki seçmeleri açık değildir. Zaman içinde sürekli müzakerelerle belirlenecektir. Ayrıca Avrupa tarihinin dinamikleri bu tür bir stratejik bütünlleşmeye olanak sağlıyacak bir yapılanma göstermemektedir.

AB'nin ulus-devletlerle yarışan bir kimlik oluşturamayışı konusunda yapılabilecek ikinci yorum, iki olgunun niteliksel farklılığından dolap ulus-devletin yurttaşları üzerinde oluşturduğu kimliğe benzer bir kimliği AB'den beklemenin doğru olmayacağıdır. AB olgusunun geliştiği küreselleşmiş dünyada bireyler bir üstün kimliğin etkisi altında değildir, çok kimliklidir. Böyle bir dünyada AB'den ulus-devletler dünyasına özgü bir kimlik anlayışını beklemek haksızlık olacaktır.

3.4.3- Birlik Sınırının Belirlenmesi

AB'ye üye olacak ülkeler için konulmuş olan Avrupa ülkesi olma koşulu ilk bakışta çok belirli coğrafik bir sınır çizmektedir. Oysa Avrupa coğrafik olarak yeterli açıklıkta bir kavram değildir. Soğuk savaş sona erince AB doğu sınırlarının esnekliğini keşfetmiştir. Bunun ne noktada kesileceği bir coğrafya teriminin tanımına bırakılamayacak kadar önemli bir siyasal karardır. Bu doğuya doğru uzunma AB projesinin kendi amaçlarının değişmesine göre müzakere edilmektedir. AB'nin siyasal yönelimindeki gelişmelere paralel olarak değişen jeopolitik kaygılara göre bu uzanma değişebilmektedir. AB'nin sınırlarını yurttaşlarının dini inançlarına ya da kültürel özelliklerine göre belirlemek isteyen Avrupa içi siyasal akınlarını pratikte etkili olmadığı ortaya çıkmıştır. AB tanımı önce Hristiyan dünyasındaki, Ortodoksluğu dışlayan  geleneksel sınırını aşmış, daha sonra Türkiye'nin aday ülke olduğunun ilanıyla nüfusunun çok büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkeyi içine almıştır. Küreselleşen ve çoğulculuğun yükselen değer olduğu bir dünyada kendi sınırlarının tanımında kültürel ayrımcılık ölçütünü kullanmanın moral yükünü AB taşımak istememektedir.

Sürekli bir pazarlık içinde olan, yalnız Avrupa'nın coğrafik kapsamı değildir. Bu sınırın neyi ifade ettiği de sürekli bir pazarlık içindedir. Sınırlarını çizen AB bunun içinde bir "Kaleiçi Avrupası" oluşturamamaktadır. Böyle bir projenin oluşması değişik bakımlardan sınırlarla karşılaşmaktadır. Bunlardan biri dünyanın küreselleşmekte olmasıdır. Bir diğeri ise AB gibi bir bölgesel birliğin çevresinde bir rahatsızlık unsuru haline gelmemesi için komşu ülkelerine özel politikalar izlemek durumunda bulunmasıdır. Bunun en açık örneği AB'nin özel Akdeniz politikasında kendini göstermektedir. Akdenizin küzeyindeki ülkeleri içine alan Avrupa, Akdenizin güneyindeki ülkelere duyarsız davranamaktadır. Üstün bir uygarlığı sürdüğü iddiasını taşıyan Avrupa bu uygarlığını köklerinin bugünkü Avrupa'da değil, Akdeniz çevresindeki ülkelerde oluştuğunun bilincindedir. Bunu dışlamak, bir anlamda köklerini dışta bırakmak anlamına gelebilecektir. Belki bunlardan da önemlisi, AB'nin oluşum tarihi için de bu oluşumun sürekli ABD'nin etkisine açık kalmış olması ve "Kaleiçi Avrupa" modelinden çok "Atlantik Avrupası" modelinin gerçekleşmekte olmasıdır.

Bu çözümlemeler bize ilginç bir saptama yapma olanağı veriyor. Ancak bazı ükeleri içine alarak, bazı ülkeleri dışlayabildiğinde AB'nin varlığından söz edilebilmektedir. Bu nedenle AB'nin ister kimlik olarak, ister coğrafik olarak olsun, sınırlarını belirlemesi gerekiyor. AB projesi onu açık bir oluşum niteliğini taşıdığı için tanımladığı bu sınırları sürekli olarak müzakere ediyor ve yeniden belirliyor. Ama her zaman üzerinde müzakere edilebilecek bir sınır kalıyor.

3.4.4- Yeni Birlik Kurumlarının Oluşturulması

Böyle belirlenen ve müzakere edilen sınırlar içinde AB'nin oluşumu sürekli yeni kurumların (institution) geliştirilmesiyle sağlanıyor. AB'ni tanımak, ancak bu kurum inşa etme niteliğini tanımakla olanaklıdır. AB'nin bu yolla değişmekte olan düzeni genellikle neo-liberal kurumsalcı yaklaşım olarak adlandırılmaktadır. Bu uluslararası işbirliğinin gerçekleşmesinin zorlukları üzerine kurulmuştur. Bu bakımdan ulusötesi ilişkilerin gelişmesi ve uluslararası işbirliğinin kayçılmazlığı söylemi üzerine kurulan liberal çoğulculuktan ayrılmaktadır. Neo-liberal kurumsalcı yaklaşımda hem ulus-devletin, hem de kabul edildikten sonra uluslararası kurumların otonomileri kabul edilmektedir. Neo-liberal yaklaşıma göre bu devletler aktif, öğrenme kabiliyetine sahip olan, yeni kurumsal düzenlemelerin ortaya çıkardığı fırsatları algılayıp, bu kurumların getirdiği normlara uygun davranabilme kapasitesine sahiptirler. Böyle bir varsayım AB'nin kurumsal düzenlemlerinin sistemin performansını yönlendirebileceği çıkarsamasını yapmaya olanak vermektedir. Öyle olunca da AB'nin oluşumunda kurumsal düzenlemeler temel araçlar haline gelmektedir.

Kurumsal düzenlemelere böyle önemli bir rol verildikten sonra bu düzenlemelerin nasıl oluştuğuna ilişkin açıklamalar yapmak gerekir. Yeni kurumsal düzenlemeler çok yönlü bir karşılıklı etkileşme süreci içinde oluşmaktadır. Kurumlar küreselleşmenin getirdiği etkiler, Birliğin üyesi ulusların yaşanmaya başlayan sorunlar karşısında izlediği stratejiler, değişik sivil toplum örgütlerinin taleplerinin karşılıklı etkileşmesiyle yoluyla biçimlenmektedir. Bu kurumlar yalnız onun meşruiyetini sağlayan güç gruplarının tercihlerini yansıtmamakta, aynı zamanda onların tercihlerini belirlemekte ve gücünü oluşturmaktadır.

3.4.5- Genişleme Rasyonelleri

AB'nin böyle bir büyüme sürecine karar vermesini sadece düşünsel ve siyasal geleneklerle açıklamak yetersiz olabilir. Böyle bir kararın ekonomik rasyonalinin ne olduğu sorgulanmadan geçilemez. AB'nin büyüme kararı ulusların oybirliği ile kabul etmesi gereken kararlardandır. Bu durumda büyümeyi kabul eden ülkeler açısından bu kararın muhasebesinin nasıl yapıldığını anlamak gerekir. Böyle bir değerlendirmeyi yapan ülkelerin iki farklı yaklaşımı olabilir, bunlardan birincisi, AB projesine katkı açısından değerlendirme, ikincisi ise ulus-devletin çıkarı açısından bir değerlendirmedir. Eğer AB erekli bir proje olsaydı ve AB kimliği ulusal kimliklere baskın hale gelseydi, birinci yaklaşım ağır basabilirdi. Oysa her iki varsayım da tam olarak geçerli değildir, ama yine de geleceği tam belirli olmasa da AB projesi bazı bakımlardan değerlendirme ölçütleri verebilir. Yeni katılımların AB'nin gelişmesinin bir engeli haline gelmemesi örneğinde olduğu gibi. ikinci yaklaşım özellikle Birliğin gelişmiş ve diğer kesimine net kaynak aktaran ülkeleri açısından önem kazanacaktır. Büyüyen bir sistemin maliyetini taşıyan bu ülkeler de bu büyümenin kendi ülkeleri açısından pozitif ekonomik sonuçlar doğuracağını algılayabilmelidir. Bu ekonomik muhasebeyi olumluya çeviren pazar büyümesinin ve AB kanalıyla uluslararası ilişikilerde yaratılan denetimin sağladığı dışsallıklardır. Ya da bir başka deyişle, AB'de oyunun sıfır toplamlı olmaktan çıkmış olmasıdır. Bu dışsallıkların yapıları kaynak aktarımından daha büyük olacağı konusunda bir kanı oluşmuşsa büyüme için bir engel kalmayacaktır.

3.4.6- Neo-Liberal Kurumsallik ve Ulus-Devlet

AB'nin büyümesinin mantığını kavramak AB'nin oluşum sürecini yorumlamak bakımından özel bir önem taşımaktadır. AB'nin ilk büyüme sürecinden sonraki büyümelerde Birliğe katılan ülkelerin gelir ortalaması genellikle Birliğin gelir ortalamasından daha küçük olmuştur. Birlik yüksek gelirli bir çekirdeğin etrafına düşük gelirli bir çevrenin eklenmesiyle büyüme geçirmektedir. Birliğe katılan ülkeler o tarihe kadar AB müktesebatını (acquis communautaire) benimsemek durumundadır. Bu muktesebat gün geçtikçe artmaktadır. Dolayısıyla Birliğe daha sonraki tarihte katılanlar, daha önce katılanlardan hem daha az gelirlidir, hem de daha radikal uyumlar yapmak durumundadırlar. Son büyüme kararından önce bu husus tartışılmış ve bu zorluğa çözüm bulmak için iki geometrili, ya da iki vitesli bir AB yapısına gidilmesi konusunda öneriler yapılmıştır. Birliğin içindeki eşitsizliklere duyarlı olduğu ve bu nedenle Birliğin daha düşük gelirli ülkelerine kaynak aktardığı da düşünülürse, bu kararın aynı zamanda AB'nin getirmiş çekirdeğinde bulunan ülkeler için pahalı olduğu ortaya çıkar. Anglo-Sakson pragmatizmi içinde kabul görebilecek iki ya da çok vitesli birlik yaklaşımı AB'de kabul edilmemiş ve Birliğin tekli yapısının sürdürülmesi yoluna gidilmiştir. Bu da kuşkusuz Kıta Avrupasının düşünsel ve siyasal gelenekleriyle tutarlı bir yaklaşım olmuştur.

AB'nin oluşum sürecine ilişkin olarak buraya kadar yaptığımız çözümlemeler bize oluşumun nasıl geliştiğini anlatıyor. Ama bu gelişmeyle belirlenen yapı içinde demokratik ulus-devletlerin rol ve misyonu giderek daha duyarlı bir konum kazanıyor. Bu çalışmanın temel savlarından biri olan bu konu üzerinde daha ayrıntılı olarak durmak gerekiyor.

Postmodern Bir Politik Yapı : Birlik Yönetişimi

Bir başka niteleme ulus-devletin modernleşme çağının bir çocuğu olmasından hareketle, AB'ni postmodern bir devlet olarak adlandırmak akla gelebilir. Böyle bir niteleme kanımızca doğru olmayacaktır. AB'nin düzenlemelerinin nitelikleri düşünüldüğünde, postmodern olmaktan çok, modernlikten dönüşü yansıttığı ve imperyal sistemlerde gözlenen çok kademeli otorite sistemlerini yansıttığı sonucuna varılabilir.

AB'nin ulusüstü düzenlemeci bir devlet olarak adlandırılması bir karşılaştırmayı gerekli kılmaktadır. Daha önce incelediğimiz küreselleşme sürecinin de dünya düzeyinde bir düzenleyici mekanizmaları gerektirdiğini görmüştük. Hem küreselleşme, hem AB'nin oluşumu olsun, her ikisi de yeni düzenlemeler getirerek ulus-devletin aşılma sürecinde adımlar atılmaktadır. Bu iki sürecin karşılaştılması ve birbirine göre konumunun saptanması yeni kestirimler yapmamıza olanak sağlayacaktır.

AB'nin ulus-devleti aşma sürecinde geldiği nokta, küreselleşmeye göre çok ileri gitmiştir. AB'nin karar alma mekanizmaları göreli gelişmiş ve göreli olarak hızlı karar üretme kapasitesine kavuşmuştur. Kurumsal yapısı ve karar verme alanları kurumsallaşmıştır. Bu nitelikleri dolayısıyla AB'nin ele alışlarını yönetişim kavramından çok yönetim kavramı ile nitelenmek doğrudur. Bu nedenle AB'ne düzenleyici devlet olarak yaklaşmak daha gerçeçi olmaktadır.

Oysa küreselleşmenin yönlendirilmesinde karar alma kapasitesine sahip bir üst kurum yoktur. Birleşmiş Milletler böyle bir rolu oynamaktan çok uzaktır. Onu düzenleyici bir devlet olarak nitelemek olanaklı değildir. Küresel düzeydeki gelişmeleri bir yönetim olmaktan çok, bir yönetişim kavramıyla nitelemek doğru olur.

AB'nin düzenleyici devletinin, küresel yönetişim sisteminden farkı, yalnız karar verme kapasite ve biçimlerinde değil, aynı zamanda karar alanlarının kapsamında kendini belli etmektedir. Her ikisi de uluslararası dışsallıkları düzenlerken, küreselleşme süreci sırasında geliştirilen düzenlemeler daha çok negatif dışsallıklardan kaçınmaya dönük iken, AB'nin düzenlemeleri negatif dışsallıklardan kaçınmak kadar, pozitif dışsallıklardan da yararlanmaya dönük bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın,  AB'ni sıfır toplamlı olmayan bir oyun haline getireceği ve katılan herkezin kazançlı çıkacağı düşünlmektedir. Bu modelde AB siyasal geleneğiyle tutarlı olarak Birlik içindeki eşitsizliklere çok duyarlı olduğu için, oluşturduğu fonlarla önemli bir yeniden dağıtım ve dayanışma işlevi görmektedir. Küresel yönetişim sistemi böyle bir noktadan henüz çok uzak bulunmaktadır. Ulus-devletin aşılmasında bu iki farklı süreç karşılaştırıldıktan sonra sorulabilir. Acaba daha ilerlemiş bulunan AB'nin düzenleyici devleti, küreselleşen dünyanın düzenlenmesi (regulation) için bir ön model olarak görülebilir mi? Yoksa küresel ve bölgesel düzeyin regulasyonu arasında saptadığımız farklılıklar bu düzeylerin niteliklerinin farklılıklarından mı kaynaklanmaktadır? Bu aşamada bu soruları yanıtlamaya çalışmaktan çok, bu soruları sormakla yetinmek doğru olur.

Feodal Federatif Yapı : Egemenliğin üst ve alt kademeler aktarımı

AB içinde ulus-devletlerin işlevlerinin bir kısmını Birlik düzeyindeki düzenleyici devlete devretmesini ulus-devletin açılması sürecinin sadece bir yönü olarak değerlendirmek gerekir. Oysa ulus-devletin aşınmasının ikinci bir yönü vardır. O da ulus-devlet işlevlerinin bir kısmını ulus altı bölgelere devretmesi ve merkezi devletlerin desantralizasyonu sürecinin de yaşanmasıdır. Artık tek pazar haline gelerek bütünleşmiş AB'nin coğrafyası içinde gelişmenin coğrafi farklılaşması ulus-devlet sınırlarını izlememekte, onlardan bağımsız bir bölgeleşme ve federatif yapılaşmalar ortaya çıkmaktadır. AB içinde başarı öyküleri ulus-devletler de ziyade onların alt bölgeleri itibariyle anılmaktadır. Baden-Wurtenberg, Rho"-Alpler, Lombardy ve Catalonia örneklerinde olduğu gibi. Böylece ulusal bütünleşmelerini binbir güçlükle ve kısmen tamamalayabilmiş Avrupa ulus devletleri tekrar federatif bir ayrışıma tabi tutulmaktadır.

3.4.7- Neler Başarıldı

Buraya kadar, AB'nin oluşumunun hangi kurumsal düzenlemeler etrafında geliştiğini belirlemeye çalıştık. AB sisteminin işleyişi sırasında gerçekleştirebildiği ve antlaşmalarda bulunmasına rağmen gerçekleştiremediği kurumsal düzenleme alanlarının neler olduğunun irdelenmesi ulus-devletlerin pratikte kendilerini ne kadar koruyup koruyamadığına açıklık kazandıracaktır. AB ekonomik ve parasal birlik konusunda önemli adımlar atabilmiş olmasına karşın, vergi alma ve kendi kaynaklarını ulusal devletlerden bağımsız olarak oluşturabilme konusunda hemen hemen hiçbir ilerleme kaydedememiştir. Sosyal politikalar, emek politikaları, enerji politikaları, dış politika ve güvenlik politikaları ciddi ilerlemeler kaydedemezken, tek pazar, rekabet, teknik standartlar, çevresel düzenlemeler konularında önemli gelişmeler gerçekleştirebilmiştir. Bu listedeki başarı alanları ve başarısızlık alanları gözden geçirildiğinde. AB düzenlemelerinin (regulation) uluslarararası dışsallıkların denetimi ve yönlendirilmesi alanlarında başarılı olduğu söylenebilir. AB bu ulusötesi düzenlemelerle kurallarını koyarken, bunların uygulanmasını ulus-devletlerden beklemiştir. Bu özellikleriyle ele aldığımızda AB'nin kurumsal düzenlemelerinin, piyasa sisteminin uluslararası tıkanıklarını giderecek bir ulularüstü otorite oluşturma çabası olduğu söylenebilir.

Bu saptamalar göstermektedir ki, oluşum süreci içinde ortaya çıkan AB ile ulus-devletlerin işlevleri arasında önemli nitelik farklılıkları bulunmaktadır. Bir anlamda AB ile üyesi olan ulus-devletler arasında yukarıda gördügümüz üzere işlevleri arasında bir işbölümü daha doğrusu egemenlik payklaşımı oluşmaktadır. O zaman AB nasıl yorumlanmalıdır. Burada, AB yeni bir devlet türü olarak giderek belirginleşmektedir. Buna bir uluslar networkü yönetişimi (National Network Governance) olarak bakılabilir.   Bu aşamada hem network yapısı hem de yönetişim modeli tam olarak oluşmamıştır. Ama AB geliştirdiği düzenlemelerin uygulama alanını "subsidarity" ilkesine uyumlu olarak ulus-devletlere bırakır gibi görülmektedir. Bu durumda şimdilik AB'nin bir federal Avrupa Birleşik Devletlerine gittiğini söylemek çok zordur. Buna karşılık oluşumun hemen tamamlanmadığı ve yapının giderek derinleştiği ve otoritenin giderek daha fazla ulus-devletlerden alındığı gözönüne alınırsa AB bir Süperdevlet oluşumuna doğru hızla yaklaş maktadır

 

EYLEM AĞUSTOS.2002