eylemban2.jpg (1802 bytes)

Etkin Yönetim Liderlik Eğitim Merkezi

Bir Federatif Süperdevlet Olarak AB

Doç. Dr. Kutlu MERİH

RAPOR - EYLEM - Ağustos.2002

 

II. BİRLİK ALTYAPISI

 

2.1- Avrupa Birliği Kurumları

Bütünleşme süreci ile oluşan AB, kurumsal yapısı itibariyle tarihte benzeri bulunmayan bir otorite sistemidir. Devletler üstü ve hükümetler arası organları kombine etmektedir. Yasama ve yürütme yetkileri organlar arasında net bir şekilde dağıtılmamış, aksine bir çok organa dağıtılmıştır. Böylece bir kontrol ve dengeleme sistemi kurulmuştur.

2.1.1- AB Yapısının Temel Organları

AB şu temel organlara sahiptir:

AB Zirvesi (Avrupa Tek Senedi, Madde 2):

Devlet ve hükümet başkanları, dışişleri bakanları, Komisyon başkanı ve bir Komisyon üyesinden oluşur. İlk defa 9-10 Mayıs 1974’de Paris Zirvesinde toplandı. 1987 Avrupa Tek Senedi’nin 2. maddesiyle resmen kurumsal yapıya dahil edildi. Yılda en az iki kere bir araya gelir. Hukuken bağlayıcı karar alması mümkündür. Ancak daha çok genel siyasî istikametleri tespit etmektedir.

AB Konseyi (AT Antlaşması, 145 ve müteakip maddeler):

Üye devletlerin hükümet temsilcilerinden oluşur. Bunlar genellikle -ama zorunlu olarak değil- gündemdeki konularla ilgili bakan ya da bakan yardımcılarıdır. 1 Başkan, 2 başkan yarımcısı ve 17 üyeye sahiptir. AB siyaseti konusunda teklifler getirir. AB hukukunun uygulanmasını kontrol eder. AB mevzuatının yönetimi uygulamasını yerine getirir. Ayrıca Konseye dahil olan bir de Daimi Temsilciler Komitesi vardır.

Komisyon (AT Antlaşması, 155 ve müteakip maddeler):

20 üyesi vardır. Esas organ durumundadır. Bütün AB eylemlerinin başlangıç noktasıdır. Mevzuat konusunda teklif ve taslak sunma hakkına sahiptir. Mevzuat yapma yetkisi vardır. Ancak bazı hallerde bunun AB Konseyi tarafından onaylanması gereklidir. Anlaşmalara riayet edilmesini kontrol eder ve gerekli hallerde konuyu AB Adalet Divanına (ABAD- ECJ ) götürür. Sınırlı ölçüde de olsa bir yürütme organıdır. Uluslararası toplantılarda AB’yi temsil eder. Komisyonun bu yapısı demokratik meşruiyet bakımından tartışmalı olmakla birlikte, AB’nin hareket kabiliyeti ve etkinliği bakımından gerekli görülmektedir.

Avrupa Parlamentosu (AT Antlaşması, 137 ve müteakip maddeler):

AB vatandaşları tarafından doğrudan seçilen 626 milletvekilinden oluşur. Komisyona soru sorma, kontrol, güven ve güvensizlik oylaması yapma hakkına sahiptir. Bütçe kararlarında (Konseyle birlikte) etkileme ve birlikte karar hakkı vardır. Son zamanlarda yetkilerinin genişletilmesi yönünde yoğun talepler söz konusudur

Avrupa Adalet Divanı (AT Antlaşması, Madde 164):

Üye devletlerin mutabakatıyla 6 yıllığına atanan ve ikinci defa göreve getirilebilen 15 hakimden oluşur. 15 hakimli genel kurul, 2 adet 7’şer hakimli, 2 adet 4’er hakimli, iki adet 3’er hakimli dairesi ve 15 hakimli Bidayet Mahkemesi vardır. Mevzuatın yorumlanıp uygulanmasında AB hukukuna uygunluğu denetler. Ancak bu zamana kadar tutumu itibariye bununla yetinmemiş ve kendisini aynı zamanda mevzuat yapan bir organ olarak görmüştür.  Divana, üye devletler, işletmeler ve münferit vatandaşlar müracaat edebilir. Mahallî idarelerin böyle bir hakkı yoktur.

AB Sayıştayı (AT Antlaşması, Madde 188a-188c):

Konsey tarafından, Parlamentonun da görüşü alınarak 6 yıllığına atanan 15 üyeden oluşur.  Gelir ve harcamalarla malî yönetimin mevzuata uygunluğunu denetler.

Ayrıca siyasî anlamı olmakla birlikte, dar anlamda AB organı niteliğini haiz olmayan istişari kurumlar bulunmaktadır:

Ekonomik ve Sosyal Komite (222 üyeli);

Üye ülkelerdeki ekonomik ve sosyal hayatla ilgili menfaatlerinin kurumsal biçimde temsil edildiği istişârî nitelikli bir kurumdur. Konsey ve Komisyona istişari görüş bildirir. İşçilerin serbest dolaşımı, ekonomik faaliyette bulunma hakkı, sosyal meselelerde işbirliği, eğitim, sağlık ve tüketicinin korunması konularında bu komitenin görüşü alınmak mecburiyetindedir.

Bölgeler Komitesi (222 üyeli):

İstişârî niteliktedir. Avrupa Birliği Antlaşmasının 198. Maddesine göre AB kapsamında kurulmuştur. Ancak üye ülkelerin hepsinde bölge yönetimleri bulunmadığından bu Komiteye mahalli temsilciler de katılmaktadır. Topluluğun “bölge” lere ağırlık vermesi ve diğer yapılanmalardan söz etmemesi eleştirilmektedir. Diğer taraftan bu yaklaşım üniter ulus-devleti sulandırma stratejisinin bir parçası olarak da dğşğünülebilir.

Konsey ve Komisyon aşağıdaki konularda Ekonomik ve Sosyal Komite ve Bölgeler Komitesinin görüşünü almak zorundadır: eğitim, kültürel teşvik tedbirleri, halk sağlığı, ekonomik ve toplumsal kaynaşma konusunda hazırlanan rapor, bütün yapısal fonları düzenleyen temel kurallar, bölgesel fonun uygulama kararları. Avrupa Merkez Bankası, Mesleki Geliştirme Merkezi, Avrupa Çevre Ajansı, Avrupa Polis Dairesi (EUROPOL) gibi, organ niteliğini haiz olmamakla birlikte, tüzel kişiliğe sahip otonom ve bağımsız AB birimleri de vardır.

Birliğin ve organların faaliyetleri bakımından sınırlandırılmış münferit yetkilendirme (compétences d’attribution) ilkesi geçerlidir. Bu organlardan Parlamento (AP), Komisyon ve ABAD devletler üstü karaktere sahiptir. Bunlar ve diğer organlar arasında, çok kademeli ve çok karmaşık bir işleyiş mevcuttur. Bu işleyişin önemli bir özelliği üyeler arasındaki farklılıkları ahenkleştirici ve himaye edici olmasıdır. AB üç yasama (Konsey, AP ve Komisyon), 2 yürütme (Komisyon ve Konsey) ve bir yargı organına sahiptir. Ne Konseyin ne de Komisyonun AP’na karşı sorumlu olmaması demokratik bir eksiklik (Demokratic Deficit ) olarak görülmektedir. Demokratik şeffaflığın, müşterek bir Avrupa bilincinin ve bunlara bağlı olarak gerçek manada bir “Avrupa vatandaşlığının” gerçekleşememesi bu eksikliğe bağlanmaktadır Gerçekten de Brüksel, 1995 yılı itibariyle toplam 27.168 AB bürokratı ile demokratik sorumluluk taşıyan bir merkez olma özelliğinin uzağındadır.

2.1.2- AB Bürokrasisi ve Finansmanı

Sektörel entegrasyondan tek pazara, oradan ekonomik birliğe ve Avrupa birliğine ulaşan Avrupa bütünleşmesi içinde, AB’nin görev ve yetkiler bakımından en önemli meselesi mekanizmaların basit ve kolayca görülebilir mahiyette olmamasıdır. Her ne kadar subsidiyarite ilkesi kabul edilmiş olsa bile bunun AB yapılanmasında ifadesini bulduğunu ve amacına uygun bir şekilde uygulandığını söylemek mümkün değildir. AB günümüzde şeffaflık, etkinlik, bilhassa dış politika ve güvenlik alanlarında daha kapsamlı karar alma ve uygulama kabiliyeti, daha fazla demokrasi ve daha az bürokrasi bakımlarından reforma muhtaç olma durumunu devam ettirmektedir. Hatta Mart 1999’da Komisyonun yolsuzluk suçlamaları nedeniyle el çektirilerek yeniden yapılanmasının da gösterdiği gibi, aynı zamanda idarî bir reforma da ihtiyacı vardır.

AB bürokrasisi AB üye ülkelerin ödedikleri paylarla finanse edilmektedir. 1994’de, KDV üzerine eklenen bir munzam payın AB’nin finansmanında kullanılması teklif edilmiş, ancak bu teklif hayata geçirilememiştir. Son Berlin zirvesinden (1999) sonra üye ülkelerin ödedikleri payların millî gelirlerinin yüzde 1,27’sini geçmemesi kararlaştırıldı. Bütçe konusunda AP’nun yetkileri de artırıldı.

AB’nin kendine ait vergilerle finanse edilmesi konusunda, farklı görüşler ve bilhassa AB vatandaşlarının yükünün artmasından duyulan endişe söz konusudur. Mali otonomisi olmayan, kendi gelir kaynakları yerine üye devletlerin paylarıyla finanse edilen AB’nin üye devlet hükümetlerinin onayı olmadan vergileri yükselterek ya da kredi alarak gelir sağlaması, mümkün değildir. AP, yıllardır vatandaşların AB’yi benimsemelerinin nimet külfet ilişkisini hissetmelerine bağlı olduğuna inanıyor ve AB’nin vergi yetkisini savunuyor.

Buna karşılık AB’nin mali otonomisine itiraz edenler de var. Onların da en az savunanlar kadar mantıklı gerekçeleri var: Henüz gerçek manasıyla Avrupa kamuoyu diye bir olgu oluşmamıştır.  AP seçimlerine katılma oranı millî parlamento seçimlerinin çok altındadır. Vatandaşlar AP parlamenterlerini pek tanımamaktadır. AB’nin vergi yetkisinin mevcudiyeti halinde vergi rekabeti söz konusu olmayacaktır. Çünkü, harcamalardan istifade edeceklerle vergi ödeyenlerin millî devlet düzeyindeki demokratik süreçte sahip oldukları baskı grubu olma özellikleri AB düzeyinde gerçekleşememektedir. AB’nin büyük coğrafî alanı dikkate alındığında vergi mükelleflerinin vergiden kaçınma imkanları yok gibidir. Tarım ve altyapı politikası harcamalarının % 85’ini oluşturduğu AB bütçesi üye ülke bütçelerinden çok farklı bir özelliğe sahiptir. Bütçeden yapılan harcamalar vatandaşlar bakımından kamu malları niteliğinde değildir. Bu sebeplerle, mevcut sistem AB’ni tasarrufa zorlama imkanı bakımından daha idealdir. Çünkü, AB muhatabı olarak devletler vatandaşlardan daha fazla etkinliğe sahiptir.

 
2.2- Avrupa Birliği Hukuku

AB, devletlere has genel yetki özelliğine ve yeni yetki alanları yaratma erkine sahip değildir. Buna karşılık, alışılmış manada bir uluslararası teşkilat da değildir. Üye devletler belli alanlarda da olsa hükümranlık haklarını AB’ne devrettiklerinden, AB geleneksel manada devlet ile uluslararası kuruluş arasında bir yerdedir. AB yayınlarında, mevcut konum “AB gelişme sürecinin sonu değil, sadece nihaî hedefe doğru atılmış bir adımı” olarak görülmektedir. Başka bir ifade ile Avrupa entegrasyonu süreci devam etmektedir.

2.1 AB Kendine özgü hukuk sistemine sahip

AB devletler üstü bir teşkilattır. Kendine özgü, otonom ve kendi hakimiyet alanına sahip bir hukuk düzenine sahiptir.  Üye devletler AB yoluyla yasama hükümranlıklarını sınırlamışlar, kendileri ve vatandaşları üzerinde bağlayıcı olan özgül bir hukuk bütünü yaratmışlardır. AB hukuku özerktir, doğrudan uygulanabilir ve ihtilaf halinde millî hukuk karşısında üstünlüğü vardır. ABAD verdiği kararlarda ısrarla AB hukukunun üye devletlerin hukuk düzenlemelerinin üstünde yer aldığını  vurgulamaktadır. Bu nedenle Fransa, İrlanda, Belçika, Almanya, Avusturya, Portekiz, Yunanistan gibi bazı devletler Anayasalarında düzenlemeler yapmak zorunda kalmışlardır.

AB hukuku üye devletler hukukunun üstündedir. Üye devletlerin mahkemeleri de AB hukukuna uymak zorundadır. İhtilaf vukuunda AB hukuku geçerli olacaktır. Bu konuda üye devlet anayasa mahkemelerinin zaman zaman direndikleri, ancak daha sonra AB hukukunun üstünlüğünü kabul ettikleri görülmektedir.  Millî mahkemeler hiçbir şekilde AB’nin hukuki tasarruflarını kontrol etme ve onları geçersiz ilan etme yetkisine sahip değildir. Hukuk metninin AB hukukuna aykırılığını tesbit yetkisi   sadece ABAD’nın yetkisindedir.

2.2- Karar Verme Süreçelerinde Subsidiarity ve Demokrasi

Bu konuda ilk üzerinde durulacak olan AB'nin karar verme süreçlerinin niteliğidir. AB'de bir parlamento bulunmasına karşın bu parlamentonun yetkileri çok sınırlıdır. Hemen hemen tüm temel kararlar ve düzenlemelerde Bakanlar Konseyi yetkilidir. Bu parlamentonun yapısı ulus-devletlerin istekleri dışındaki kararların gelişmesine belli ölçüde açık olsa da Konsey bu bakımdan çok daha güvenlidir. Konsey ulus-devletlerin bakanlarından oluştuğu için genel olarak ulus-devletlerin yetkilerini arındırıcı kararlar verme eğilimi yüksek değildir, öte yandan kritik konularda oybirliği gerektiğinden tek bir ulusdevlet bile kendisini koruma olanağı bulabilecektir.

Ulus-devletlerin yetkilerinin aşınmasını en aza indirgemek Maastricht Antlaşması'ndan sonra AB'nin kabul ettiği "subsidiarity" ilkesiyle sağlanmıştır denilebilir. "Subsidiarity" (yetki ikamesi veya yetki paylaşımı) günümüzde topluluğun temel yaklaşımlarından biri haline gelmiştir.

Subsidarite (Subsidiarity)

Bir Eurodili deyimi, kararların , Avrupa Birliği düzyinde alınmadığı hallerde, daima vatandaşa en yakın olan milli düzeylerde alınması gerektiğini ima etmektedir. Bu deyim ilk defa Maastricht antlaşmasında kendini göstermiş ve genel olarak AB ve Katılımcı ülke arasında karar alma sürecinde Ulus-devlet etkilerini minimize etmek olarak yorumlanmıştır. Bu ilkenin iki temel zaafı gözlenmektedir. Birincisi bir hukuk sistemine esas olması açısından çok bulanıktır. İkinci olarak ise bu kavram gerçekte ima ettiği anlamda değil tersine bir etki ile çalışmakta ve aşağı düzeylere delege edilmemiş her durumda otoritenin üst düzeylerde olacağı anlamını vurgulamaktadır.

Maastricht Antlaşması, subsidiarite ilkesinin, Birliğin özel yetki alanları (exclusive competence) dışında uygulanacağını ve böylece iktidarın üye ülkelere devrini engellemek amacını taşıyacağını vurgulamaktadır. Antlaşma aynı zamanda, bir uygulama ulusal düzeylerde yeterli bir başarı göstermediği veya Birlik düzeyinde daha başarılı olabileceği durumlarda Birliğin inisyatif alabilmesine olanak sağlamaktadır. Bu formülasyon, bir merkezi süperdevlet oluşacağı korkusu taşıyanlara güvence verebilmek için tasarımlanmıştır. Fakat bir karar yetkisinin üye ülkelere devredilip edilmiyeceğine komisyon karar vermektedir ve Antlaşmayı "giderek yakınlaşan bir birlik"  doktrinine göre yorumlayacak olan Avrupa Birliği Adalet Divanıdır (ECJ). Buna göre bir ulus-devletin subsidiarite ilkesini Federalize bir Yasama uygulamasına karşı kullanabilme şansı gerçekte çok küçük kalmaktadır. 1997 Amsterdam Antlaşması, subsidiarite ilkesinin, Birlik Hukuku ve Birlik Müktesebatı (Acquis Communutaire) uygulamasının gerisinde olacağını vurgulamaktadır.

Maastricht Antlaşması'yla Avrupa'nın bir siyasal birliğe yönelmesi üye ülkelerin bazılarında AB'nin ayrı merkezileşmesi konusunda kaygılar gelişmesine neden olmuştur. Bunun üzerine bu antlaşmanın onaylanması konusunda üye ülkelerde yapılan halkoylamalarında olumsuz sonuçlar çıkmaya başlamıştır. Danimarka'da olumsuz, Fransa'da kılpayı olumlu bir sonuç elde edilince bu konudaki şüpheleri gidermek için AB "subsidiarity" ilkesine işlevsellik kazandırmıştır. Bu ilke ekonomik etkinliği kaybetmeden yönetim faaliyetlerinin mekansal dağılımını en geniş biçimde yaygınlaştırmayı amaçlıyordu. Her yönetim faaliyeti etkin olarak görülebileceği en alt yönetim düzeyinde yer alacaktır. Bu ilkeye uyulup uyulmadığı konusunda kuşku bulunması halinde yargıya başvurulabilecektir.

Amsterdam Anlaşması ile Topluluk hukukunun üstünlüğü konusu bir adım daha ileri götürülmüştür. Uluslararası hukuk hükümlerinin normal yolla, yani ülkelerin iç hukuk mekanizmalarından geçerek değil; AB içi bir hukuki metinle ya da bu hukuk metni AB hukuku hükmü haline getirilmek suretiyle yürürlüğe girmesi tartışılmaktadır.

2.3- AB Hukukunun Kaynakları

AB hukuku, devletler hukukunun bir bölümü olarak görülmektedir. aynakları devletler hukuku, devletler gelenek hukuku ve hukukun genel ilkeleri olarak verilir.

AB hukuku;

1. kurucu antlaşmalar, bunların ek ve protokolleri ile değişiklikleri ve üyelik antlaşmalarından oluşan birincil mevzuattan,

2. hukukun genel ilkeleri, örf ve adet hukuku; uluslararası antlaşmalar, yönetmelikler ve uygulama yönetmelikleri, yönergeler/AKÇT tavsiyeleri/genel ve özel kararlardan oluşan ikincil mevzuattan,

3. üye devletler arasındaki anlaşmalardan,

4. üye devletlerin Konsey bünyesinde toplanan temsilcilerinin kararlarından, 5. AB hukukuna varlık kazandıran sözleşmelerden

oluşmaktadır.

AB hukuku bakımından birincil (primär) ve ikincil (sekundär) hukuk ayrımı yapılmalıdır. AKÇT, Euratom ve AET antlaşmaları ile Avrupa Tek Senedi, Masstricht (AB) gibi antlaşmalarla bunlarda yapılan değişikliklerin gerçekte  AB’nin anayasası olduğu ileri sürülmektedir (WEILER).  AB anayasası bu şekilde yorumlanırsa önemli bir özelliği esnekliği ve sürekli olarak değiştirlebilmesi olarak gözlenmektedir. Organlar vasıtasıyla ve ülke anayasalarına nazaran daha kolay biçimde değiştirilebilir.

Birincil hukuk kaynakları üye ülkeler hukukunun üstündedir. Buna karşılık, AB organları tarafından yapılan yasama faaliyetlerinin (ikincil hukuk) üstünlüğü konusunda farklılıklar vardır.

Bunlar üçe ayrılabilir: Yönetmelikler, yönergeler ve kararlar

Yönetmelikler (Regulations)

(AKÇT Antlaşmasında Genel Kararlar) AB kurumlarının millî hukuk sistemlerine müdahale etmesine en çok imkân tanıyan yasama araçlarıdır. İsimlendirilmelerinin aksine, kanun muadili hukuk metinleridir. Bütün üye devletler için eksiksiz ve aynı biçimde geçerlidir. Üye ülkeler mevzuatına eklenmesine gerek olmaksızın doğrudan uygulanabilir. Millî hukukun üstündedir. Üye devletler, onların idarî kurumları ve mahkemeleri doğrudan bunlara tabidir. Yönetmelikler ağırlıklı olarak konsey, nadiren de Komisyon tarafından çıkarılır. AP tarafından yasalaştırılmadığı için demokratik meşruiyetten mahrumdur.

Yönergeler (Directives)

(AKÇT Antlaşmasında Tavsiyeler) Konsey ya da komisyon tarafından çıkarılırlar. Mevzuatın tekleştirilmesine değil, uyumlaştırılmasına yöneliktir. Üye devletlerin millî geleneklerinin ve yapılanmalarının dikkate alınmasını sağlar. Sadece siyasî hedefleri bakımından bağlayıcıdır. Ancak bunlara ulaşma biçimi ve yönteminin seçimi millî mercilere bırakılır. Başka bir deyişle muhatabı vatandaşlar değil üye devletlerdir. Yönergeler üye devletlere belli bir müddet vermekte ve genellikle hiç ya da çok az bir hareket alanı bırakmaktadır. İstisnai hallerde, bir yönerge ABAD kararı ile doğrudan geçerlilik kazanabilir. Yani kişiler tatbikata geçirme müddeti geçtikten sonra bir üye ülkeyi bu yönergeye göre dava edebilir.

Kararlar (Decisions)

(AKÇT Antlaşmasında Münferit Karar) Münferit durumları düzenlerler. Bu kararlarla, bir üye devlet ya da AB vatandaşına haklar ya da mükellefiyetler getirilebilir. Başka bir ifade ile kararlar, yönetmeliklerden faklı olarak münferittir ve yönergelerden farklı olarak da muhatap aldığı bölümlerin tamamı için bağlayıcı ve  doğrudan geçerlidir. Millî devletler tarafından münferiden tatbik edilir. Kararlar da, yönergelerde olduğu gibi istisnai hallerde doğrudan geçerlik kazanabilmektedir.

Bunların yanında tavsiyelerden ve tavırlardan söz edilmektedir. Ancak bu kategoride yer alan hukuk kaynakları AB vatandaşları için bağlayıcı değildir. Bunlar esas itibariyle siyasî ve ahlâkî anlama sahiptir.

AB’nin devletler hukukuna göre yaptığı anlaşmalar üye ülkeler bakımından geçerli iken, hepsi yürürlüğe koysa bile üye ülkelerin devletler hukukuna göre yaptıkları sözleşmeler prensip olarak AB’yi bağlamamaktadır.

Üye ülkeler anayasalarında AB hukukunun bu özelliklerine uygunluğu sağlayacak değişiklikler yapmışlardır. (KARLUK) AB hukukunun devletler üstü olma niteliği, üye devletler ve vatandaşlar bakımından bağlayıcı hukukî düzenlemelerin belirli hallerde oyçokluğu ile de alınabilmesi karşısında özel bir önem kazanmıştır.

AB hukuku, AB vatandaşlarına (üye ülke vatandaşlarına) serbest dolaşım ve ikamet, mahallî idareler ve Avrupa seçimlerine katılma, birlik organları ve kurumlarını AP’na şikayet etme hakkı verir. Üye ülkeler, kendi devleti üçüncü ülkelerde temsil edilmeyen birlik vatandaşlarına kendi vatandaşlarına sağladıkları diplomatik (devletler hukukuna aykırı muamele halinde müracaat) ve büyükelçilik (hukukî, sosyal ve ekonomik) korumasını sağlamakla yükümlüdür.

2.4- AB Yasama Süreci

AB kararalarında esas irade Konseydedir. Üç usul vardır:

1. Genel geçerliliği olan yasama tasarrufları için Komisyon teklifi usulü,

2. Avrupa Tek Senedinin getirdiği işbirliği usulü ve

3. AB Antlaşmasının getirdiği ortak karar usulü.

Komisyon Teklifi Usulü

Genel usuldür. Konseyle Komisyon arasında işbölümüne dayanır. Komisyon teklif eder, Konsey işlem yapar. İnisiyatif hakkı Komisyondadır. Komisyonda tasarının kabulü için oy çokluğu yeterlidir. Pratikte AP’na da danışılır. Bazı durumlarda Ekonomik ve Sosyal Komitenin de görüşünün alınması zorunludur. Komisyon alınan görüşlerle birlikte teklifini tekrar Konseye gönderir. Burada Daimi Temsilciler Komitesi tarafından incelenir ve karara bağlanır. Bundan sonra Konseyin kabul etmesiyle yasama süreci tamamlanır. AB’nin 9 resmi dilinde kaleme alınıp, onaylandıktan sonra AB Resmi Gazetesinde yayımlanarak yürürlüğe girer.

Kurumsal İşbirliği Usulü (AT Antlaşması, Madde 189c)

İç pazar, sosyal politika, ekonomik ve toplumsal kaynaşma ile araştırma-geliştirme konularında uygulanır. Vergi, serbest dolaşım, işçi hak ve çıkarları konuları oybirliği ile diğerleri nitelikli çoğunlukla karara bağlanır. Süreç yine Komisyonun teklifi ile başlar. Teklif hem AP’na hem de Konseye iletilir. AP ilk müzakereden sonra Konseye görüşünü bildirir. Konsey bir ortak tasarı hazırlar ve bunu tekrar AP’na gönderir. AP üç ay içinde aşağıdakilerden birini yapar:

1. Konsey ortak tasarısını kabul eder ve Konsey de bunu kesin karara bağlar.

2. Görüş belirtmezse Konseyin tasarısını kabul etmiş sayılır.

3. Reddeder. Bu durumda tasarının Konsey tarafından kabulü için oybirliği gerekir.

4. Bazı değişiklikler önerir. Bunlar komisyon tarafından kabul edilirse konsey tadil edilmiş metni nitelikli çoğunlukla kesinleştirilebilir. Komisyon reddederse ya da onun incelediği metinde değişiklikler yapılırsa oybirliği gerekir.

Bu usulde konseyin yasama sürecinin durmasını sağlama imkanı vardır.

Ortak Karar Usulü (AT Antlaşması, Madde 189b)

Yine Komisyonun AP ve Konseye gönderilen teklifi ile başlar. AP teklif üzerinde ilk görüşmesini yapar ve görüşünü Konseye bildirir. Konsey bir ortak tasarı hazırlar. Bu tasarı Komisyonunki ile aynı ise oyçokluğu, değişiklik ihtiva ediyorsa oybirliği gerekir. Ortak tasarı ikinci kez görüşülmek üzere tekrar AP’na gönderilir. AP şu üç yoldan birini izler:

1. Ortak tasarıyı kabul eder ya da hiç görüş bildirmezse Konsey tasarıyı kesin karara dönüştürür.

2. Ortak tasarı metninde değişiklik yaparsa, Konsey ve AP temsilcilerinin eşit oranda katıldığı bir Uzlaşma Komitesi kurulur. Uzlaşma sağlanırsa bu metin kabul edilir.

3. AP ortak tasarıyı tümüyle reddederse Konsey yine Uzlaştırma Komitesi kurulması yoluna gidebilir.

Bir uzlaşma sağlanamadığı takdirde, Konsey altı hafta içinde ortak tasarıyı nitelikli çoğunlukla onaylayabilir. Ama AP üçüncü görüşmede metni tekrar salt çoğunlukla reddedebilir ve bu durumda teklif düşmüş olur. Bu halde AP’nun bir nevi veto hakkı vardır.

Birlik Hukukunun Koruması : Avrupa Adalet Mahkemesi (ECJ)

ABAD ve onunla bağlantılı Bidayet Mahkemesi tarafından yerine getirilir. ABAD danışma organı niteliğini de haizdir. AB’nin devletlerle ya da uluslararası örgütlerle imzalamak istediği sözleşmeler konusunda mütalaa verebilir. Bu mütalaalar hukuken bağlayıcıdır. uyulmaması halinde ulus-devletller ağır para cezlarının muhatabı olabilirler.

ABAD antlaşmaların ihlaliyle ilgili davalara (AT Antlaşması, Madde 169), iptal davalarına (Madde 173) ve işlem eksikliği davlarına (Madde 175) bakar. Tazminat (Madde 178 ve 215/2), personel ihtilafları (Madde 179) ve ara kararlar (Madde 177) da ABAD’ın yetki alanındadır.

 

EYLEM AĞUSTOS.2002