Avrupa Birliği için Gelecek Tasarımı |
| EYLEM : Etkin Yönetim Liderlik Eğitim Merkezi |
| Son güncelleme : 12.07.2001 |
| Kaynak : http://www.turkab.net/ab/turkabhbr.htm |
Buraya kadar, AB'nin oluşumunun hangi kurumsal düzenlemeler etrafında geliştiğini belirlemeye çalıştık. AB sisteminin işleyişi sırasında gerçekleştirebildiği ve antlaşmalarda bulunmasına rağmen gerçekleştiremediği kurumsal düzenleme alanlarının neler olduğunun irdelenmesi ulus-devletlerin pratikte kendilerini ne kadar koruyup koruyamadığına açıklık kazandıracaktır. AB ekonomik ve parasal birlik konusunda önemli adımlar atabilmiş olmasına karşın, vergi alma ve kendi kaynaklarını ulusal devletlerden bağımsız olarak oluşturabilme konusunda hemen hemen hiçbir ilerleme kaydedememiştir. Sosyal politikalar, emek politikaları, enerji politikaları, dış politika ve güvenlik politikaları ciddi ilerlemeler kaydedemezken, tek pazar, rekabet, teknik standartlar, çevresel düzenlemeler konularında önemli gelişmeler gerçekleştirebilmiştir. Bu listedeki başarı alanları ve başarısızlık alanları gözden geçirildiğinde. AB düzenlemelerinin (regulation) uluslarararası dışsallıkların denetimi ve yönlendirilmesi alanlarında başarılı olduğu söylenebilir. AB bu ulusötesi düzenlemelerle kurallarını koyarken, bunların uygulanmasını ulus-devletlerden beklemiştir. Bu özellikleriyle ele aldığımızda AB'nin kurumsal düzenlemelerinin, piyasa sisteminin uluslararası tıkanıklarını giderecek bir ulularüstü otorite oluşturma çabası olduğu söylenebilir. Bu saptamalar göstermektedir ki, oluşum süreci içinde ortaya çıkan AB ile ulus-devletlerin işlevleri arasında önemli nitelik farklılıkları bulunmaktadır. Bir anlamda AB ile üyesi olan ulus-devletler arasında yukarıda gördügümüz üzere işlevleri arasında bir işbölümü daha doğrusu egemenlik payklaşımı oluşmaktadır. O zaman AB nasıl yorumlanmalıdır. Burada, AB yeni bir devlet türü olarak giderek belirginleşmektedir. Buna bir uluslar networkü yönetişimi (National Network Governance) olarak bakılabilir. Bu aşamda hem network yapısı hem de yç-önetişim modeli tam olarak oluşmamaıştır. Ama AB geliştirdiği düzenlemelerin uygulama alanını "subsidarity" ilkesine uyumlu olarak ulusdevletlere bırakır gibi görülmektedir. Bu durumda şimdilik AB'nin bir federal Avrupa Birleşik Devletlerine gittiğini söylemek çok zordur. Buna karşılık oluşumun hemen tamamlanmadığı ve yapının giderek derinleştiği ve otoriteningiderek daha fazla ulus-devletlerin alndığı gözönüne alınırsa AB bir Süperdevlet oluşumuna doğru hızla yaklaşmaktadır Postmodern Bir Politik Yapı : Birlik Yönetişimi Bir başka niteleme ulus-devletin modernleşme çağının bir çocuğu olmasından hareketle, AB'ni postmodern bir devlet olarak adlandırmak akla gelebilir. Böyle bir niteleme kanımızca doğru olmayacaktır. AB'nin düzenlemelerinin nitelikleri düşünüldüğünde, postmodern olmaktan çok, modernlikten dönüşü yansıttığı ve imperyal sistemlerde gözlenen çok kademeli otorite sistemlerini yansıttığı sonucuna varılabilir. AB'nin ulusüstü düzenlemeci bir devlet olarak adlandırılması bir karşılaştırmayı gerekli kılmaktadır. Daha önce incelediğimiz küreselleşme sürecinin de dünya düzeyinde bir düzenleyici mekanizmaları gerektirdiğini görmüştük. Hem küreselleşme, hem AB'nin oluşumu olsun, her ikisi de yeni düzenlemeler getirerek ulus-devletin aşılma sürecinde adımlar atılmaktadır. Bu iki sürecin karşılaştılması ve birbirine göre konumunun saptanması yeni kestirimler yapmamıza olanak sağlayacaktır. AB'nin ulus-devleti aşma sürecinde geldiği nokta, küreselleşmeye göre çok ileri gitmiştir. AB'nin karar alma mekanizmaları göreli gelişmiş ve göreli olarak hızlı karar üretme kapasitesine kavuşmuştur. Kurumsal yapısı ve karar verme alanları kurumsallaşmıştır. Bu nitelikleri dolayısıyla AB'nin ele alışlarını yönetişim kavramından çok yönetim kavramı ile nitelenmek doğrudur. Bu nedenle AB'ne düzenleyici devlet olarak yaklaşmak daha gerçeçi olmaktadır. Oysa küreselleşmenin yönlendirilmesinde karar alma kapasitesine sahip bir üst kurum yoktur. Birleşmiş Milletler böyle bir rolu oynamaktan çok uzaktır. Onu düzenleyici bir devlet olarak nitelemek olanaklı değildir. Küresel düzeydeki gelişmeleri bir yönetim olmaktan çok, bir yönetişim kavramıyla nitelemek doğru olur. AB'nin düzenleyici devletinin, küresel yönetişim sisteminden farkı, yalnız karar verme kapasite ve biçimlerinde değil, aynı zamanda karar alanlarının kapsamında kendini belli etmektedir. Her ikisi de uluslararası dışsallıkları düzenlerken, küreselleşme süreci sırasında geliştirilen düzenlemeler daha çok negatif dışsallıklardan kaçınmaya dönük iken, AB'nin düzenlemeleri negatif dışsallıklardan kaçınmak kadar, pozitif dışsallıklardan da yararlanmaya dönük bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın, AB'ni sıfır toplamlı olmayan bir oyun haline getireceği ve katılan herkezin kazançlı çıkacağı düşünlmektedir. Bu modelde AB siyasal geleneğiyle tutarlı olarak Birlik içindeki eşitsizliklere çok duyarlı olduğu için, oluşturduğu fonlarla önemli bir yeniden dağıtım ve dayanışma işlevi görmektedir. Küresel yönetişim sistemi böyle bir noktadan henüz çok uzak bulunmaktadır. Ulus-devletin aşılmasında bu iki farklı süreç karşılaştırıldıktan sonra sorulabilir. Acaba daha ilerlemiş bulunan AB'nin düzenleyici devleti, küreselleşen dünyanın düzenlenmesi (regulation) için bir ön model olarak görülebilir mi? Yoksa küresel ve bölgesel düzeyin regulasyonu arasında saptadığımız farklılıklar bu düzeylerin niteliklerinin farklılıklarından mı kaynaklanmaktadır? Bu aşamada bu soruları yanıtlamaya çalışmaktan çok, bu soruları sormakla yetinmek doğru olur. Feodal Federatif Yapı : Egemenliğin üst ve alt kademeler aktarımı AB içinde ulus-devletlerin işlevlerinin bir kısmını Birlik düzeyindeki düzenleyici devlete devretmesini ulus-devletin açılması sürecinin sadece bir yönü olarak değerlendirmek gerekir. Oysa ulus-devletin aşınmasının ikinci bir yönü vardır. O da ulus-devlet işlevlerinin bir kısmını ulus altı bölgelere devretmesi ve merkezi devletlerin desantralizasyonu sürecinin de yaşanmasıdır. Artık tek pazar haline gelerek bütünleşmiş AB'nin coğrafyası içinde gelişmenin coğrafi farklılaşması ulus-devlet sınırlarını izlememekte, onlardan bağımsız bir bölgeleşme ve federatif yapılaşmalar ortaya çıkmaktadır. AB içinde başarı öyküleri ulus-devletler de ziyade onların alt bölgeleri itibariyle anılmaktadır. Baden-Wurtenberg, Rho"-Alpler, Lombardy ve Catalonia örneklerinde olduğu gibi. Böylece ulusal bütünleşmelerini binbir güçlükle ve kısmen tamamalayabilmiş Avrupa ulus devletleri tekrar federatif bir ayrışıma tabi tutulmaktadır. Aşılamıyan Sorunlar AB içinde işsizlik oranları sürekli artmaktadır. 1997 yılı ortası itibariyle toplam işsizlerin sayısı 18 milyonu bulmuştu. Aradan geçen zaman içinde bunun daha da arttığı söylenebilir. Para birliği kriterlerinin bütün üyelerce yerine getirilmesi, ABD ve NATO ile ilişkiler, müşterek bir güvenlik ve savunma kimliği ile dış politika, Avrupa entegrasyonunun güçlendirilmesi, demografik yapı ve projeksiyonların sebep olduğu kötümserlik, Doğuya genişleme gibi hususlar diğer gündem meselelerini oluşturmaktadır. Fakat esas gündem maddesi sorumluluk ve yetkinin anonimleştiği bir yapıya sahip olan AB’nin etkinliği ve demokratik meşruiyetidir . 1987 Tek Senet, 1992 Maastricht ve 1999 Amsterdam antlaşmalarından sonra, AB’nin beşinci genişlemesiyle ilgili antlaşmalarda revizyon yapılması kaçınılmaz görünüyor Antlaşmalardaki reformlar üye devletler tarafından kararlaştırılıp, onların yasama organlarınca kabul edilmek zorunda. 17 Haziran 1997’de Amsterdam’da akamete uğrayan konular (Komisyonun büyüklüğü ve teşekkülü, AB Konseyinde oy dağılımı ve nitelikli çoğunlukla alınacak kararların -bilhassa vergiler konusundaki oybirliği ile karar alınma mecburiyeti AB’yi kilitliyor- alanının genişletilmesi) AB gündemindeki önemlerini muhafaza ediyorlar. Genişleme, üye ülkeler arasındaki tarihi tecrübe ve kültürel değerler, daha da önemli olarak iktisadî gelişmişlik ve refahla ilgili derin uçurumlarına bağlı menfaat çatışmalarını artıracaktır. Bazılarına göre AB en iyisi bir gümrük birliği olarak kalıp, birleşik bir Avrupa idealinden vazgeçmelidir. Hatta, Jacques Delors, bu durumdan kurtulmak için François Mitterrand’ın 1990 yılında teklif ettiği Avrupa Devletleri Konfederasyonunu çözüm olarak görmektedir. AB’nin Meşruiyet Açığı AB son yıllarda artan bir meşruiyet açığı içindedir. Bu konudaki eleştirilerin hedefi Avrupa anlaşması ve işbirliği değildir. Tam aksine, günümüzde dahili zafiyetleri ortadan kaldırmaya ve dışarıya karşı tek vücut olmaya yönelik bir trend (Avrupacılık) söz konusudur. Bu eğilim o kadar güçlüdür ki, artık marjinal gruplar bile (İspanya, İtalya, Belçika ve İrlanda’daki iç gerilimler bir yana) Avrupa içi değil, Avrupa dışı düşmanlara sahiptir. Ama bunlara rağmen AB’nin olumsuz bir imajı vardır. Bu üç sebebe dayandırılabilir:
Bölgesel Yönetim Sorunları Son zamanlarda güçlü biçimde dile getirilmeye başlanan subsidiyarite prensibinin daha fazla hakim olması talebine cevap verilmesi mahallî idarelerin ve mahallî idare birliklerinin AB ile birlikte yeni siyasî inisiyatifler üstlenmesi olanağı yaratmaktadır. Bu çerçevede AB içinde mahallî işbirlikleri önem kazanabilir. Bunun sembolik anlamı, ulus-devlet kademesinin aradan çıkartılarak üst ve alt otorite birimlerinin doğrudan ilşiki içinde olmasıdır. Bu da federal bir network mozayiğinin daha yoğun ve karmaşık bir ilşkiler sistemi içine girmesi anlamına gelmektedir. (KOÇDEMİR) Mahallî idareler, AB çerçevesinde giderek, üniter bir devlet siyasetinin icra organları olmaktan çok, mahallî işletmeler haline gelecektir. Küresel bağımlılık ve kenetlenme neticesinde mahallî dış politika önemli hale gelecektir. AB fonlarının kullanımı, Komisyon, AP, birlikler ve kanaat oluşturucularla millî sınırları aşan nitelikteki iletişim, diğer mahallî idarelerle ekonomik uygulamaları da içine alan daha özenli ve daha yakın ilişkiler, dünya çapındaki ekonomik gelişmelerin izlenmesi mahallî idarelerle ilgili siyasetin gerekli unsurları arasında yer alacaktır. (KOÇDEMİR) Böylece siyasal erk ve iradenin sulandırılarak birlik karşısındaki direniş kapasitesinin azaltılması sözkonusudur. Konfedrasyondan Federasyona : Avrupa'nın Geleceği tartışması 2000 yılının başlarında, AB ülkelerinin tepe yöneticileri, Alman liderler tarafından öne sürülen federasyon tezleri ile ilgili yoğun bir tartışmaya girdiler. Almanya bu tartışmada, Federal Alman Dış İşleri Bakanı Joschka FISCHER tarafından Berlin Humboldt Üniversitesinde 12.Mayıs.2000 de yapılan konuşma ile ana doğrultuyu tayin etti. Bu konuşmaya sonradan Alman Başbakanı ve Federal Cumhurbaşkanı yaptıkları konuşmalar ile katkıda bulundular. Bunlar diğer devlet Başakanı ve başbakanlardan da cevap geldi. Çeşitli araştırma merkezleri bu temalar etrafında yakllaşımlar geliştirdiler. Avrupa'nın geleceği tartışması, Alman Dışişleri Bakanı Joschka FISCHER'in 12 Mayıs 2000 de Berlin Humboldt Üniversitesinde yaptığı bir konuşma ile başladı. Fischer bu konuşmasında Avrupa Bütünleşmesinin politik geleceği "Politic Finality of Europe" ne olabilir sorusuna kendi yaklaşımını ortaya koydu. Onun vizyonu, Avrupa'nın şimdiki üye ülkeler ittifakından, parlamentosu, yasama ve yürütme fonksiyonları olan bir hükümeti olan bir Avrupa Federasyonu modeline dönüşmesi idi. FISCHER aynı zamanda bu modelin, federatif düzeyde ve üye devletler arasında yetki paylaşımını düzenleyecek bir anayasaya dayanmasını da öngörüyordu. Fransız Cumhurbaşkanı Jacques CHIRAC, Joschka FISCHER modeline itiraz ederek, Haziran 2000 de Alman Bundestag meclisinde yaptığı bir konuşmada AB içinde ulus-devletlerin güçlü bir rol oynamaları gerektiğini belirtti. Ayrıca savunduğu bir görüş, AB içinde bir avant-garde ülke gurubunun, yakın işbirliği yaparak, gelişme potansiyelleri yüksek alanalarda bütünleşmeyi derinleştirmek için çalışmalar yapmaları gerektiği idi. CHIRAC birliğin kurallarını netleştirecek ve ulus-devletlere daima bir son söz hakkı bırakacak bir anayasadan yana olduğunu da beliritiyordu. İngiliz Başbakanı Tony BLAIR, Ekim 2000 de Varşova Menkul KIymetler Borsaında yaptığı konuşmada bir İngiliz hükümet başkanı olarak devrimci sayılabilecek görüşler ileri sürdü. BLAIR, ulusal parlamentolardan atanan üyelerden oluşan ve Senato işlevini görecek bir ikinci meclis öneriyordu. Böylece birliğin demokratik tabanı ile politik bağlantı kurulmuş ve Demokratik Açık (Democratic Deficit) sorununa bir çözüm bulunmuş olacaktı. Ayrıca Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanlarından oluşan Avrupa Konseyinin daha düzenli ve dah sık toplanarak Avrupa Birliğine politik bir doğrultu sağlamasını öngörüyordu. BLAIR, federal modelin toplumların testi karşısında başarısız olduğunu düşünüyordu. Buna Karşılık Alman Federal Devleti Cumhurbaşkanı Johannes RAU,. /./. tarihinde Avrupa Parlamentosunda yaptığı konuşmada, anayasal bir Federal Avrupa Birliği görmek istediğini vurguluyor ve bunun Avrupa Vatandaşları tarafından seçilmiş bir Parlamanetosu ve ulusal Parlamanetolar tarafından atanmış üyelerden oluşan bir Senatosu olacağını öngörüyordu. Bu tartışmalar devlet başkan ve başbakanları ile yapılan katkılar ile sürmektedir ve henüz Avrupa'nın geleceğinin nasıl şekilleneceği net olarak belirlenebilmiş değilidir. Bu günkü hali ile ise Avrupa Birliği yasal olarak ulus-devletlerin üzerinde yasama ve yürütme yetkileri olan bir tür "Federatif İmparatorluk" görünümündedir.
|