AB Hukuku |
||||||||||||||
| EYLEM : Etkin Yönetim Liderlik Eğitim Merkezi | ||||||||||||||
| Son güncelleme : 12.07.2001 | ||||||||||||||
| Giriş AB, devletlere has genel yetki özelliğine ve yeni yetki alanları yaratma erkine sahip değildir. Buna karşılık, alışılmış manada bir uluslararası teşkilat da değildir. Üye devletler belli alanlarda da olsa hükümranlık haklarını AB’ne devrettiklerinden, AB geleneksel manada devlet ile uluslararası kuruluş arasında bir yerdedir. AB yayınlarında, mevcut konum “AB gelişme sürecinin sonu değil, sadece nihaî hedefe doğru atılmış bir adımı” olarak görülmektedir. Başka bir ifade ile Avrupa entegrasyonu süreci devam etmektedir. AB devletler üstü bir teşkilattır. Kendine özgü, otonom ve kendi hakimiyet alanına sahip bir hukuk düzenine sahiptir. Üye devletler AB yoluyla yasama hükümranlıklarını sınırlamışlar, kendileri ve vatandaşları üzerinde bağlayıcı olan özgül bir hukuk bütünü yaratmışlardır. AB hukuku özerktir, doğrudan uygulanabilir ve ihtilaf halinde millî hukuk karşısında üstünlüğü vardır. ABAD verdiği kararlarda ısrarla AB hukukunun üye devletlerin hukuk düzenlemelerinin üstünde yer aldığını vurgulamaktadır. Bu nedenle Fransa, İrlanda, Belçika, Almanya, Avusturya, Portekiz, Yunanistan gibi bazı devletler Anayasalarında düzenlemeler yapmak zorunda kalmışlardır. AB hukuku üye devletler hukukunun üstündedir. Üye devletlerin mahkemeleri de AB hukukuna uymak zorundadır. İhtilaf vukuunda AB hukuku geçerli olacaktır. Bu konuda üye devlet anayasa mahkemelerinin zaman zaman direndikleri, ancak daha sonra AB hukukunun üstünlüğünü kabul ettikleri görülmektedir. Millî mahkemeler hiçbir şekilde AB’nin hukuki tasarruflarını kontrol etme ve onları geçersiz ilan etme yetkisine sahip değildir. Hukuk metninin AB hukukuna aykırılığını tesbit yetkisi sadece ABAD’nın yetkisindedir. AB Hukuku, Üye Devletlerde ve Üye Devletlerdeki gerçek ve tüzel kişiler açısından doğrudan uygulanabilir ve bağlayıcıdır. Eğer komisyon bir hukuki işlem başlatır, bu konsey ve Parlamento tarafından kabul edilirse, Resmi Gazete'de yayınlanır ve Birlik içinde kanun halini alır. Bu karar konsey'de kararın aleyhinde oy veren ülkeler için de geçerlidir. Üye Ülkelerin bağımsızlıklarını, milli çıkarlarını veya herhangi bir başka konuyu öne sürerek çekince koyma hakları yoktur. AB bu hukuki işlemleri gerçekleştirebilme yetkisini AB'nin yetki alanına giren politika alanların bir anayasa gibi tarif eden Antlaşmalardan almaktadır. Bir hukuki işlem kabul edildikten sonra, bunun Üye Ülkelerin hukuki sistemine aktarımı, yorumlanması ve uygulanmasına yönelik kararlar bir yüksek mahkeme kararları gibi tüm AB'de doğrudan etki yaratan ve Üye Ülkelerde Anayasa Mahkemeleri dahil hiç bir mahkeme tarafından sorgulanamayan Avrupa Toplulukları Adalet Divanı'nın yargı yetkisindedir. Hukuk uzmanları bu gelişmeyi uluslar-üstü bir hukuk olarak adlandırmaktadırlar. Bu tür br hukukun varlığı ve geçerliliği ise oldukça tartışmalı bir konudur. Yıllar boyunca AB, ticaretten ulaşıma, telekomünikasyondan rekabet politikasına, sermaye dolaşımından, çevre ve tüketicinin korunmasına kadar pek çok alanda geniş kapsamlı hukuki işlemler geliştirmiştir. Bunun yanı sıra Adalet Divanı da hukuk, anayasa ve politika alanlarında geniş kapsamlı bir ittihat hukuku oluşturmuştur. Tüm bu hukuki işlemler ve ittihatlar `acquis communeautaire' (Topluluk müktesabatı) olarak adlandırılır. Bu kelime aday ülkeler için AB'ye üyelik sürecinde açılması gereken önemli hukuki işlemler silsilesini temsil etmektedir. Karar Verme Süreçelerinde Subsidiarity ve Demokrasi Bu konuda ilk üzerinde durulacak olan AB'nin karar verme süreçlerinin niteliğidir. AB'de bir parlamento bulunmasına karşın bu parlamentonun yetkileri çok sınırlıdır. Hemen hemen tüm temel kararlar ve düzenlemelerde Bakanlar Konseyi yetkilidir. Bu parlamentonun yapısı ulus-devletlerin istekleri dışındaki kararların gelişmesine belli ölçüde açık olsa da Konsey bu bakımdan çok daha güvenlidir. Konsey ulus-devletlerin bakanlarından oluştuğu için genel olarak ulus-devletlerin yetkilerini arındırıcı kararlar verme eğilimi yüksek değildir, öte yandan kritik konularda oybirliği gerektiğinden tek bir ulusdevlet bile kendisini koruma olanağı bulabilmektedir. Ulus-devletlerin yetkilerinin aşınmasını en aza indirgemek Maastricht Antlaşması'ndan sonra AB'nin kabul ettiği "subsidiarity" ilkesiyle sağlanmıştır denilebilir. "Subsidiarity" (yetki ikamesi veya yetki paylaşımı) günümüzde topluluğun temel yaklaşımlarından biri haline gelmiştir. Subsidarite (Subsidiarity) İlkesi Bir Eurodili deyimi, kararların , Avrupa Birliği düzyinde alınmadığı hallerde, daima vatandaşa en yakın olan milli düzeylerde alınması gerektiğini ima etmektedir. Bu deyim ilk defa Maastricht antlaşmasında kendini göstermiş ve genel olarak AB ve Katılımcı ülke arasında karar alma sürecinde Ulus-devlet etkilerini minimize etmek olarak yorumlanmıştır. Bu ilkenin iki temel zaafı gözlenmektedir. Birincisi bir hukuk sistemine esas olması açısından çok bulanıktır. İkinci olarak ise bu kavram gerçekte ima ettiği anlamda değil tersine bir etki ile çalışmakta ve aşağı düzeylere delege edilmemiş her durumda otoritenin üst düzeylerde olacağı anlamını vurgulamaktadır. Maastricht Antlaşması, subsidiarite ilkesinin, Birliğin özel yetki alanları (exclusive competence) dışında uygulanacağını ve böylece iktidarın üye ülkelere devrini engellemek amacını taşıyacağını vurgulamaktadır. Antlaşma aynı zamanda, bir uygulama ulusal düzeylerde yeterli bir başarı göstermediği veya Birlik düzeyinde daha başarılı olabileceği durumlarda Birliğin inisyatif alabilmesine olanak sağlamaktadır. Bu formülasyon, bir merkezi süperdevlet oluşacağı korkusu taşıyanlara güvence verebilmek için tasarımlanmıştır. Fakat bir karar yetkisinin üye ülkelere devredilip edilmiyeceğine komisyon karar vermektedir ve Antlaşmayı "giderek yakınlaşan bir birlik" doktrinine göre yorumlayacak olan Avrupa Birliği Adalet Divanıdır (ECJ). Buna göre bir ulus-devletin subsidiarite ilkesini Federalize bir Yasama uygulamasına karşı kullanabilme şansı gerçekte çok küçük kalmaktadır. 1997 Amsterdam Antlaşması, subsidiarite ilkesinin, Birlik Hukuku ve Birlik Müktesebatı (Acquis Communutaire) uygulamasının gerisinde olacağını vurgulamaktadır. Maastricht Antlaşması'yla Avrupa'nın bir siyasal birliğe yönelmesi üye ülkelerin bazılarında AB'nin ayrı merkezileşmesi konusunda kaygılar gelişmesine neden olmuştur. Bunun üzerine bu antlaşmanın onaylanması konusunda üye ülkelerde yapılan halkoylamalarında olumsuz sonuçlar çıkmaya başlamıştır. Danimarka'da olumsuz, Fransa'da kılpayı olumlu bir sonuç elde edilince bu konudaki şüpheleri gidermek için AB "subsidiarity" ilkesine işlevsellik kazandırmıştır. Bu ilke ekonomik etkinliği kaybetmeden yönetim faaliyetlerinin mekansal dağılımını en geniş biçimde yaygınlaştırmayı amaçlıyordu. Her yönetim faaliyeti etkin olarak görülebileceği en alt yönetim düzeyinde yer alacaktır. Bu ilkeye uyulup uyulmadığı konusunda kuşku bulunması halinde yargıya başvurulabilecektir. Amsterdam Anlaşması ile Topluluk hukukunun üstünlüğü konusu bir adım daha ileri götürülmüştür. Uluslararası hukuk hükümlerinin normal yolla, yani ülkelerin iç hukuk mekanizmalarından geçerek değil; AB içi bir hukuki metinle ya da bu hukuk metni AB hukuku hükmü haline getirilmek suretiyle yürürlüğe girmesi tartışılmaktadır. AB Hukukunun Kaynakları AB hukuku, devletler hukukunun bir bölümü olarak görülmektedir. aynakları devletler hukuku, devletler gelenek hukuku ve hukukun genel ilkeleri olarak verilir. AB hukuku;
oluşmaktadır.
AB hukuku bakımından birincil (primär) ve ikincil (sekundär) hukuk ayrımı yapılmalıdır. AKÇT, Euratom ve AET antlaşmaları ile Avrupa Tek Senedi, Masstricht (AB) gibi antlaşmalarla bunlarda yapılan değişikliklerin gerçekte AB’nin anayasası olduğu ileri sürülmektedir (WEILER). AB anayasası bu şekilde yorumlanırsa önemli bir özelliği esnekliği ve sürekli olarak değiştirlebilmesi olarak gözlenmektedir. Organlar vasıtasıyla ve ülke anayasalarına nazaran daha kolay biçimde değiştirilebilir. Topluluk organları aşağıdaki tabloda özetlenen araçlarla, farklı derecelerde ulusal hukuk sistemlerine müdahale edebilmektedir. Bu kapsamdaki düzenlemeler “İkincil Mevzuat”ı oluşturmaktadır.
Birincil hukuk kaynakları üye ülkeler hukukunun üstündedir. Buna karşılık, AB organları tarafından yapılan yasama faaliyetlerinin (ikincil hukuk) üstünlüğü konusunda farklılıklar vardır. AB'nin hukuki işlemleri ulusal düzeyde bilinen hukuki işlemlerden farklıdır. Bu işlemler temelde beş çeşittir. `Yönerge' (direktif) yayınlandığı andan itibaren doğrudan uygulanabilir olmayan hukuk metnidir. Üye Devletlerin o yönergeyi kendi ulusal hukuk sistemlerine geçirmeleri gerekmektedir. Yönergeler genellikle üç yıl olmak üzere üye ülkelere uygun gördükleri yolu kullanarak, söz konusu yönergelerde yer alan ilkeleri kendi hukuk sistemlerine geçirmeleri için bir süre tanır. Bu sürenin tamamlanmasından sonra yönerge doğrudan uygulanabilir ve Üye Ülkeler yönergenin uygulanmamasından dolayı hukuki veya mali açıdan sorumlu tutulabilir. Hukuki işlemlerin uygulanıp uygulanmadığını ise Avrupa Komisyonu gözetir ve Üye Devletlerin yükümlülüklerini yerine getirmedikleri durumlarda onlar aleyhine Adalet Divanı'nda dava açar. Maastricht Antlaşması'nın yürürlüğe girmesinden itibaren de Adalet Divanı görevlerini yerine getirmeyen Üye Ülkelere para cezasi uygulayabilme yetkisine sahip olmuştur. Haftalık veya aylık milyonlarca Euro'yu bulan bu hukuki işlemleri uygulamama cezasi tehdidi bile Üye Ülkeleri harekete geçmeye zorlayabilmektedir. Dördüncü hukuki işlem ise, komisyon'un görüşüdür. Komisyon'un görüşü hukuki anlamda bağlayıcı değildir, yalnızca komisyon'un AB'nin bazı politikalari ve araçları konusundaki yorumunu ifade eder. Görüş, üye ülkelere bazı durumlarda da Topluluk vatandaşlarına, herhangi bir konuda özel bir tutum benimsenmesini önerir ya da Topluluk görüşünü iletir. Ancak, herhangi bir yükümlülük ya da bağlayıcılık içermez. Uygulamaya konulup konulmaması ve ne şekilde uygulanacağı üye ülkelerin seçimine bırakılmıştır. 5. Uluslararası Antllaşmalar Beşinci ve son hukuki işlem ise AB'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalarıdır. Bunlar AB'nin üçüncü bir ülke veya ülke grubu ile müzakere ettiği belli anlaşmalar olduğu gibi, DTO içinde GATT Anlaşmaları gibi AB ve Üye Devletleri bağlayıcı uluslararası hukuk düzeni de olabilmektedir. AB kendi özel yetki alanı içinde olan durumlarda tüm Üye Ülkeler adına anlaşmaları müzakere eder. Anlaşma konularının hem Üye Ülkelerin hem AB'nin yetki alanında olduğu durumlarda ise, AB yine anlaşmayı müzakere eder ancak bu kez anlaşmanın Üye Ülkeler düzeyinde de onaylanması gerekir. Türkiye ile yapılan Ortaklık Anlaşması, Gümrük Birliği kararı, Merkez ve Doğu Avrupa Ülkeleri ile yapılan Avrupa Anlaşmaları AB hukukunun bir parçası olan uluslararası anlaşmaların örnekleridir. İkincil Mevzuatın Hazırlanması ve Yürürlüğe Girmesi Tüzük ve Direktiflerin kabulü; öneri prosedürü, işbirliği prosedürü (Tek Avrupa Senedi ile düzenlenmiş olan prosedür-Madde 189c), ortak karar prosedür (Maastricht Antlaşması ile düzenlenmiş olan prosedür-Madde 198b) ile gerçekleştirilir.
Bunların yanında tavsiyelerden ve tavırlardan söz edilmektedir. Ancak bu kategoride yer alan hukuk kaynakları AB vatandaşları için bağlayıcı değildir. Bunlar esas itibariyle siyasî ve ahlâkî anlama sahiptir. AB’nin devletler hukukuna göre yaptığı anlaşmalar üye ülkeler bakımından geçerli iken, hepsi yürürlüğe koysa bile üye ülkelerin devletler hukukuna göre yaptıkları sözleşmeler prensip olarak AB’yi bağlamamaktadır. Üye ülkeler anayasalarında AB hukukunun bu özelliklerine uygunluğu sağlayacak değişiklikler yapmışlardır. (KARLUK) AB hukukunun devletler üstü olma niteliği, üye devletler ve vatandaşlar bakımından bağlayıcı hukukî düzenlemelerin belirli hallerde oyçokluğu ile de alınabilmesi karşısında özel bir önem kazanmıştır. AB hukuku, AB vatandaşlarına (üye ülke vatandaşlarına) serbest dolaşım ve ikamet, mahallî idareler ve Avrupa seçimlerine katılma, birlik organları ve kurumlarını AP’na şikayet etme hakkı verir. Üye ülkeler, kendi devleti üçüncü ülkelerde temsil edilmeyen birlik vatandaşlarına kendi vatandaşlarına sağladıkları diplomatik (devletler hukukuna aykırı muamele halinde müracaat) ve büyükelçilik (hukukî, sosyal ve ekonomik) korumasını sağlamakla yükümlüdür. AB Yasama Süreci AB kararalarında esas irade Konseydedir. Üç usul vardır:
Komisyon Teklifi Usulü Genel usuldür. Konseyle Komisyon arasında işbölümüne dayanır. Komisyon teklif eder, Konsey işlem yapar. İnisiyatif hakkı Komisyondadır. Komisyonda tasarının kabulü için oy çokluğu yeterlidir. Pratikte AP’na da danışılır. Bazı durumlarda Ekonomik ve Sosyal Komitenin de görüşünün alınması zorunludur. Komisyon alınan görüşlerle birlikte teklifini tekrar Konseye gönderir. Burada Daimi Temsilciler Komitesi tarafından incelenir ve karara bağlanır. Bundan sonra Konseyin kabul etmesiyle yasama süreci tamamlanır. AB’nin 9 resmi dilinde kaleme alınıp, onaylandıktan sonra AB Resmi Gazetesinde yayımlanarak yürürlüğe girer. Kurumsal İşbirliği Usulü (AT Antlaşması, Madde 189c) İç pazar, sosyal politika, ekonomik ve toplumsal kaynaşma ile araştırma-geliştirme konularında uygulanır. Vergi, serbest dolaşım, işçi hak ve çıkarları konuları oybirliği ile diğerleri nitelikli çoğunlukla karara bağlanır. Süreç yine Komisyonun teklifi ile başlar. Teklif hem AP’na hem de Konseye iletilir. AP ilk müzakereden sonra Konseye görüşünü bildirir. Konsey bir ortak tasarı hazırlar ve bunu tekrar AP’na gönderir. AP üç ay içinde aşağıdakilerden birini yapar:
Bu usulde konseyin yasama sürecinin durmasını sağlama imkanı vardır. Ortak Karar Usulü (AT Antlaşması, Madde 189b) Yine Komisyonun AP ve Konseye gönderilen teklifi ile başlar. AP teklif üzerinde ilk görüşmesini yapar ve görüşünü Konseye bildirir. Konsey bir ortak tasarı hazırlar. Bu tasarı Komisyonunki ile aynı ise oyçokluğu, değişiklik ihtiva ediyorsa oybirliği gerekir. Ortak tasarı ikinci kez görüşülmek üzere tekrar AP’na gönderilir. AP şu üç yoldan birini izler:
Bir uzlaşma sağlanamadığı takdirde, Konsey altı hafta içinde ortak tasarıyı nitelikli çoğunlukla onaylayabilir. Ama AP üçüncü görüşmede metni tekrar salt çoğunlukla reddedebilir ve bu durumda teklif düşmüş olur. Bu halde AP’nun bir nevi veto hakkı vardır. Birlik Hukukunun Koruması : Avrupa Adalet Mahkemesi (ECJ) ABAD ve onunla bağlantılı Bidayet Mahkemesi tarafından yerine getirilir. ABAD danışma organı niteliğini de haizdir. AB’nin devletlerle ya da uluslararası örgütlerle imzalamak istediği sözleşmeler konusunda mütalaa verebilir. Bu mütalaalar hukuken bağlayıcıdır. uyulmaması halinde ulus-devletller ağır para cezlarının muhatabı olabilirler. ABAD antlaşmaların ihlaliyle ilgili davalara (AT Antlaşması, Madde 169), iptal davalarına (Madde 173) ve işlem eksikliği davlarına (Madde 175) bakar. Tazminat (Madde 178 ve 215/2), personel ihtilafları (Madde 179) ve ara kararlar (Madde 177) da ABAD’ın yetki alanındadır. AB Hukukunun üstünlüğü ve Egemenlik Devri Bir üye ülke'nin AB'ne katılımının gerçekleşmesi ile ülke, uluslarüstü (supranational) yetkiyle donatılmış olan bir örgüte tam üye olmaktadır. Böylece topluluğun kurucu antlaşmaları ile AB organlarının aldıkları kararlar, diğer üye ülkelerde olduğu gibi katılan üyeye'de de doğrudan uygulanacak ve Topluluk hukuku ile milli hukuk çatıştığı zaman Topluluk hukukunun üstünlüğü kabul edilecektir. Diğer bir deyişle ülke, "topluluk müktesabatını" (acquis communataire) oluşturan Konsey kararlarını, tüzükleri, diğer ülkeler ile yapılan anlaşmaları, aynen kabul edilecektir. Süpranasyonal-uluslarüstü hukuk düzeninin sağlanabilmesi için Topluluğa üye ülkeler, üye olmadan önce ya da sonra anayasalarında yer alan "egemenlik ulusundur" şeklindeki klasik kuraldan vazgeçmişler ve giderek egemenliğin bir bölümünü Topluluğa taşıyan yeni bir yaklaşımı benimseyerek, anayasalarını bu yolla değiştirmişlerdir. Diğer bazı üye ülkelerde, yine benzer bir şekilde anayasalarını değiştirerek egemenlik kısıtlamasını kabul etmişlerdir. Anayasa değişikliği yapan ülkeler ile değişiklik yapılan egemenliğe ilişkin maddeler şöyledir:
Bu arada "egemenlik kısıtlaması" ile "yetki devri" arasındaki farkı da belirtmek yerinde olacaktır. Egemenlik kısıtlamasında ülkeler, kendi egemenlik yetkilerinde kısıtlamaya gitmektedirler. Ancak, kısıtlanan egemenliğin kullanılması, yine o ülke tarafından yerine getirilmektedir. Oysa yetki devrinde bir kısıtlama söz konusu olmayıp yetkinin kullanılmasını devri söz konusudur. Türkiye'nin AB'ne üyeliği durumunda, hem egemenlik kısıtlamalarına ve hem de yetki devrine gitmek gerekmektedir.
|