turklog.gif (2259 bytes)

logturkab.jpg (3101 bytes)

ablog.gif (1603 bytes)

Avrupa Ulus-Devletlerinden Federal Avrupa Birliğine

EYLEM : Etkin Yönetim Liderlik Eğitim Merkezi

Son güncelleme : 12.07.2001

Kaynak : http://www.turkab.net/ab/abmenu.htm

"Bir şeyin tarihi o şeyin kendisidir." G. F. HEGEL 1838

 

Giriş

Yarım yüzyıllık bir tarih sürecinden sonra günümüzde ilginç bir aşamaya ulaşan Avrupa Birliği olgusu, küreselleşen dünyada ortaya çıkan çok sayıdaki bölgesel ekonomik birliklerden biri olarak görülmemelidir. Avrupa Birliği ilginç, orijinal ve şu ana kadar başarılı bir tarih projesidir. Avrupa Birliği oluşturma düşüncesinin gerilere giden bir tarihi olduğu gözlenmektedir. 1648 Westphalia Andlaşması ile birlikte ulus-devletlerin ortaya çıkışından sonra Avrupa Federasyonu düşüncesi de gelişmeye başlamıştır. Kant sürekli bir barışı sağlayacak düzen arayışına girdiğinde, Avrupa Birleşik Devletleri düşüncesini ortaya atmıştır. Bu düşünce hiçbir zaman ciddiye alınmamaış ve yine hiç ortadan kalkmamış olsa da, İkinci Dünya Savaşının çok acılı deneyiminden sonra Avrupa'nın gündeminde o zamana kadar görülmemiş bir düzeyde etkili olmaya başlamıştır. Avrupa'nın kendisi için bir barış düzeni kurmaya çalıştığı bu dönemde, 1952'de, Avrupa'da bir siyasal birliğin oluşmasının eşigine gelinmiş olmasına karşın, bu düşüncenin henüz yaşama geçirilemeyeceği anlaşılarak projeye politik değil, fonksiyonel ekonomik bir anlayışla başlanması uygun görülür.

Ulusların Bütünleşmesine Fonksiyonel Yaklaşım

Önce Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC) nu oluşturan 1957 Roma Antlaşması ortaya çıktı. Bu korumacı bir tarımsal sistemi entegre etmeyi amaçlayan bir ortak pazar oluşturma düşüncesi idi. 30 yıl kadar bu konuda yeni bir antlaşma üretilmedi. Geçtiğimiz 10 yıl içinde ise bir antlaşmalar yağmuru altındayız. Bu anlaşmalar, geliştirilen pojenin rasyonel ekonomik bir yapıdan vizyoner politik yapıya doğru kalitatif bir değişimini öngörüyordu. Bütün kalitatif yapılar gibi sınırları ve boyutları konusunda kesin ifadeler kullanmak giderek olanaksızlaştı. Böylece başlangıçta bir serbest ekonomi bölgesi oluşturmayı hedefleyen süreç giderek bir Avrupa Süperdevleti oluşturmaya dönüşmeye başladı. 1987 Tek Avrupa Senedi, 1992 Maastricht Antlaşması, 1998 Amsterdam ve 2000 Nice anlaşmaları ile böyle bir süperdevletin kurumsal yapısı ve otorite ilişkiler şekillendirilmeye başladı.

Proje mimarlarının ufak adım stratejileri konusunda son derece usta oldukları gözlenmektedir. Önce Almanya ve Fransa'nın kömür ve çelik endüstrilerini biraraya getirerek yeni bir dünya savaşını engelleyelim dendi. Bundan sonra entegre olmuş kömür ve çeliğin doğurduğu bütün yararlardan faydalanmak için bütün ürünlerde bir ortak pazar yaratalım fikri gelişti.   Sonra Roma Antlaşmasının sağladığı olanaklardan yararlanmak için, mal, hizmet ve kapital akımları için merkezleştirilmiş tek bir kural oluşturma otoritesi ile düzenlenen tek iç pazar oluşturalım düşüncesi ağır bastı. Böylece Tek Avrupa Belgesi (Single European Act) ortaya çıktı. Tek pazarın yararlarından faydalanabilmek için tek bir para biriminin geçerli olması uygun görüldü. Bu da Maastricht Antlaşmasını getirdi. Avrupa Parasının yararlarından tam faydalaabilmek için, hukuki kimliği olan, tek bir dış ve güvenlik politikası olan ve birliğin hukukunu ve çıkarlarını birlik hudutları dışında savunacak bir birlik ordusu olmasının yararlı olacağı görüldü. Bu da Amsterdam antlaşması ile gerçekleştirildi. Politik Birlik, Ekonomik ve Parasal Birliğin bütün yararlarından faydalanabilmek için kaçınılmaz bir gelişme olarak ortaya çıktı. Bu Amsterdam antlaşması ile kısmen gerçekleştirlimişti. Şimdi birliğin hem genişlemesinin hem de derinleşmesinin sağlıklı bir gelişme için kaçınılmaz olduğu düşünülüyor ve bu da Nice Antlaşmasının konusunu oluşturuyor. Burada Doğu ve Güney Avrupa ülkeleri, öncülerle rekabet etmeyecek koşullarda birliğe kabul edilerek Franco-German bir ittifakın kontrolu altında tutulmaları amaçlanıyor.

Fransız ve Alman politikacılar artık "anayasal bir federasyondan oluşan bir federal süperdevlettin yararından ve bunu gerçekleştirecek gelecekteki antlaşmalardan" söz etmeye başladılar. Nice antlaşması ile deklare adilen Avrupa İnsan Hakları Bildirisi, bu tür bir anayasının temelini oluşturacak gibi düşünülüyor. Ulusal vatandaşlık statüleri yerine Avrupa Vatandaşlığı statülerini geliştirmekten sözediliyor. Ve Maastricht Antlaşması ile vaz edilen "subsidiarite1 ilkesi yardımı ile ulus-devlet aradan çıkartılarak üst otoriteler ile alt yönetim birimleri arasında doğrudan ilşkiler kurulması öngörülüyor. Bundan sonraki antlaşmalar Franco-German hakimiyeti pekiştirerek bunların liderliğinde bir Yarı-Federal Avrupa Birleşik Devletleri'nin oluşumuna yol açacaklar. Böylece Avrupa insanları kendilerini, oluşumunun farkında bile olmadıkları bir modern Karolenj Hanedanı veya Kutsal Roma Germen İmparatorluğunun vatandaşı olarak bulacaklar.

Bu gelişmelerde ilginç olan Osmanlı İmparartorluğunu andıran bu çok kademeli ve çok hukuklu imparartorluk sistemine, Osmanlı İmparatorluğunu tasfiye ederek modern uniter hukuk sistemini benimsemiş olan Türkiye Cumhuriyeti'nin katılma arzusudur. Dünyadaki gelişmelere genellikle ilgisiz olan Türk toplumu Avrupa Birliği'ni hala zenginleşmesine katkıda bukunacak bir ortak pazar olarak algılamaktadır.

Bütün bu gelişmelerin demokratik maliyetler ödenmeden sağlanabilmesi olanaksızdır. Avrupanın Birliği katılan veya katılma sürecinde olan bütün ülkelerin vatandaşları, giderek demokratik haklarından ve ulusal bağımsızlıklarından daha fazla yoksun kaldıklarını ve gelişmeler üzerinde söz sahibi olabilme olanaklarını kaybettiklerini gözlemektedir. Bütün kilit kararlar artık Brüksel ve Frankfurt'ta kapalı kapılar ardında veya küresel şirketlerin yönetim kurullarında alınmaktadır. İnsanların sağlığın değerini hasta olduklarında anlayabildikleri gibi demokrasinin değeri de ondan yoksun kalındığında ortaya çıkmaktadır. Kaybedilen sağlık gibi kaybedilen demokrasinin de tekrar kazanılması uzun ve maliyetli bir uğraş gerektirmektedir. Avrupa insanları bu kadar önemli gelişmelerin nasıl olupta kendi önlerinde ve kamuoylarında tarışılmadan sessizce gerçekleştirilebildiğin ekıl erdirmeye çalışmaktadır. Atrık Avrupa Birliği projesi avrupa ülkelerinde olumsuz reaksiyonlarla karşılanmakta ve Nice anlaşması etrafında sert tartışmalar sürdürülmektedir.

Bir Avrupa Süperdevletinin Oluşma Süreci

Savaş sonrası ve atılan ilk adımlar

İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, savaşını iki galip devletine - kendi menfaatlerine uygun gelen - barış planları hazırlamak düşüyordu. Batı Avrupa'yı elinde bulunduran ABD, çıkılan Avrupa'yı düzenli ve istikrarlı işleyen yeni bir iktisadi sisteme kavuşturmak zorundaydı. Amerika'nın önderliği altında kurulacak olan böyle bir düzen, dev ekonomilerin güven duyacağı bir pazar olabileceği gibi yeni Batı ittifakının da kuvvetli bir siyasi unsuru olacaktı. Bu sebeplerle Amerika, Avrupa'nın düşüşünden yararlanarak ona ilk "kuvvet aşısı"nı yapmak isteyecektir. Nitekim ilk teklif ABD dışişleri bakanı Georges C. Marshall tarafından yapıldı. Harvard Üniversitesinde 5 haziran 1947 tarihli mektubunda Marshall, Avrupa'nın kurtarılmasından söz ederek ve bunun ancak "iktisadi işbirliği" ile temin edileceğini tavsiye ediyordu. Harbin yaralarını sarmak seklinde insani esaslara dayanan bu teklifi Batı Avrupa ülkeleri - içinde bulundukları iktisadi vaziyet de gözönüne alınırsa -reddetmek durumunda değillerdi. Avrupa'nın iki kuvvetli ülkesi olan İngiltere ve Fransa bu çağrıya uyarak Paris'te birleştiler ve bu teklifi görüşmek üzere çoğu avrupalı ülkeleri toplantıya davet ettiler. Toplantının esası Marshal'ın teklif ettiği iktisadi yardımların kabul edilip edilmemesi ve görekirse bu yardımların çeşitli Avrupa ülkelerine nasıl dağıtılacağının tesbiti idi. Bunun yanında, toplantıya katılan bu ülkelerin "iktisadi işbirliği" şartları ile ayrıca her ülkenin "milli programarı söz konusu oluyor ve bir karara bağlanıyordu. Paris toplantısı nihayet 17 ülkenin ortak imzalarıyla kabul edilen "Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı (OECE)" nın doğmasıyla son buldu .

Bu ilk teşebbüsün ardından, Avrupa'da birçok kuruluşlar, komiteler, teşkilatlar birbirini takib etti. 1947-1948 yılları bu faaliyetierin çokluğu ile dikkati çeker. Yine 1947 yılında, Türkiye'nin de dahil olduğu "Milletlerarası Ticaret ve Gümrük Tarifeleri Anlaşmasını" (GATT) ın imzaladılar. Bu teşkilat 23 ülkenin iştirakiyle kurulmuş olup, üye ülkeler arasında gümrük duvarlarını indirme, miktar kısıtlamalarını kaldırmak ve milletlerarası mal akımlarını genişletmek amacını güdüyordu.

Bu ilk atılımlar savaş sonrası Batı Avrupa'sının ilk iktisadi tedbirleridir. Siyasi anlamda olan ve Avrupa'nın iç meselesi olarak vasıflandırılan en önemli teşebbüs, 1947 yılında «Avrupa Birliği hareketleri Koordinasyon Komitesi"nin kuruluşuyla başladı. Daha ziyade Batı Avrupa ülkelerinin gayretleriyle ortaya çıkan bu komite "Avrupa Birliği" hareketinin öncüsü sayılmıştır. Komitenin aralıkasız çalışmaları ile 26. Avrupalı devletin katıldığı Lahey Kongresi (1948) tertip edilmiş ve bir "Avrupa Konseyi"nin temelleri atılmıştır. Aynı yıl (1948 Şubatı) da Belçika, Hollanda, Lüksemburg'un iştirakiyle "BENELUX iktisadi işbirliği" teşkilatı kuruldu. Henüz iktisadi ve siyasi birliğini sağlayamayan Batı Avrupa, Sovyetlerin tazyiklerinden korkarak askeri "Brüksel Paktı Teşkilatı"nı ve bunun da yeterli olmadığını görerek bir yıl sonra ABD'nin desteği ile 4 Nisan 1949 da "Kuzey Atlantik Paktı (NATO) andlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Sovyetlerin Doğu Avrupa'da devam eden işgalleri üzerine, Amerika'nın işgali altında bulunan 11 küçük ülke "Federal Almanya Cumhuriyeti" (8 Mayıs 1949) ismi altında birleştirildi. Buna karşılık da Sovyet işgal bölgelerinde "Demokrat Alman Cumhuriyeti" (7 Ekim 1949) kuruldu.

Kısa sürelerle gelişen olaylar artık Avrupa'nın olarak ikiye bölündüğünü gösteriyordu. Paylaşılan Avrupa böylece iki -büyük dev'in vesayeti altına giriyordu. Siyasi olaylar geliştikçe Batı Avrupa'da başlayan "Avrupa Birliği" fikri de zaruri olarak kuvvet kazanmaya başlıyordu. Çünkü daha otuz yıl, önce dünyayı titreten Avrupa şimd adeta bir sömürge muamelesi görüyordu: Bu, gerçeği gören Batı'nın tecrübeli devlet ve fikir adamları siyasi bir Avrupa Birliğinin kurulmasının şart olduğunu gördüler. Fakat gerek "Avrupa Konseyi"nin ve gerekse "Avruga Birliği" komitesinin bu birliği kolaylıkla temin edemeyeceği anlaşılıyordu. Bu yüzden ilk önce iktisadi güçleri birleştirmek, daha sonra da siyasi birliğe ulaşmak fikri ön plana çıktı. Bu yeni düşüncenin ilk adımı olarak "Benelüx İktisadi İşbirliği" denendi, daha sonra ise altı Batı Avrupa ülkesi birleşerek sırf kömür ve çelik gibi iki sanayi hammaddesine inhisar eden "Avrupa Kömür ve Çelik Birliği" kurularak Ortak Pazar'ın ilk provası yapılacaktı. Nihayet Ortak Pazar 1958 de gerçekleşti Avrupa, siyasi birliğe giden yollarda önemli mesafeler katedecektir.

1950 lerden sonra başlayan ve hızla gelişen Ortak Pazar çalışmalarını ileriye bırakıp Batı Avrupa ülkelerini böyle bir iktisadi topluluğa götüren "Avrupa Birliği" fikrinin menteşelerine ve tarihi gelişimine dönmek gerekiyor. Böylelikle "Ortak Pazar" ve «Avrupa Birliği" kavramları, biraz daha açık anlam kazanacaktır.

Avrupa Birliği fikrinin doğuşu

"Avrupa Birliği" ve "Ortak Pazar" bütünleşmesi olayı İkinci Dünya Savaşı sonlarında birdenbire ortaya çıkmış değildir. Avrupa Birliği hareketinin çok daha eskilere uzanan kökleri vardır. Kutsal Roma- Cermen imparatorluğundan Napolyon'a kadar Avrupa'da bu fikrin hakim rol oynadığını söyleyenler az değildir. Tarih boyunca, birçok medeniyetetlerin beşiği olan, bu eski kıtayı tek bir otoritenin emrinde toplamak mümkün olamadı. Bu kıtada yaşayan ülkeleri birleştirme çabalarına ilk yaklaşımlar Ondokuzuncu asırda oldu. Daha evvelce de belirtildiği gibi Avrupa'nın Osmanlı devleti ile olan uzun mücadelelerinde aslında büyük bir Avrupa'nın kurulması niyetleri gizlidir. Viyana Kongresiyle "Şark meselesi"nin zuhurunu Osmanlı devletini Avrupa'dan kovalamak "Birleşik Avrupa"yı yaratma şuuruna bağlamka mümkündür.

Geçen asrın başlarında Saint Simon ve Augustin gibi batılı idealist sosyalistler bir "Avrupa Parlamentosu"ndan bahsederler.Yine fikir ve edebiyatta meşhur Victor Hugo 1849 Barış Kongresinde avrupalı delegelere hitaben ilk Avrupa birliği düşüncesini, dile getirir :"... Şahsi şerefinizi ve farklı vasıflarımızı kaybetmeden birgün Avrupa kardeşliğini kuracak ve üstün bir birliğin temelini atacaksınız."

Ulusal Bütünleşmeden ulusların Bütünleşmesine

1870 den sonra İtalyan ve Alman birliğinin sağlanması ile genişlemek istidadı gösteren yeni kuvvet değişiklikleri Avrupa'nın birleştirilmesi yolunda beliren siyasi gelişmelerdir. italyan birliğinin sağlanmasında rolleri olan Mazzini gizli teşkilatı ile Alman birliğini kurmaya muvaffak olan Prens Bismark'ın gayretleri bunlar arasında sayılabilir. Hatta 1834-1871 yılları arasında dağınık Alman devletlerinin birleştirerek ortak bir "Alman Gümrük Birliği"ni kurmaları bu asırdaki siyasi gelişmelerin tesadüflere bırakılması göstermektedir.. Birleşik Avrupa düşüncesi yirminci yüzyıla yaklaşırken Avrupalı fikir adamları arasında daha çok taraflar bulmaya başlar.

19. Yüzyılın sonlarına doğru devlet ve fikir adamları arasında yayılan "Avrupa Birliği" fikrinin yirminci asrın başlarına doğru da devam ettiğini görüyoruz. Birinci Dünya Savaşı'na kadar ve hatta savaşın ortalarında bile bu fikrin münakaşa konusu yapıldığına şahit olmaktayız. Ne varki avrupalı fikir adamları arasında gittikçe yapılan bu fikirler, devlet adamlarının sadece kendi milletinin bir Avrupa hükümranlığında kurulacak bir Avrupa arzu etmeleri yüzünden tatbik imkanı bulamadı. Ve Avrupa kendi liderlerini seçmek üzere Birinci Dünya Savaşına bütün gücüyle yüklendi. Amerika Bİrleşik Devletleri Başkanı Wilson da, 1917 de "kudretlerin denkliği değil, beraberliği bulunmalıdır" diyerek daha yumuşak bir eda ile liderlik yarışına son anda katılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra olgunlaşan "Avrupa Birliği" sloganları 1930 larda iktidara geçen Alman nasyonal sosyalizmi ile İtalyan faşizminin heyecan dalgaları arasında silinmeğe başlar. Fakat Hitler Almanya'sıyla Musolini İtalya'sının hedefleri üstün "ırk"a dayanan merkezi bir otorite kurmaktı. Bu da tahakküm yoluyla bir "Avrupa Birliği" arzusundan başka bir şey değildi... Hitler'in İkinci Dünya Savaşı'nda düşman hedefleri olarak kapitalizm ve Komünizmi seçmesi tesadüf değildi.

İkinci Dünya Savaşı'nın acı neticesi Avrupa'nın baskı yoluyla birleşemeyeceğini ispatladı. Savaştan sonra ortak kültür birliğine davranan "Avrupa Birliği" sloganları gerçek hüviyetiyle ortaya çıktı. Savaş felaketinin çaresi avrupalı milletlerin eskisine benzemeyen bir şekilde birbirlerine sarıdıkları görüldü. Toplantılar, heyetlerler çeşitli teşekkül ve teşkilatlar birbirini takip etti. Savaşın sonlarına doğru avrupalı devlet adamlarıda artık Avrupa'nın birleştirilmesi fikri tamamen yerleşmiş görünüyordu. Çünkü İkinci Dünya Savaşı sona ermeden evvel Avrupa'nın kaderi belli olmuştu.

Mağlup Fransa'nın asker-devlet adamı de Gaulle 1944 de Churchill'e gelecekteki Avrupa hakkında düşüncelerini izah eder: "Yeni dünya karşısında milletlerimiz gittikçe zayıflamaktadır. Ülkelerimiz birbirine yaklaşmakta ısrar ettikçe tesirimizin daha da azalacağı kanısındayım." Fansız devlet adamı, de Gaulle'ün peşinde Winston Churhill de Avrupa'nın birleştirilmesi amacına yönelen siyasi konuşmalara, konferanslara hızla devam eder.

İngiltere başvekili olan Churchill 16 Eylül 1946 da Zürih Üniversitesinde verdiği konferansta "Birleşik Avrupa Devletlerini kurmalıyız" diyor ve 1948 de Avrupa Konseyini kurmak üzere toplanan Lahey Kongresinde de«Moral gücüyle insanlığın saysaygı ve şükranını kazanacak, fizik gücüyle diriliğini bozmaya yeltenenlere bu hakkı tanımayacak bir "Birleşik Avrupa" kurma görevini yüklenmeliyiz. En büyük dileğim, her milletten kadın, erkek, herkezin avrupalı olmayı kendi ülkesine bağlılık kadar önemsediği ve bu geniş toprak parçasının her yerinde kendi evindeymişcesine rahat ettiği bir Avrupa görmektir"  kanaatini belirtmişti. Avrupa'nın ileri gelen devlet adamlarınca yayılan bu fikirler bütün batılı fikir ve devlet adamlarının zihinlerinde yankılar yaparak "avrupalılık" ruhunu canlandırmağa başlar.

Bugün "Avrupa Konseyi"nin Strasburg'daki binasına "Avrupa Evi" denmektedir ve evin duvarlarında asılı bir haritanın üzerinde şu sözler yazılıdır :

"Avrupa konseyi avrupalılık ruhuna yaratmıştır. Avrupalılık ruhu sınırları yoketmektedir. Avrupa halklarının sağ duyuları onları hür kılacaktır."

Ve bir Doğu ülkesi olan Türkiye bu konseyin bir üyesidir.

Avrupanın yeni idealistleri

Churchill "Birleşik Avrupa" sloganları ve Fransa'nın kurtarıcısı de Goulle'ün "Atlantik'ten Urallar" kadar büyük Avrupa'yı kurma idealleri, 1945 lerden sonra batılı aydınların kafalarında silinmeyen izler bıraktı. Bu devlet adamlarının başlattığı hareket kısa zamanda benimsendi ve birleşik Avrupa idealizmi çok geçmeden müridlerini yetiştirdi. Siyasi Avrupa birliğine ulaşmak amacıyle kurulan komiteler, kuruluşlar ve teşkilatların çalışmaları esnasında ortaya çıkan yeni isimler, zaman geçtikçe "Avrupalılık" davasının amansız takipçileri oldular. Bunlar arasında devlet ve siyaset adamları olduğu gibi bazen siyasetle ilgisi bulunmayan ve sırf mücerret bir "Avrupa" ideali uğruna bütün varlığını feda etmeye hazır insanlar vardı. Bu ikinciler içinde Fransız Jean Monet başta gelmektedir.

Jean MONET

Jean MONET yeni Avrupa idealinin baş fedaisi ve Ortak Pazar'ın babası olarak biliniyor. Tek başına büyük bir irade gücü ile, bir aziz gibi çalışan Monet bir planlama uzmanı idi ve 1945 de Fransa ekonomisinin modernleştirilmesi için planlar yapmıştı. Avrupa Kömür ve Çelik Birliği'nin (CECA) 1952-1955 döneminde başkanlığını yapmış ve 1955 yılından sonra da "Avrupa Birleşik Devletleri Komitesi"nde çalışmıştır. Monet, Avrupa'nın federatif bir sistem içinde değil, milletler - üstü (supra-national) bir birlik halinde bütünleştilmesi (integration) taraftarıydı. Fakat İngiltere ve Amerika hayranlığını da bir arada götüren bu şahsın fikirleri de Goulle'cü Avrupa anlayışıyla tezat teşkil ediyordu. Halbuki de Goulle, Avrupa devletlerinin milli bütünlükleri bozulmadan birleşmesini istiyordu. Monet'in Birleşik Avrupa üzerine düşüncelerini şu sözleriyle özetlemek mümkündür: "Avrupa hiçbir zaman varolmamıştır. Yalnızca milli egemenliklerin birleşmesiyle bir varlık yaratılamaz. Avrupa'yı yeni baştan yaratmak zorundayız."

Franz Joseph STRAUSS

Birleşik Avrupa fikrinin Monet'ten sonraki genç müridi Bevyerali Franz-Joseph Strauss'tur. İkinci, Dünya Savaşı'nda Alman ordusu saflarında savaşırken amerikalılara esir düşen bir idealisti."Batı Almanya'nın kurnaz fili" ünvaniyle tanıyoruz. Onda "Avrupa Birliği" fikri harp sonrasında teşekkül etmiştir. Nazi Almanya'sına muhalefetiyle ün yapan genç avrupalının atak ve ateşli mizacı, fikirlerinin yayılmasında tesirli bir silah oluyordu. İhtirasla savunduğu fikirlerini, katıldığı her toplantıda etrafına ateş püskürerek anlatan Strauss, Monet'I adeta geride bıraktı. Birleşik Avrupa hakkındaki düşüncelerinde Monetle aynı çizgidedir : "Artık eskiye karışmış olan milletlerden kurulu Avrupa fikri yerine halklardan kurulu bir Avrupa düşünmek zorundayız"  demekle Monet'le aynı fikri paylaştığını gösterir.

Rober SCHUMAN ve Ortak Pazarın kuruluşu

İkinci Dünya savaşı ve sonrasında Batı Avrupa ülkelerini içine alan "Birleşik Avrupa" fikirlerinin esası siyasi maksatlara dayanıyordu. Sözü edilen ülkeler, siyasi varlıkları ve toprak bütünlükleriyle birleşerek kaynaşmış tek bir Avrupa kurulacaktı. Fakat 1945 lerden sonra kurulup faaliyete geçen bu kuruluşlar - Avrupa konseyi örneği -yaygın bütünleşmeyi temin edememiştir. Bu gerçeği gören batı Avrupa ülkeleri siyasi birliğe ancak iktisadi yaklaşımlarla varılabileceği gördüler. Yeni düşünceye göre siyasi bir Avrupa birliği en son aşama kabul edilerek önce iktisadi işbirliği yoluna gidilecek ve bu iktisadi birlik sayesinde her ülkenin milli sistemkeri birbirine yaklaştırılarak sonunda tek bir "Avrupa" yaratılacaktı. Yani siyasi bütünleşme esas amaç olmak üzere iktisadi birleşimlerin bir vasıta olarak kullanılması düşünüldü. Bu şartlar içinde üç Batı Avrupa ülkesi "BENELUX" iktisadi işbirliğini kurarak ilk denemesini yapmıştı.

Paris Antlaşası 1951 ve Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu

Winston CHURCHILL, 1948... de Zürich'te yaptığı konuşmada "Avrupa Birleşik Devletleri" fikrini ortaya attığı zaman bu fikir tarihi boyunca birbirleri ile savaşmış olan Avrupalılara çok yabancı gelmişti. Daha birleşmiş bir Avrupa fikrine Avrupalaıları ısındırmak için bu projenin sahipleri, başarıların kolay elde edileceği ve görülebilir olacağı Fonksiyonel alanları seçtiler. Bu alanlardaki başarılar somut olacak ve katılımcılar bu katılımdan ne yarar sağladıklarını görebilecekler idi. Bunun başarılı başlangıç noktası 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Birliği  (ECSC) kurumunun oluşturularak bir üst yönetim mekanizması ile yönetilmesi oldu.

Batı Avrupa ülkelerini birleştirme çabaları 1950 den sonra hızlı bir gelişim gösterir. Ve iktisadi işbirliğini geniş bir alana tatbik etmek için çalışmalar hızlanmaya başlar. Üstelik Kore Savaşının başlaması Avrupa'nın savunma tedbirleri almasına ve Batı Avrupa'nın bütünleşmesi için yapılan hazırlıklara öncelik kazandırdı. Aynı yı içinde Jean Monet'in hazırladığı bir plan Rober SCHUMAN tarafından 9 Mayıs 1950 de (Avrupa günü) bir deklarasyon ile Batı Almanya, İtalya ve BENELUX devletlerine duyuruldu.Hazırlanan deklarasyona göre Fransa ile Batı Almanya'nın kömür ve çelik kaynaklarının birleştirilerek bağımsız bir otoritenin emrine verilmesi isteniyor ve bunun diğer ülkeleri de içine alan, geniş iktisadi işbirliğinin kurulması ve sonunda Avrupa İşbirliğine varılması teklifleri yer alıyordu.

Deklarasyonda teklif edilen hususları görüşmek üzere altı Batı Avrupa ülkesinin temsilcileri Paris'te toplandılar. Müzakerelere Fransa'dan Robert SCHUMAN, Almanya'dan ADENAUER ve İtalya'dan De GASPIERI gibi tanınmış Katolik başbakanlar önderlik ettiler. Görüşmeler sonunda Batı Almanya, İtalya ve BENELUX ülkeleri: Hollanda, Belçika ve Lüksemburg) 18 Nisan 1951 de Paris'te bir andlaşma imzalayarak "Avrupa Kömür ve Çelik Birliği" (CECA) ni kurdular. Bu andlaşma, alti Batı Avrupa ülkesi arasında, sırf kömür ve çeliğe inhisar eden gümrük duvarlarını kaldırmayı amaçlayan federal tipte iktisadi bütünleşmenin ilk örneğini teşkil eder. Ayrıca bu iktisadi birlik bağımsız bir otoritenin emrinde olarak milletler üstü (supra-national) bir hüviyete sahiptir.

Altı Batı Avrupa devleti tarafından 1952 yılında tasdik edilen bu andlaşma yürürlüğe girerek Brüksel'de bir merkez açmış Monet'in başkanlığında çalışmaya başlamıştı. Bir "Kartel andlaşması" olarak vasıflandırılan bu iktisadi birliğin 1952-1955 dönemindeki başarıları ümitleri artırdı. Kömür ve çelik kaynaklarının birleştirilmesiyle yaratılan genç bir iç pazar sayesinde ekonomide başlayan büyüme ve canlılık, topluluğun başka alanlara da kaydırılması düşüncesini doğurdu. Bu meyanda, Kore Savaşının devam etmesi dikkate alınarak bir "Avrupa Ordusu"nun kurulması için teşebbüsler oldu. Fakat Fransa, Almanya'nın tekrar silahlanmasından korkarak bu teşebbüsün yarıda kesilmesinde birinci derecede rol oynadı.

Batı Avrupa ülkeleri böylece -eskiden olduğu gibi- içlerinde bir devletin Avrupa'ya tek başına sahip olmasından ürkerek siyasi ve askeri birliğin hemen kurulamayacağını tekrar anlamış oldular. Bu sebeble geleneksel "Avrupa Birliği" fikri görüşü kuvvet kazanır. Bu yüzden, altıların kurmuş oldukları "Kömür ve Çelik Birliği"nin genişletilerek daha şumullu bir ortaklığın kurulması için çalışmalarına öncelik verildi. Böylece geniş bir Ortak Pazar'ın kurulmasına yol açan hazırlıkları başka bir sebebe bağlayanlarda vardır. İddiaya göre teknolojik gelişmeler, kömür, çelik gibi maddelerin sanayideki önemini azaltmış ve Süveyş buhraniyle petrölün Avrupa'ya nakli meselesinin ilerde enerji teminde güçlükler doğuracağı endişeleri, altıların tekrar biraraya gelerek geniş bir ortak pazar'ın kurulması için hazırlıklara girilmesine yol açmıştır.

Kömür ve Çelik Birliği'nin kurucularından olan Benelüx ülkelerinin altıların diğer üyelerine sundukları 20 mayıs 1955 tarihli "memerandum"da daha geniş bir iktisad bütünleşme ihtiyacı dile getiriliyordu. Hazırlanan "memorandum"a göre altı Batı Avrupa ülkesinin şunları gerçekleştirmesi teklif ediliyordu:

"Ortak kuruluşların geliştirilmesi, milli ekonomilerin birleştirilmesi, Bir "Ortak Pazar"ın kurulması, Sosyal politikaların ahenkleştirilmesi."

bu teklifi görüşmek üzere altı Batı Avrupa ülkesinin dışişleri bakanları İtalya'nın Mesina şehrinde 1 Haziran 1955 de de toplandılar. Dışişleri bakanlarının üç günlük çalışmaları neticesinde; (CECA) ile başlayan iktisadi işbirliğin genişletilmesinin mümkün olup olmadığını araştırmak üzere Belçikalı Paul Henri SPAAK başkanlığında bir komitenin kurulmasına karar verilir. Komite ayrıca Avrupa'nın enerji meselesini incelemek ve ilerde nükleer güce erişebilmek için bir "Atom Enerjisi Topluluğu" (EURATOM)nun sonunda hazırlanan rapor komite başkanı Paul Henri SPAAK 'ın açış konuşmasıyla atıblar dışişleri bakanlarına sunuldu. SPAAK sunuş konuşmasında:

«Avrupa Ortak Pazarının amacı güçlü bir üretici kuracak üye devletlerin birbirleriyle ilişkilerinin geliştirilmesini sağlayacak, sürekli, gelişime yardımcı olacak ve yaşama seviyesinin yükseltilmesinde olumlu rol oynayacak ortak bir siyasi iktisat yaratmak olacaktır."

diyerek kurulacak olan "Ortak Pazara" yeşil ışığı yakmıştı. Hazırlanan rapora göre "Avrupa İktisadi Toplulu" ile "Atom Enerjisi Topluluğu"nun kurulabileceği anlaşılıyordu.

Avrupa Topluluklarının Tarihsel Gelişimi

Bugünkü Avrupa Birliği'nin temeli üç ayrı topluluğa dayanmaktadır. Bunlar; Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu(AKÇT), Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom) ve Avrupa Ekonomik Topluluğu'dur. (AET). Bu üç kuruluş 1960'ların ortalarında siyasi olarak birleştirilmiş ve Avrupa Topluluğu (AT) adını almıştır. Maastricht Anlaşması ile geniş anlamda siyasi bir yapı olarak Avrupa Birliği(AB) kurulmuştur. 25 Mart 1957’de imzalanıp, 1 Ocak 1958’de yürürlüğe giren Avrupa Ekonomik Topluluğu Anlaşmasının “Giriş” kısmında, “Avrupa halklarının daima daha fazla yakınlaşması” hedeflenmişti. Antlaşmanın çekirdeğini gümrük birliği oluşturuyor, ama nihaî olarak ekonomik ve parasal birlik amaçlanıyordu. AET, kısa bir müddet içinde dünyanın en büyük ithalatçısı ve ikinci büyük ihracatçısı oldu. 1958-1962 arasında milli gelir % 21,5 (ABD’de % 18), ve sanayi üretimi % 37 (ABD’de % 28) arttı. 1967 yılında üç Topluluk (Avrupa Kömür ve Çelik Birliği, Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Nükleer Enerjinin Barışçıl Kullanımı İçin Atom Teşkilatı) Avrupa Toplulukları adı altında bir araya getirildi. Müşterek organlar oluşturuldu. 1968 yılında gümrük birliği gerçekleştirildi. 1985 yılında imzalanan Avrupa Tek Senedi ile önemli reformlar ve genişletmeler yapıldı. 1992 yılında imzalanan Maastricht Avrupa Birliği Antlaşması 1993 yılında yürürlüğe girdi. 1995 yılında Avusturya, İsveç ve Finlandiya’nın katılımı ile üye sayısı 15’e ulaştı. Sadece para birliği değil, aynı zamanda müşterek bir dışişleri ve savunma politikasının oluşturulması ve adalet ve içişleri alanlarında daha sıkı bir müşterek çalışma amaçlandı.

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT)

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun kurulması yönündeki ilk girişim, 9 Mayıs 1950 tarihinde Fransız Dışişleri Bakanı Robert SCHUMAN’dan gelmiş ve Avrupa ülkelerine yapılan çağrıda, savaş sanayinin ana maddeleri olan kömür ve çeliğin üretim ve kullanımının uluslarüstü bir organın sorumluluğunda yönetilmesi öngörülmüştür.

Schuman Planı esas alınarak yapılan görüşmeler sonunda AKÇT’yi kuran ve aynı zamanda bugünkü Avrupa Birliği’nin temelini oluşturan Paris Antlaşması, Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg arasında 18 Nisan 1951 tarihinde Paris’te imzalanmış ve 25 Temmuz 1952 tarihinde yürürlüğe girmiştir. AKÇT’ye İngiltere, İrlanda ve Danimarka 1.1.1973, Yunanistan 1.1.1981, Portekiz ve İspanya 1.1.1986, Finlandiya, İsveç ve Avusturya ise 1.1.1995 tarihinde katılmışlardır. “Montanunion” olarak da anılan bu anlaşma ile, üye ülkeler arasında bir ortak kömür ve çelik pazarı oluşturulması, ekonominin geliştirilmesi ve istihdam ile hayat seviyesinin yükselmesinin sağlanması hedeflenmiştir.

Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)

Avrupa ekonomik Topluluğu, 1957 yılında altı Batı Avrupa Devleti (Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya) arasında imzalanan “Roma Antlaşması” ile kurulmuştur. AET’ye hukuken ve fiilen uluslararası bir kuruluş olma niteliğini kazandıran Antlaşma, 1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Roma Antlaşması, 248 madde, ekler ve protokollerden oluşmaktadır.

AET’nin nihai hedefi Avrupa’nın siyasal bütünlüğe ulaşmasıdır. Bu hedefe varmak için öngörülen ekonomik dengeyi sağlamak üzere, ilk araç olarak üye ülkeler arasında malların, hizmetlerin, sermayenin ve emeğin serbestçe dolaştığı bir ortak pazar ve gümrük birliği kurulması öngörülmüştür. Roma Antlaşması’nın 2 nci maddesinde AET’nin hedefi “Topluluğun görevi, ortak pazarın kurulması ve üye ülkelerin ekonomik politikalarının giderek yaklaştırılması suretiyle, Topluluğun bütünü içinde ekonomik etkinliklerin uyumlu olarak gelişmesini, sürekli ve dengeli bir yayılmayı, artan bir istikrarı, yaşam düzeyinin hızla yükseltilmesini ve birleştirdiği devletler arasında daha sıkı ilişkileri gerçekleştirmektir” şeklinde özetlenmiştir.

Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM)

Paris Antlaşması’nı imzalayan altı ülke arasında AKÇT ile sınırlı bir alanda başlatılan bütünleşme çabalarını çeşitli alanlara yaygınlaştırma girişimleri kapsamında, öncelikle, Avrupa genelinde siyasi alanda bir bütünleşme gerçekleştirme yoluna gidilmiştir. Ancak, 1952 yılında Avrupa Savunma Topluluğu ve 1953 yılında Avrupa Siyasal Topluluğu (European Political Economy) olarak somutlaşan dış politika ve savunma politikası alanlarındaki bütünleşme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması neticesinde, ekonomik entegrasyon gerçekleştirilmeksizin siyasi entegrasyona ulaşılamayacağı şeklindeki görüş ortaya çıkmış ve bu doğrultuda ekonomik entegrasyon çabaları yoğunluk kazanmıştır.

Bunun üzerine, Messina’da, 1-2 Haziran 1955 tarihinde düzenlenen konferansta iki yeni Avrupa Topluluğu’nun daha kurulması kararlaştırılmıştır. uzun süren görüşmeler ve teknik çalışmalardan sonra 25 Mart 1957’de, bu kez Roma’da imzalanan Antlaşmalar ile AET ve EURATOM kurulmuştur. EURATOM’un amacı, atom enerjisinin barışçı amaçlarla kullanımını geliştirmektir. Antlaşma’nın 1 inci maddesi çerçevesinde EURATOM’un temel hedefi, nükleer endüstirinin süratle kurulması ve gelişmesi için gerekli şartların gerçekleştirilmesi yolu ile üye ülkelerin hayat seviyelerinin yükseltilmesi ve diğer ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesi olarak özetlenmektedir.

Roma Antlaşması 1957 ve ORTAK PAZAR

Avrupa Kömür Çelik Birliği projesinin başarısından cesaret alan ve Avrupa'da bir federal devlet oluşturmanın öncülüğünü edenler 1957 yılında kabul edilen Roma Antlaşmasıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun kurulmasına olanak sağladılar. Ekonomi alanında bir birleşmeyi öngören bu antlaşmanın Avrupa'yı gelecekte bir siyasal birliğe götüreceği umudunu projeye dahil ettiler. Bu umut Antlaşmada ifadesini "ever closer union" (her geçen gün daha yakınlaşan birlik) ibaresinde bulmuştur. Roma Antlaşması birliğe katılacak ülkelerin Birlik ülkeleri ile aynı idealleri paylaşmaları gerektiğini belirtir. Bu şart tam katılmaya aday ülkelerin, Avrupa anlamında demokratik yönetimlere sahip olmaları (laik veya cumhuriyet olmayabilir) anlamına gelir.

Altılar Dışişleri bakanlarınca muspet karşılanan raporun ışığında müzakereler 26 Aralık 1956 da Brüksel'de başlayarak 25 Mart 1937 de çalışmalarını bitirdi. Ve andlaşma altıların dışişleri bakanları tarafından aynı tarihte Roma'da imzalandı. Böylece 248 maddelik "Roma Andlaşması"nın imzalanmasıyla birlikte "Ortak Pazar" veya "Avrupa İktisadi Toplulu"(29) ile "Atom,Enerjisi Topluluğu"(30) nun temelleri atılmış oldu. Roma andlaşmasının 1 Ocak 1958 yılında yürürlüğe girmesiyle birlikte artık "Ortak Pazar" sözü "Avrupa" ile eş anlamda kullanılmaya başlanmıştır.

"Biz Avrupa'nın rahipleri olduğumuz kadar Peygamberiyiz de." Jean REY, Ortak Pazar Komisyon Başkanı Altı Batı Avrupa , ülkesinin birleşerek bir "ORTAK PAZAR"ın kurulması için yaptıkları andlaşma eski Roma İmparatorluğu'nun başşehrinde imzalanmıştır. Andlaşmanınesasları sırf iktisadi bütünleşmeyi hedef almasına rağmen gerçekte siyasi Avrupa birliğine yönelmiş bir hareketin esaslarını ifade ettiği bu hesaplı tesadüften anlaşılmaktadır. Roma'da temeli atılan "Avrupa İktisadi Topluluğunun ilk amacı milli sınırlamaları kaldırararak iktisadi kaynakların birleştirilmesi ve böylece büyüyen iç pazar sayesinde dünya serbest piyasasına yeni bir kuvvet olarak çıkmaktır. Roma andlaşmasının ikinci maddesine göre iktisadi birliğe ulaşmak için

"Bir Ortak Pazar kurulması ve üye devletlerin iktisadi siyasetlerinin tedricen birbirine yaklaştırılması yolu ile topluluğun içinde iktisadi faaliyetlerin ahenkli bir şekilde geliştirilmesi, devamlı ve istikrarlı iktisadi bir gelişme sağlanması, hayat seviyesinin süratle yükseltilmesi ve üye devletler arasındaki ilişkilerin daha da sıklaştırılması"

isteniyor ve bunun için de şu şartların sağlanması gerektiği ileri sürülüyordu :

1) - Üye devletler arasında gümrük resimlerini, ithalat ve ihracattaki miktar kısıtlamalarının ve buna benzer etki yapacak bütün tedbirlerin kaldırılması,

2) - Üçüncü devletlere karşı ortak bir gümrük tarifesi ve ticaret politikasının tatbik edilmesi,

3) - Üye devletler arasında şahısların, hizmetlerin ve sermayelerin hareket serbestisini önleyen engellerin ortadan kaldırılması,

4) - Tarım alanında ortak bir siyasetin tatbik edilmesi

5) - Ulaştırma konusunda ortak bir siyasetin tatbik edilmesi,

6) - Ortak Pazar içinde serbest rekabetin bozulmasını önleyecek bir rejimin kurulmaıi,

7) - Üye devletlerin iktisad politikalarının düzenlenmesi ve ödemeler bilançosundaki dengesizlikleri önleyecek tedbirlerin alınması.

8) - Ortak Pazar'ın arızasız işliyebilmesi için milli mevzuatların birbirine yaklaştırılrnası, ,

9) - İşçilerin istihdam imkanlarını islah etmek ve hayat seviyelerini yükseltmek maksadıyla bir Avrupa sosyal fonu kurulması.

10) - Yeni kaynaklar yaratılması yolu ile topluluğun iktisadi gelişmesini kolaylaştıracak bir Avrupa Yatırım Bankası'nın kurulması ,

11) - Topluluğun iktisadi ve sosyal gelişmelerini arttırmak için "deniz aşırı ülkelerin ve toprakların" Avrupa iktisadi Topluluğu'na katılmasının temin edilmesi."

Bu andlaşmanın öngördüğü şartların temini için ortak üyelere dört yıllık üç aşama kabul edilerek on iki yıllık bir geçiş süresi tanınmıştır. Bu geçiş döneminden sonra üye ülkeler son döneme girerek iktisadi bütünleşmenin bütün şartlarını yine tedricen gerçekleştirmeye çalışacaklardır. Bu itibarla on iki yıllık geçiş döneminde Avrupa İktisadi Topluluğu'nun geçirdiği aşamalara bir gözatmak gerekir.

Roma Andlaşmasının besbit ettiği hedeflerin ışığında üye ülkeler 1 Ocak 1959 dan itibaren gümrük duvarlarını ve miktar kısıtlamalarını kaldırmaya başlamışlardır. Yine aynı andlaşmaya göre "geri kalmış bölgelere ve topluluk ile ilişkileri olan ülkelere" yardım kredisi vermek üzere bir milyar dolar sermayeli bir "Avrupa Yatırım Bankası" kurulmuştur.(33) Topluluğa üye ülkeler sanayi ve tarım ürünlerine ait miktar kısıtlamalarını 1961 de tamamen kaldırmışlardır. Ayrıca tarım ürünleri ve işçilerini korumak ve fiyat ayaramalarını düzenlemek üzere 1962 de "Avrupa Tarımsal Garanti ve İstikamet Fonu" (FEOGA) kurulmuştur. Uzun deneyler ve tartışmalar sonucu tarım ürünlerinin, dışa karşı fiyatı 1 Temmuz 1967 de tesbit edilerek uygulamaya geçildi.

Aynı tarihte "Avrupa Kömür ve Çelik Birliği" (CECA) ve "Avrupa Enerji Topluluğu" teşkilatları Ortak Pazar'la birleştirilecek ortak bir kuruluş halinde çalışmaya başladı ve Nihayet son tüzükle üye ülkelerin işçilerinin tam olarak yürürlüğe girdi. Andlaşmanın 123. Maddesine göre "işçilerin Ortak Pazar içinde çalıştırılması şartlarını iyileştirmek ve yaşama seviyesini yükseltmek üzere" 1968 de "Avrupa Sosyal Fonu" kuruldu. Yine 1 temmuz 1968 tarinde Avrupa İktisadi Topluluğu dış gümrük tarifesini, yürürlüğe koyarak büyük teknik engelleri aşmış oldu. Altılar 1 Ocak 1970 tarihinde, "geçiş dönemi"nden "son dönem"e girmiştir. Son döneme giren topluluk üyeleri on iki Yıllık süre içinde insan ve sanayi malları dolaşımını sağlamış ve dışa karşı tek fiyat uygulamasına yaklaşmıştır.

1965 yılında AET, EUROTOM ve Avrupa Demir ve Çelik Topluluğu birleştirilerek Avrupa Topluluğu (AT) adını almıştır. Topluluk 1958-1968 yılları arasında bazı zorluklarla karşılaşsa da kararlı ve inançlı bir gelişme göstermiş, Roma Antlaşması'nın ortaya koyduğu projeyi başarıyla uygulamaya koymuştur. 1968 yılında gümrük birliği gerçekleştirilmiştir. Roma Anlaşmasının esas hedefinin üye ülkeler arasında bir Gümrük Birliği olulturmak olduğu söylenebilir. Bunun ötesinde kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımını düzenleyen hükümler de bulunmaktadır.

Avrupa İktisadi Topluluğu 1970 in eşiğine adımını atarken dünyanın başta gelen ithalat ve ihracatçılarından biri olmuştur. Genişleyen iç pazarı sayesinde dünya piyasasındaki rekabet gücü artmış, dış pazarlara hakim olmağa başlamıştır. Rakamla ifade etmek gerekirse topluluğun 1970 yılındaki ticaret hacmi dünya ihracat-ithalat hacminin % 36 - 37.2 ine erişmiştir. Buna mukabil ABD- (% 13.7 - 15.5), Rusya (%4.0 - 4.6) oranında kalmıştır.(34) Topluluk 1972 yılında 60 milyar dolar ihracatıyla yine dünya ticaretindeki yerini korumaktadır.

Topluluğun dış siyaseti ve genişlemesi

Avrupa İktisadi Topluluğu'nun dış siyaseti, ortak üye ve Avrupa dışındaki ülkelerle ticari ve ikili münasebetlerini sıklaştırmak gibi iki ana hedefte toplanmıştır. Roma Andlaşmasının 1958 de yürürlüğe girmesinden sonra altılar öncelikle Afrika'da bulunan sömürgeler topluluğa dahil edilmesi'ni sağlamışlardır. Bunun başlıca sebebi de bu sömürgelerdeki yeraltı zenginliklerini ve tarım ürünlerini Avrupa'ya aktarmak ve kaşılığında sanayi mamüllerini satarak dış pazarları genişletmektir. Ortak Pazar'ın kurulmasıyle birlikte on sekiz Afrika ülkesi (Burundi, Kameron, Orta Afrika Cumhuriyeti Çad, Kongo (Brazavil), Kongo (Kinşasa) Dahomey, Gabon, Yukarı Volta, Fildişi Sahili, Madagaskar, Mali, Mauritania, nijerya; Rwanda, Senegal, Somali, Togo) topluluğa ortak üye olmuşlardır. Fakat 1960 dan sonra bu sömürgeler bağımsızlıklarını kazanınca ortak üyelik vasıfları kalkmış, fakat buna rağmen sözkonusu ülkeler ve Ortak Pazar'la "Yaounde Andlaşması"nı 1963 yılında imzalayarak tekrar ilişki kurmuşlardır. Afrika'nın on sekiz devletiyle teknik ve mali konularda işbirlirliğini sağlayan bu andlaşmna 1969 da yenilenerek 1975 yılına kadar uzatılmıştır.

Avrupa İktisadi Topluluğu bağımsızlıklarını kazanmış olan diğer Afrika ülkeleri (Kenya, Uganda, Tanzania) ile de ticari ve ikili andlaşmalar yoluna gitmişlerdir. Dış pazarlarını daha da genişletmek isteyen topluluk bundan başka Ortadoğu - Kuzey Afrika ülkeleriyle (İran, İsrail, Lübnan, Tunus, Fas) ticaret andlaşmaları yapmışlardır. Ortak Pazar'ın en önemli dış ilişkileri topluluğa üye olmayan Avrupa ülkeleriyle olmaktadır. Bu ülkeler'in arasında Ortak Pazar'la ortaklık andlaşması imzalamış olan Türkiye ve Yunanistan bulunmaktadır. Yine bu devletler içinde Akdeniz bölgesinde yer alan Malta, İspanya, Kıbrısla ortaklık münasebetleri incelemeye alınmıştır.

Büyük bir Avrupa devleti olan İngiltere'nin Ortak Pazar'la olan, ilişkisi özel bir önem taşımaktadır. Bilindiği gibi bu ülke "Avrupa İktisadi Topluluğu"nu kuran altılar arasında bulunmamaktadır. Eski bir sömürge imparatorluğu olan İngiltere, 1950 lerde başlayan Batı Avrupa ülkelerinin iktisadi bütünleşmelerine (Kömür ve Çelik Birliği, EURATOM ve ortak Pazar) sömürgeleriyle olan ticari ilişkilerini düşünerek katılmamıştı. Fakat bu ülke Ortak Pazarın kuruluşunu takibeden gelişmeler ve Avrupa'da yalnız kalmak korkusu ile kendi önderliğinde 1960 yılında (isveç , Norveç, Danimarka, İsviçre, Avusturya, Potekiz)in katıldığı "Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi" (ETFA)yı kurmak zorunda kalmıştır. Ne var ki, 1960 dan sonra İngiltere'nin sömürgeler üzerindeki hakimiyeti zayıflamış ve sömürgeler bağımsızlıkları kazanmaya başlamışlardır. Bu gelişmler sonunda İngiltere 1961 ylında Ortak Pazar Komisyonu ve Bakanlar Konseyi'nin 1963 yılına kadar süren çalışmaları neticesinde, İngiltere'nin ABD ile ilişkileri olduğu düşüncesiyle de Goulle tarafından ortaklık talebi reddedilmiştir. 1967 yılında ikinci müracatını yapan İngiltere yine aynı nedenlerle de GOULLE 'ün vetosuna uğrayarak bu teşebbüsüde ekim kalmıştı. Fakat ortak Pazar'ın teknotlarına bilhassa Jean Monet, İngiltere'nin topluluğa katılması taraftarıydı. Hatta MONET, de GOULLE 'ün tutumunu protesto etmek düşüncesindeydi .    1967 de     " bu adam Avrupayı felakete sürüklüyor" demişti. Ortak Pazar komisyon başkanı olan 65 lik protestan teknokratı Jean REY' in  "Biz Avrupa'nın rahipleri olduğumuz kadar peygamberleriyiz de" sözü bu umut kırıcı olaylar içinde söylemişti.

Fransa devlet başkanı de GOULLE 'ün referandum ile başkanlığı terketmesi İngiltre'nin topluluğa "ortak üye" olması için çalışmaları güven altına almıştı.

Roma Antlaşması’nın 1958 yılı başında yürürlüğe girmesinden sonra, her üç Topluluk (AKÇT, EURATOM, AET) bakımından, özellikle de Roma Antlaşması’nın uygulanması açısından başarılı olarak nitelendirilebilecek bir dönem başlamıştır.

Üye devletler arasındaki gümrük birliği, Roma Antlaşması’nda öngörülen tarihten bir buçuk yıl önce, 1 Temmuz 1968’de gerçekleşmiş, ulaştırma ve enerji alanlarındaki gecikmelere rağmen AET, “geçiş dönemi” adı verilen ilk uygulama devresinin sonunda 31 Aralık 1969 tarihinde Antlaşma ile saptanan hedeflerin çoğuna ulaşmayı başarmıştır.

Diğer taraftan, 1969 yılında La Haye’de yapılan Zirve’de, Topluluklara katılma talebinde bulunan İngiltere, İrlanda, Danimarka ve Norveç ile konuya ilişkin müzakerelerinin başlatılması kabul edilmiştir. İki yıl süren müzakerelerden sonra İngiltere, İrlanda ve Danimarka tam üye olarak, 22 Ocak 1972 tarihinde Topluluğa katılmışlar, Norveç’in katılma anlaşması ise, adıgeçen ülkede yapılan bir referandum ile reddedilmiştir. Böylece üç ülke ile (İngiltere, İrlanda, Danimarka)yapılan andlaşma 1 Ocak 1973 de yürülüğe girerek topluluğa üye ülkelerin sayısı dokuza yükselmiştir. Yeni katılmalarla Avrupa İktisadi Topluluğu'nun iktisadi gücü artmış oluyordu.

İngiltere ve Danimarka'nın Ortak Pazar'a girmesiyle "EFTA" zayıflamış ve bu birliğin bazı ülkeleriyle bazı Avrupa ülkeleri (İsveç, İsviçre, Finlandiya, İzlanda, Portekiz, Avusturya) Avrupa İktisadi Topluluğu (AİT) ile sanayi mamullerine dayanan ve 1973 yılında yürürlüğe konan "Serbest Mübadele Andlaşması"nı imzalamışlardır. Topluluğun genişlemesi diğer Avrupa ülkelerinde toplulukla ilişkiler kurmaya zorlamaktadır. Komünist bir Avrupa devleti olan Yugoslavya ve "COMECON" a dahil olan Romanya ile temaslar artmaktadır.

1981 yılında Yunanistan’ın da Topluluğa katılmasıyla üye sayısı 10’a çıkmıştır. 1.1.1986 tarihinde İspanya ve Portekiz’in katılmasıyla Topluluğun üye sayısı 12’ye yükselmiştir.

Tek Pazar 1985

1970'li yıllarda dünyanın yaşamaya başladığı ekonomik bunalımlar karşısında ise AT bir çözüm olma niteliğini yitirmiştir. Bu dönemde AT;  "Eurosclerosis" sözcüğüyle tanımlanmaya başlamıştır. Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun doku sertleşmesiyle kastedilen dünya ekonomisinin yeniden yapılanmaya girdiği bu dönemde ABD ve Japonya karşısında yarışabilirliğini yitirmeye başlaması ve bu olgu karşısında gerekli kurumsal düzenlemelere gidemeyişi ve politikalar geliştiremeyişi olmuştur.

Projenin duraklamasına ve gerilemesine neden olan sorunlar  karşısında AT ilk adımlarını 1984 yılında atmaya başlamıştır. Bu yılda Avrupa'nın bunalımdan çıkması için birleşmenin daha da derinleştirilmesine dayanan bir strateji benimsenmiştir. 1985 yılında kabul edilen, Tek Avrupa Senedi, 1987 yılı ortasında uygulamaya girmiştir. 1968'de işlemeye başlayan Avrupa gümrük birliği, üye ülkelerin ekonomilerindeki  bütünleşmeyi derinleştirememişti.  Avrupa pazarının tam olarak bütünleşerek tek pazar haline gelmesi 1992 yılında tamamlanacaktır. Böylece Avrupa'nın yeniden yapılanan dünya ekonomisinde yarışabilirliği arttırılmak isteniyordu. Tek Avrupa Senedi bir yandan topluluğun kurumsal yapısında değişiklikler yaparak karar alma kapasitesini artırıyor, öte yandan Roma Antlaşması'ın, tek pazarın 1992'de gerçekleşmesi, üye ülkeler arasındaki ekonomik ve sosyal kohesyonun artırılması ile topluluk içi eşitsizliklerin azaltılması, bilimsel ve teknolojik gelişme konusunda ortak politikaların izlenmesi, ortak parasal politikaların geliştirilmesi ve parasal birliğin sağlanması, sosyal konularda topluluk sorumluluğu ve nihayet çevre konularında topluluk yetkilerinin tanımlanmasıyla genişletiliyordu.

Tek pazara geçişe ilişkin düzenlemeler 1992'ye kadar uygulamaya konuldu. Ama bir yandan böyle derinden bütünleşen bir pazarın ayrı ayrı ulusdevletlerin kararlarıyla yönlendirilmesi eskisinden daha güç hale geliyordu, öte yandan 1989 yılında sosyalist blokun çözülmesinden ve soğuk savaşın ortadan kalkmasından sonra, hem kendisini tanımlamak bakımından, hem de kendi gücüyle uyumlu uluslararası yeni siyasal roller edinme açısından yeni arayışlar içine giriyordu. Bu gereksinmeler AT'nin gelişimi bakımından üçüncü aşamayı oluşturan Maastricht Antlaşması'nın yapılmasını getirdi.

Maastricht Antlaşması 1992

7 Şubat 1992 tarihinde, Topluluğa üye ülkelerin dışişler ve maliye bakanları  tarafından imzalanan Maastricht Antlaşması, 200 maddesi, 17 ek protokol ve 33 adet ekiyle Roma Antlaşmasında en önemli ve kapsamlı değişilikler içeren onuncu değişikliktir.  Bu antlaşmayla Avrupa Topluluğu nitelik değiştiriyor, Avrupa Birliği adını alarak ekonomik işlevleri yanı sıra siyasal işlevler yüklenmeye başlıyordu. Aralık 1991'de Maastricht'te kabul edilerek 1992 Şubatında imzalanan Avrupa Birliği Antlaşması yedi bölümden oluşuyordu. Anlaşmanın temel özelliği;  katılımcı ülkelerin egemenlik haklarını bir üst otoriteye transfer etmelerini "subsidiarity" ilkesi ile bir anlamda hukuki bir temele oturtmasıdır.

Üç Sütun (Three Pillar)

Maastricht antlaşmasının getirdikleri genellikle AB'nin üzerine oturduğu üç sütün (Three Pillar) metaforuyla anlatılmaktadır.

Merkezi Yetki

Birinci sütünu genellikle eski antlaşmalarla oluşturulmu olan AT'nin yetkilerinin artırılması, karar verme kapasitelerinin geliştirilmesi oluşturmuştur. Artırılan yetkiler, eğitim, kültür, tüketicinin korunmasi gibi değişik alanlardadır. Bunlar içinde belki de en çarpıcı olanı Tek Avrupa Senedinde üzerinde anlaşılmış olan ekonomik ve parasal birliğin sağlanması konusunda bir takvimin belirlenmiş olmasıdır. Bu çerçevede tek para kullanımı ve bağımsız bir merkez bankasının işleyişinin en geç 1999 yılı başında başlatılması kabul edilmiştir.

Ortak Güvenlik

İkinci sütün daha çok sosyalist blokun çözülmesinden sonra ortaya çıkan gereksinmelere yanıt vermektedir. Ortak dış ve güvenlik politikası geliştirilmesi kararlaştırılmıştır. Bu alan topluluğun kurumları dışındaki hükümetlerarası ilişkiler kapsamında düşünülmüştür. Batı Avrupa Birliğinin (BAB) genişletilerek Avrupa Birliğinin savunma işlevini yüklenmesi öngürülmüştür.

Adalet ve İçişlerinde Harmonizasyon

Üçüncü sütünu ise adalet ve içişleri politikaları oluşturmaktadır. Bu kapsamda göç ve iltica konularıyla, uyuşturucu madde kaçakçılığı ve örgütlü suçlarla mücadelede üye ülkeler arasında işbirliğine gidilmesi yolu benimsenmiştir.

Bu üç sütündan son ikisi AB'nin siyasal yönünü ortaya koymaktadır. Ayrıca antlaşmanın bir başka siyasal yönü Avrupa Birliği Yurttaşlığı kavramını getirmesi olmuştur. Üye ülkelerin yurttaşlarına seçme ve seçilme başta olmak üzere, serbest dolaşım ve ikamet, üye olmayan ülkelerde korunma, dilekçe verme ve ombudsmandan yararlanma vb. haklar tanınmaktadır. Bunların dışında Avrupa siyasal ortamının sosyalist düşünce geleneğinin etkisi altında olmasının iki yansıması olarak, işçilerin çalışma koşullarını düzenleyen "Sosyal Şart" ile Birlik içindeki ekonomik ve sosyal kohesyonu artırmayı, bölgesel eşitsizlikleri azaltmayı amaçlayan yeni bir fonun kurulması, antlaşmada yer almıştır.

Amsterdam Antlaşması (1992)

Avrupa Birliği devlet v hükümet başkanları,16-17 Haziran 1997 de Amsterdam şehrinde biraraya gelerek, Maastricht Antlaşması ile tamamamlanamıyan ve uygulamada aksaklıklar göstern maddeleri yeniden değerlendirdiler.  

Amsterdam antlaşaması ile Avrupa Parlementosunun yetkileri arttırılmış, İnasan haklarına riayet bir temel şart olarak benimsenmiş, üyelerin oy haklarının kısıtlandırılmasını gerektiren durumlar tesbit edilmiş, iltica ve göç konuları ele alınmış Schengen Antlaşması Ab nmevzuatına dahil edilmiş, adalet ve içişleri konularında önemli koordinasyon hedefleri belirlenmiştir.

AB üye devletleri dışişler bakanları, 2 Ekim 1997 tarihinde tekrar Amsterdam'da biraraya gelerek Birliğin genişlemesine ve güçlendirilmesine yönelik olarak kurucu antlaşmaları tamamlayıcı nitelikte olan Amsterdam Antlaşmasını imzaladılar. Bu antlaşma Maastricht ve diğer topluluk antlaşmalarına bazı değişiklikler ve genişletmeler getirmiştir.

Nice Antlaşması (2001)

Kurucu Antlaşmalarda yapılan son değişiklik, 2001 İlkbaharında imzalanan ve şu anda 15 Üye Ülkede onay aşamasında olan Nice Antlaşması'dır. Antlaşma'da bulunan tüm değişiklikleri değerlendirmeden, genel olarak aslında Antlaşma'nın AB'nin kurumsal yapısını ve hukuki karakterini temelinden değiştirmediğini söylemek yeterlidir. Antlaşma'nın temel karakteristik özellikleri şunlardır: Antlaşma;

1. Bakanlar Konseyi'ndeki oy dengesini daha büyük Üye Ülkeler lehine değiştirmiş,

2. Komisyon'a atanma prosedurunu değiştirmiş,

3. Üye Devletlerin nitelikli çoğunluğu ile kararların kabul edilebildiği politika alanlarını genişletmiş (dolayısıyla artık Üye Ülkelerin vetosu mümkün değildir) ve

4. AB'nin şu anda katılım müzakereleri yürüttüğü ülkelerin katılımlarından sonra AB'nin farklı kurumlarındaki sandalye ve oylar hakkında öngörülerde bulunmuştur.

Antlaşma, AB'nin en önemli özelliği olan ve onu başka uluslararası siyasi yapılardan çok farklı kılan, kurumları vasıtası ile diğer uluslararası hukuki işlemlere benzemeyen hukuki işlemler yapabilme özelliğini değiştirmemiştir.

Ortaklıktan Birliğe Dönüşme

Topluluğa üye ülkelerin sayısının 12’ye yükselmesi sonrasında, üyelik için başvuruda bulunan ülkelerin sayısında da artış gözlenmiştir. Türkiye’nin 14 Nisan 1987 tarihinde Topluluğa tam üyelik başvurusunda bulunmasının ardından, 17 Temmuz 1989’da Avusturya da müracaatta bulunmuştur. 4 Temmuz 1990’da Kıbrıs Rum Kesimi, 16 Temmuz 1990’da Malta, 1 Temmuz 1991’de İsveç, 18 Mart 1992’de Finlandiya, 20 Mayıs 1992’de İsviçre, 25 Kasım 1992’de Norveç, 31 Mart 1994’de Macaristan, 5 Nisan 1994’de Polonya, 22 Haziran 1995’de Romanya, 26 Haziran 1995’de Slovakya, 13 Ekim 1995’de Letonya, 24 Kasım 1995’de Estonya, 8 Aralık 1995’de Litvanya, 14 Aralık 1995’de Bulgaristan, 17 Ocak 1996’da Çek Cumhuriyeti,10 Haziran 1996’da Slovenya bu doğrultuda karar almışlardır. 1 Ocak 1995 tarihi itibariyle, daha önce Avrupa Serbest Mübadele Bölgesi (EFTA) üyesi olan, Avusturya, Finlandiya ve İsveç AB’ne tam üye olmuşlardır. Böylece onikler Topluluğu, onbeşler topluluğu haline dönüşmüştür.

Görülüyorki Avrupa İktisadi Topluluğu'na üye ülkelerin sayısı onbeşe yükseldikten sonra iktisadi gücü eskisinden ziyade artarak dünya pazarlarını tehdit eder duruma gelmiştir. Bu iktisadi büyüme ile beraber Ortak Pazar'ın siyasi güç olarak dünya siyasi dengesinde ağırlığını hissettireceği ufuklar da belirmiştir.

AB'nin bu kısa gelişme öyküsü AB projesinin zaman içinde nitelik değiştirdiğini gösteriyor. Acaba projenin Maastricht Antlaşması'ndan sonra kazandığı siyasi içerige dayanarak, Roma Antlaşması'na razı olan federalistlerin rüyası olan Avrupa Birleşik Devletlerine ulaşılmak üzere olduğu sonucuna varabilir miyiz ? Başka bir deyişle AB içindeki ulus-devletler kendilerinin tamamen aşılmasına razı olmakta mıdırlar ? Olup bitenlere bakarak bu soruya evet yanıtın vermek çok yüzeysel bir yaklaşım olur. Bu soruya daha yeterli bir yanıt verebilmek için AB'nin oluşum sürecinin özelliklerini daha yakından incelemek gerekir. Bunun için üç konu üzerinde durmakta yarar vardır:

Bunlardan birincisi, AB'nin sınır oluşturma ya da kimliğini belirleme yaklaşımı,
ikincisi, AB'nin kurumsal düzenlemeci özellikleri,
üçüncüsü ise, AB'nin oluşumunda genişleme ve derinleşme süreçlerinin iç içeliği olacaktır.

AB'nin oluşumu sırasında verilen kararların önemli bir kesimi AB içinde kimlerin yer alacağı, kimlerin dışta bırakılacağına ilişkindir. Bu kararlarını iki yönü vardır; bir yandan AB'nin kimliğini, öte yandan coğrafik sınırları oluşturmaktır denilebilir. AB projesinin her iki bakımdan da yeterli açıklığa sahip olmadığı ve sürekli müzakerelerle oluşumunu sürdürdüğü söylenebilir.
AB'ne Maastricht yaklaşımında,    AB üyesi ulus-devletlerin ve diğer ilgili aktörlerin ilişkilerini ve eylemlerini düzenleyen bir ilişkiler kompleksi olarak görülmektedir. AB'nin oluşumu demek, gerçekte bu kurumsal duzenlemelerin çeşitlenmesinin ve ulus-devletlerin yetki alanlarına müdahalelerinin derinleşmesinin tarihidir, AB tarihi göstermektedir ki, AB'nin genişlemesi ve derinleşmesi, iç içe olan süreçlerdir. 1958 yılında 6 devletten oluşan toplulukta üye sayısı önce dokuza, daha sonra 12'ye ve 15'e yükselmiştir. Halen aday ülke olduğu kabul edilen 13 üyenin eklenmesiyle,üye ülke sayısı 28'e yükselecektir. AB'nin üyelerinin sayısal artış dönemleri genelikle AB'nin karar yapılarında ve karar alanlarında önemli değişmelerin gerçekleştiği yıllar olmuştur. Örneğin başlangıçta ulus-devletlerin oybirliğine dayanan bir karar verme süreci varken, üye sayıları artınca sistem karar üretemez hale gelmiş ve Nice Antlaşması ile nitelikli oy çokluğuna dayanan karar verme kuralları kabul edilmek durumunda kalınmış ve oyçokluğuyla karar alınan alanların kapsamı genişlemiştir. Böyle bir gelişme ulus-devletlerin egemenlik haklarının bir kısmını AB'ye devretmesi sonucunu doğurmaktadır. Yani AB'nin genişlemesi Birliğin derinleşmesini de beraberinde getirmektedir.

Birlik ve Ulus-devlet Arasında Kimlik Yarışması

AB'nin kimliği bakımından belli olan ve tartışma konusu olmayan bazı özellikleri bulunmaktadır. AB Antlaşmasında bir ülkenin üye olması için konulan koşullar arasında; çok partili parlamenter demokrasiyi, piyasa ekonomisini, hukuk devleti ilkelerini, Avrupa insan Hakları Sözleşmesinin uygulanmasına duyarlılığı benimsemesi bulunmaktadır. Kuşkusuz bu ölçütler belli bir sınır oluşturmaktadır. Ama bu ölçütler özellikle ulus-devletlerle yarışan bir AB kimliği oluşturmakta yetersiz kalmaktadır. Çünkü bu özellikler çoğu kez AB olmadan da oluşmuş, ya da oluşacak özelliklerdir. Bu nedenle AB'nin ulus-devletlerin ötesine geçen ayrı bir kimlik oluşturur hale gelmesine yetmemektedir.

Bu konuda iki tür yorum yapılabileceği belirtilmektedir (İLKİN). Bunlardan birincisi, AB yurttaşlarının böyle bir kimlik oluşturabilmesi için büyük ölçüde AB projesinin belirlilik kazanması ve bu yurttaşların bu proje içinde kendilerine bir yer bulmasına bağlı olacaktır. Bir örnek sunmak gerekirse, AB yurttaşları karşılarında; AB'nin yaşamsal çıkarlarını korumak için etkili girişimlerde bulunan siyasal irade ve kapasitede bir Avrupa görürlerse, geliştirecekleri kimlik ile, dünya politikasında önemli iddiaları bulunmayan bu konularda girişimleri ABD'nin önderliğine terk eden, sadece yurttaşlarının refahın geliştirecek ekonomik konularla ilgilenen bir AB bulmaları halinde geliştirecekleri kimlik çok farklı olacaktır. Birinci halde güçlü bir AB kimliği oluşurken, ikinci halde bugünkü ulus-devlet kimliklerinin gölgesinde kalan AB kimliğiyle yetinmek durumunda kalacaktır AB'nin bu konudaki seçmeleri açık değildir. Zaman içinde sürekli müzakerelerle belirlenecektir. Ayrıca Avrupa tarihinin dinamikleri bu tür bir stratejik bütünlleşmeye olanak sağlıyacak bir yapılanma göstermemektedir.

AB'nin ulus-devletlerle yarışan bir kimlik oluşturamayışı konusunda yapılabilecek ikinci yorum, iki olgunun niteliksel farklılığından dolap ulus-devletin yurttaşları üzerinde oluşturduğu kimliğe benzer bir kimliği AB'den beklemenin doğru olmayacağıdır. AB olgusunun geliştiği küreselleşmiş dünyada bireyler bir üstün kimliğin etkisi altında değildir, çok kimliklidir. Böyle bir dünyada AB'den ulus-devletler dünyasına özgü bir kimlik anlayışını beklemek haksızlık olacaktır.

Birlik Sınırının Belirlenmesi

AB'ye üye olacak ülkeler için konulmuş olan Avrupa ülkesi olma koşulu ilk bakışta çok belirli coğrafik bir sınır çizmektedir. Oysa Avrupa coğrafik olarak yeterli açıklıkta bir kavram değildir. Soğuk savaş sona erince AB doğu sınırlarının esnekliğini keşfetmiştir. Bunun ne noktada kesileceği bir coğrafya teriminin tanımına bırakılamayacak kadar önemli bir siyasal karardır. Bu doğuya doğru uzunma AB projesinin kendi amaçlarının değişmesine göre müzakere edilmektedir. AB'nin siyasal yönelimindeki gelişmelere paralel olarak değişen jeopolitik kaygılara göre bu uzanma değişebilmektedir. AB'nin sınırlarını yurttaşlarının dini inançlarına ya da kültürel özelliklerine göre belirlemek isteyen Avrupa içi siyasal akınlarını pratikte etkili olmadığı ortaya çıkmıştır. AB tanımı önce Hristiyan dünyasındaki, Ortodoksluğu dışlayan  geleneksel sınırını aşmış, daha sonra Türkiye'nin aday ülke olduğunun ilanıyla nüfusunun çok büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkeyi içine almıştır. Küreselleşen ve çoğulculuğun yükselen değer olduğu bir dünyada kendi sınırlarının tanımında kültürel ayrımcılık ölçütünü kullanmanın moral yükünü AB taşımak istememektedir.

Sürekli bir pazarlık içinde olan, yalnız Avrupa'nın coğrafik kapsamı değildir. Bu sınırın neyi ifade ettiği de sürekli bir pazarlık içindedir. Sınırlarını çizen AB bunun içinde bir "Kaleiçi Avrupası" oluşturamamaktadır. Böyle bir projenin oluşması değişik bakımlardan sınırlarla karşılaşmaktadır. Bunlardan biri dünyanın küreselleşmekte olmasıdır. Bir diğeri ise AB gibi bir bölgesel birliğin çevresinde bir rahatsızlık unsuru haline gelmemesi için komşu ülkelerine özel politikalar izlemek durumunda bulunmasıdır. Bunun en açık örneği AB'nin özel Akdeniz politikasında kendini göstermektedir. Akdenizin küzeyindeki ülkeleri içine alan Avrupa, Akdenizin güneyindeki ülkelere duyarsız davranamaktadır. Üstün bir uygarlığı sürdüğü iddiasını taşıyan Avrupa bu uygarlığını köklerinin bugünkü Avrupa'da değil, Akdeniz çevresindeki ülkelerde oluştuğunun bilincindedir. Bunu dışlamak, bir anlamda köklerini dışta bırakmak anlamına gelebilecektir. Belki bunlardan da önemlisi, AB'nin oluşum tarihi için de bu oluşumun sürekli ABD'nin etkisine açık kalmış olması ve "Kaleiçi Avrupa" modelinden çok "Atlantik Avrupası" modelinin gerçekleşmekte olmasıdır.

Bu çözümlemeler bize ilginç bir saptama yapma olanağı veriyor. Ancak bazı ükeleri içine alarak, bazı ülkeleri dışlayabildiğinde AB'nin varlığından söz edilebilmektedir. Bu nedenle AB'nin ister kimlik olarak, ister coğrafik olarak olsun, sınırlarını belirlemesi gerekiyor. AB projesi onu açık bir oluşum niteliğini taşıdığı için tanımladığı bu sınırları sürekli olarak müzakere ediyor ve yeniden belirliyor. Ama her zaman üzerinde müzakere edilebilecek bir sınır kalıyor.

Yeni Birlik Kurumlarının Oluşturulması

Böyle belirlenen ve müzakere edilen sınırlar içinde AB'nin oluşumu sürekli yeni kurumların (institution) geliştirilmesiyle sağlanıyor. AB'ni tanımak, ancak bu kurum inşa etme niteliğini tanımakla olanaklıdır. AB'nin bu yolla değişmekte olan düzeni genellikle neo-liberal kurumsalcı yaklaşım olarak adlandırılmaktadır. Bu uluslararası işbirliğinin gerçekleşmesinin zorlukları üzerine kurulmuştur. Bu bakımdan ulusötesi ilişkilerin gelişmesi ve uluslararası işbirliğinin kayçılmazlığı söylemi üzerine kurulan liberal çoğulculuktan ayrılmaktadır. Neo-liberal kurumsalcı yaklaşımda hem ulus-devletin, hem de kabul edildikten sonra uluslararası kurumların otonomileri kabul edilmektedir. Neo-liberal yaklaşıma göre bu devletler aktif, öğrenme kabiliyetine sahip olan, yeni kurumsal düzenlemelerin ortaya çıkardığı fırsatları algılayıp, bu kurumların getirdiği normlara uygun davranabilme kapasitesine sahiptirler. Böyle bir varsayım AB'nin kurumsal düzenlemlerinin sistemin performansını yönlendirebileceği çıkarsamasını yapmaya olanak vermektedir. Öyle olunca da AB'nin oluşumunda kurumsal düzenlemeler temel araçlar haline gelmektedir.

Kurumsal düzenlemelere böyle önemli bir rol verildikten sonra bu düzenlemelerin nasıl oluştuğuna ilişkin açıklamalar yapmak gerekir. Yeni kurumsal düzenlemeler çok yönlü bir karşılıklı etkileşme süreci içinde oluşmaktadır. Kurumlar küreselleşmenin getirdiği etkiler, Birliğin üyesi ulusların yaşanmaya başlayan sorunlar karşısında izlediği stratejiler, değişik sivil toplum örgütlerinin taleplerinin karşılıklı etkileşmesiyle yoluyla biçimlenmektedir. Bu kurumlar yalnız onun meşruiyetini sağlayan güç gruplarının tercihlerini yansıtmamakta, aynı zamanda onların tercihlerini belirlemekte ve gücünü oluşturmaktadır.

Genişleme Rasyonelleri

AB'nin böyle bir büyüme sürecine karar vermesini sadece düşünsel ve siyasal geleneklerle açıklamak yetersiz olabilir. Böyle bir kararın ekonomik rasyonalinin ne olduğu sorgulanmadan geçilemez. AB'nin büyüme kararı üye devletlerin oybirliği ile kabul etmesi gereken kararlardandır. Bu durumda büyümeyi kabul eden ülkeler açısından bu kararın muhasebesinin nasıl yapıldığını anlamak gerekir. Böyle bir değerlendirmeyi yapan ülkelerin iki farklı yaklaşımı olabilir, bunlardan birincisi, AB projesine katkı açısından değerlendirme, ikincisi ise ulus-devletin çıkarı açısından bir değerlendirmedir. Eğer AB erekli bir proje olsaydı ve AB kimliği ulusal kimliklere baskın hale gelseydi, birinci yaklaşım ağır basabilirdi. Oysa her iki varsayım da tam olarak geçerli değildir, ama yine de geleceği tam belirli olmasa da AB projesi bazı bakımlardan değerlendirme ölçütleri verebilir. Yeni katılımların AB'nin gelişmesinin bir engeli haline gelmemesi örneğinde olduğu gibi. ikinci yaklaşım özellikle Birliğin gelişmiş ve diğer kesimine net kaynak aktaran ülkeleri açısından önem kazanacaktır. Büyüyen bir sistemin maliyetini taşıyan bu ülkeler de bu büyümenin kendi ülkeleri açısından pozitif ekonomik sonuçlar doğuracağını algılayabilmelidir. Bu ekonomik muhasebeyi olumluya çeviren pazar büyümesinin ve AB kanalıyla uluslararası ilişikilerde yaratılan denetimin sağladığı dışsallıklardır. Ya da bir başka deyişle, AB'de oyunun sıfır toplamlı olmaktan çıkmış olmasıdır. Bu dışsallıkların yapıları kaynak aktarımından daha büyük olacağı konusunda bir kanı oluşmuşsa büyüme için bir engel kalmayacaktır.

Neo-Liberal Kurumsallik ve Ulus-Devlet

AB'nin büyümesinin mantığını kavramak AB'nin oluşum sürecini yorumlamak bakımından özel bir önem taşımaktadır. AB'nin ilk büyüme sürecinden sonraki büyümelerde Birliğe katılan ülkelerin gelir ortalaması genellikle Birliğin gelir ortalamasından daha küçük olmuştur. Birlik yüksek gelirli bir çekirdeğin etrafına düşük gelirli bir çevrenin eklenmesiyle büyüme geçirmektedir. Birliğe katılan ülkeler o tarihe kadar AB müktesebatını (acquis communautaire) benimsemek durumundadır. Bu muktesebat gün geçtikçe artmaktadır. Dolayısıyla Birliğe daha sonraki tarihte katılanlar, daha önce katılanlardan hem daha az gelirlidir, hem de daha radikal uyumlar yapmak durumundadırlar. Son büyüme kararından önce bu husus tartışılmış ve bu zorluğa çözüm bulmak için iki geometrili, ya da iki vitesli bir AB yapısına gidilmesi konusunda öneriler yapılmıştır. Birliğin içindeki eşitsizliklere duyarlı olduğu ve bu nedenle Birliğin daha düşük gelirli ülkelerine kaynak aktardığı da düşünülürse, bu kararın aynı zamanda AB'nin getirmiş çekirdeğinde bulunan ülkeler için pahalı olduğu ortaya çıkar. Anglo-Sakson pragmatizmi içinde kabul görebilecek iki ya da çok vitesli birlik yaklaşımı AB'de kabul edilmemiş ve Birliğin tekli yapısının sürdürülmesi yoluna gidilmiştir. Bu da kuşkusuz Kıta Avrupasının düşünsel ve siyasal gelenekleriyle tutarlı bir yaklaşım olmuştur.

AB'nin oluşum sürecine ilişkin olarak buraya kadar yaptığımız çözümlemeler bize oluşumun nasıl geliştiğini anlatıyor. Ama bu gelişmeyle belirlenen yapı içinde demokratik ulus-devletlerin rol ve misyonu giderek daha duyarlı bir konum kazanıyor. Bu çalışmanın temel savlarından biri olan bu konu üzerinde daha ayrıntılı olarak durmak gerekiyor.